1. Giriş

Velîlerinin kalplerini dünyanın süslerine ve iltifat etmekten münezzeh kılan Allah'a hamdolsun! O Allah ki onların sırlarını, huzurundan başkasını düşünmekten tasfiye etmiştir. Sonra o sırları izzetinin yaygısı üzerine dürmeleri için edinmiş ve hâlis kılmıştır! Sonra isimler, sıfatlar ve marifetinin nûrlarıyla pırıl pırıl parlayacak derecede onlara tecelli etmiştir. Sonra onlara mübarek vechinin nûrlarını keşfettirmiştir ki sevgisinin ateşiyle yansınlar. Sonra onlardan celâlinin künhüyle perdelendi. Öyle ki onlar kibriyasının ve azametinin sahrasında şaşkın kalakaldılar. Bu bakımdan onlar ne zaman ki celâlinin künhünü mülahaza etmeye yeltenmek isteseler, onları akıl ve basiretlerinin yüzünü kaplayan dehşet kaplar. Ne zaman ki ümitsiz olarak o meydandan çekilmek isterlerse, cemalin çadırlarından 'Ey cehaletinden ve aceleciliğinden ötürü hakkı elde etmekten ümitsiz olan! Sabret!' diye çağrılır. Böylece onlar red, kavuşma, kabul, kovulma arasında, muhabbetinin ateşiyle tutuştukları halde marifetinin denizinde kalakalmışlardır.

Salât ve selâm nübüvvetinin kemâliyle peygamberlerin sonuncusu olan Hazret-i Peygamber'in, halkın efendileri, imamları, önder ve rehberleri olan âlinin ve ashâbının üzerine olsun! (Yârab!) onlara çokça selâm et!

Muhakkak ki Allah'ın muhabbeti, makamlardan en yüce makamın, derecelerden en yüksek derecenin ta kendisidir. Muhabbetin idrâkinden sonra hiçbir makam yoktur ki onun meyvelerinden bir meyve, Şevk, Üns, Rıza ve benzerleri gibi onun etbaından biri olmasın. Muhabbet'ten önce hiçbir makam yoktur ki muhabbetin mukaddimelerinden biri olmasın! Tevbe, Sabr, Zühd ve başkaları gibi. . . .

Diğer makamlara, ulaşmak pek zor ise de kalpler onun imkânına inanmaktan boş bulunmazlar. Allah'ın muhabbetine inanmak pek az ve nadirdir. Hatta bir kısım âlimler onun imkânını inkâr ederek şöyle demişlerdir: 'Allah'ın muhabbetinin mânâsı, Allah'a ibadet etmeye devam etmekten başka birşey değildir! Muhabbetin hakikati muhaldir. Bu ancak sevenin cinsinden olursa mümkün olur'. Bu âlimler, muhabbeti inkâr ettiklerinden üns, şevk, münacât lezzeti ve muhabbetin diğer durumlarını da inkâr etmişlerdir. O halde, bu konunun üzerinden perdeyi kaldırmak gerekir.

Biz bu kitapta muhabbet hakkındaki şeriat delillerini, sonra muhabbetin hakîkat ve sebeplerini, sonra Allah'tan başkasının muhabbet'e müstehak olmadığını, sonra lezzetlerin en büyüğünün Allah'ın vechi kerimine bakmanın lezzeti olduğunu, sonra âhiret'teki bakış lezzetinin dünyadaki marifetten daha fazla olmasının sebebini, sonra Allah muhabbetini takviye eden sebepleri, sonra insanların muhabbet hususunda neden değişik olduklarını, sonra Allah'ın marifetinde zihinlerin kusurluluğundaki sebebi, sonra şevk'in mânâsını, sonra Allah'ın kuluna olan muhabbetini, sonra Allah'ın kulunu sevmesinin alâmetleri hakkındaki sözü, sonra Allah ile olan ünsiyetin mânâsını, sonra ünsiyetteki inbisat mânâsını, sonra rıza mânâsındaki sözü, sonra rıza'nın fazileti ile hakikatini, sonra duanın ve masiyetlerden tiksinmenin buna zıt düşmediğini, günahlardan kaçmanın da böyle olduğunu, sonra muhiblerin çeşitli hikâye ve sözlerini beyan edeceğiz. İşte bu kitabın bütün beyanları bunlardan ibarettir.

36-1

2. Kulun Allah'a Olan Muhabbeti Hakkında Şer'î deliller

Bütün müslümanlar gerek Allah'a, gerek Hazret-i Peygamber'e muhabbetin her müslüman için farz olduğunda ittifak etmiştir. Acaba olmayan birşey nasıl farz kılınır? Acaba sevginin tabiî meyvesi olan ibadetle nasıl tefsir edilir? Elbette meyvesinden önce sevginin olması lâzımdır. Ondan sonra insan sevdiğine itaat eder.

Âyet-i Kerîmeler

Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler! (Maide/53)

Îman edenler ise en çok Allah'ı severler. (Bakara/165)

Bu ayetler, muhabbetin ve muhabbette insanların değişikliğini isbata delildir.

Hadîsler

Hazret-i Peygamber, Allah'a olan sevgiyi, birçok hadîsinde îmanın şartından kılmıştır.

Ebû Rezîk Akilî şöyle sordu1: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Îman nedir?' Hazret-i Peygamber şöyle cevap verdi:

Allah ve Rasûlü'nün senin nezdinde her şeyden daha sevimli olmalarıdır,2

Sizden bir kimsenin nezdinde Allah ve onun Rasûlü her şeyden daha sevimli olmadıkça kişi îman etmiş sayılmaz. 3

Ben bir kişinin nezdinde aile efradından, malından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça o kişi îman etmiş sayılmaz. 4

Bu hadîsin başka bir rivâyetinde 'onun nefsinden de' ziyadesi vardır. Durum nasıl böyle olmasın?

De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, karılarınız, soylarınız, kazandığınız mallar, geçersiz olmasından korktuğunuuz ticaret, hoşunuza giden meskenler size Allah'tan, elçisinden ve O'nun yolunda cihaddan daha sevgili ise, o halde Allah'ın emri (azabı) gelinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez. (Tevbe/24)

Allahü teâlâ bunu tehdit ve kişinin bu hareketinin inkâr sadedinde olduğunu göstermek için sevketmiştir. Hazret-i Peygamber de muhabbeti emrederek şöyle buyurmuştur:

Size gıda olarak verdiği nimetlerden dolayı Allah'ı seviniz. Beni de Allah'ın sevmesinden dolayı seviniz!5

Bir kişi şöyle dedi:

- Ey Allah'ın Rasûlü! Ben seni seviyorum!

- O halde fakirlik için hazırlan!

- Muhakkak ki ben Allah'ı da seviyorum.

- O halde belâ için de hazırlan!6

Hazret-i Ömer'den şöyle rivâyet ediliyor: Ashâbdan Mus'ab b. Umeyr, sırtında kemer gibi yaptığı bir koç derisi olduğu halde Hazret-i Peygamber'e geldiğinde Hazret-i Peygamber ona bakıp şöyle dedi:

Şu Allah tarafından kalbi nûrlandırılmış kişiye bakınız! Ben onu anne ve babasının yanında kendisini en tatlı yemek ve içkilerle besledikleri halde gördüm. Allah ve Peygamber sevgisi onu gördüğünüz hale davet etti. (O da icabet etti!)

Meşhur bir haberde şöyle vârid olmuştur: İbrahim (aleyhisselâm) ruhunu kabzetmek üzere gelen ölüm meleğine 'Sen hiç dostunu öldüren bir dost gördün mü?' diye sorunca, Allahü teâlâ ona vahiy göndererek 'Sen hiç sevdiğinin huzuruna varmaktan çekinen bir dost gördün mü?' dedi. Bunun üzerine İbrahim (aleyhisselâm) 'Ey ölüm meleği! Hemen ruhumu kabzet'! dedi.

Bu durumu ancak bütün kalbiyle Allah'ı seven bir kul bulabilir. Bu kul ölümün sevdiği ile birleşmeye sebep olduğunu bilince hemen ölüme doğru atılıverir. Çünkü Allah'tan başka bir sevdiği yoktur ki ona iltifat etsin.

Hazret-i Peygamber bir duasında şöyle demiştir:

Yârab! Kendi muhabbetini ve seni sevenin sevgisini ve beni sevgine yaklaştıran şeyin sevgisini bana ihsan eyle! Sevgini soğuk sudan bana daha sevimli kıl!7

Bir bedevî Hazret-i Peygamber'e gelerek 'Ey Allah'ın Rasûlü! Kıyâmet ne zaman kopacaktır?' diye sordu. Hazret-i Peygamber 'Kıyâmet için ne hazırladın?' dedi. Bedevî 'Kıyâmet için ne fazla namaz ve ne de oruç hazırladım. Ancak ben Allah'ı ve onun Rasûlü'nü seviyorum' dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem) şöyle dedi: 'Kişi sevdiğiyle beraberdir'. 8

Enes der ki: 'İslâm'dan sonra bu olay ile sevindikleri kadar müslümanların hiçbir şeyle sevindiklerini görmedim!'

Ashâb'ın ve Âlimlerin Sözleri

Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) şöyle demiştir: 'Kim Allah'ın gerçek muhabbetini tadarsa, bu onu dünya talebinden uzaklaştırır ve bütün halktan ürkütür!'

Hasan şöyle demiştir: 'Rabbini tanıyan onu sever! Dünyayı tanıyan ona zâhid olur! Mü'min bir kimse oynayıp gaflete dalmaz! Düşündüğü zaman üzülür!'

Ebû Süleyman ed-Dârânî şöyle demiştir: 'Allah'ın kulları içinde öyle bir grup vardır ki cennet ve cennetin içindeki nimetler bile, onları Allah'tan uzaklaştırmaz. Onlar dünya ile nasıl Allah'tan uzaklaşacaklardır?'

Rivâyet ediliyor ki Hazret-i Îsa (aleyhisselâm) bedenleri zayıf düşmüş, beti benzi uçmuş üç kişinin yanından geçerek kendilerine şöyle sordu: 'Sizi bu hale getiren nedir?' Onlar 'Ateş korkusu!' dediler. Hazret-i Îsa 'Korkan bir kimseyi emniyete kavuşturmak Allahü teâlâ'nın üzerine haktır' dedi. Sonra onları geçti. Başka bir üç kişiye rastladı. Baktı ki onlar daha zayıf, benizleri daha uçuk. 'Sizi bu hale getiren nedir?' diye sordu. Onlar 'Cennete olan şevkimiz!' dediler. Îsa (aleyhisselâm) 'Size umduğunuzu vermek Allah'ın üzerinde bir hak oldu' dedi. Sonra onları geçip üçüncü bir gruba rastladı. Baktı ki onlar daha zayıf ve benizleri daha uçuk. . . Sanki onların yüzünde bir nûr vardır. 'Sizi bu gördüğüm dereceye ulaştıran nedir?' dedi. Onlar 'Biz Allah'ı seviyoruz! (Bizi bu hale getiren Allah sevgisidir) ' dediler. Îsa (aleyhisselâm) 'Mukarrebler sizlersiniz! Sizsiniz mukarrebler! Sizsiniz mukarrebler!' dedi.

Abdülvahid b. Zeyd 'Kar içerisinde dikilen bir kişinin yanından geçerken 'Sen üşümez misin?' dedi. Adam 'Kimin içinde Allah muhabbeti varsa o üşümeyi hissetmez!' diye cevap verdi.

Sırrı es-Sekatî'den şöyle rivâyet edildi: 'Kıyâmet günü ümmetler peygamberlerinin adıyla 'Ey Musa ümmeti!' Ey Îsa ümmeti! Ey Muhammed ümmeti! diye çağrılırlar. Allah'ın muhibleri ise bu şekilde çağrılmazlar. Onlar 'Ey Allah'ın velî kulları! Allah'a geliniz!' diye çağrılırlar. Bu sesleri işittikleri zaman kalpleri neredeyse çatır çatır çatlar".

Harem b. Hayyan dedi ki: 'mü'min rabbini tanıdığı zaman sever! Sevdiği zaman yönelir. Yönelmenin tadını aldığı zaman dünyaya şehvet gözüyle, âhirete de fetret gözüyle bakmaz!'

Mü'minin bu dünyada hasret çekmesi, âhirette istirahat etmesi demektir.

Yahya b. Muaz şöyle dedi: 'Allah'ın affı bütün günahları kapsar! O'nun rızası acaba nasıl olur? O'nun rızası bütün emel ve istekleri kapsar! O'nun sevgisi acaba nasıl olur? O'nun sevgisi akılları deşete sevkeden Acaba O'nun muhabbeti nasıldır? O'nun muhabbeti O'ndan başkasını unutturur. Acaba O'nun lûtfu nasıldır?'

Bazı (semavî) kitablarda şöyle vârid olmuştur: 'Ey kulum! Senin hakkın için ben sana muhibim. Senin boynundaki hakkımın hatırı için sen de bana muhib ol!'

Yahya b. Muaz şöyle demiştir: 'Hardal tanesi kadar muhabbet, bana muhabbetsiz yetmiş senelik ibadetten daha sevimli gelir!'

Yine Yahya b. Muaz şöyle demiştir: 'İlâhî! ben senin avlunda duruyorum. Çocukluktan beri senin senânla meşgulüm. Beni yanına aldın. Marifetinle bana gömlek giydirdin. Lütfunla bana imkân verdin. Beni haller içerisinde evirip çevirdin. Örtmek, tevbe, zühd, şevk, rıza ve muhabbet içerisinde beni haşr u neşr ettin. Havuzlarından bana içirdin. Bahçelerinden bana yemek imkânını verdin. Emrine yapıştığım, kavline aşık olduğum halde bunları bana yaptın. Büyüdüğüm zaman senin katından nasıl uzaklaşırım? Oysa ben daha küçükken bunu senden aldım. Hayatta oldukça senin manevî etrafında yalvarıp sana fısıldayacağım. Çünkü ben muhibbim. Her muhib, habibine aşkla bağlıdır. Habibinin dışında herşeyden uzaklaştırılmıştır'.

Allah'a muhabbet hakkında sayılmayacak kadar haber ve eserler vârid olmuştur. Bu apaçık bir durumdur. Karışıklık onun mânâsını tahkik etmek hususundadır. Bu bakımdan biz manâ ile meşgul olacağız!

1) Adı Lekit b. Âmir b. Müntefik el-Âmirî'dir.

2) İmâm-ı Ahmed

3) Müslim, Buhârî

4) Müslim, Buhârî

5) Tirmizî

6) Tirmizî

7) Ebû Nuaym, (Ebu'd Derda'dan)

8) Müslim, Buhârî

3. Muhabbet'in Hakikati, Sebepleri, Kulun Allah'a Olan Muhabbetinin Mânâsı

Bu fasıldan gaye, muhabbetin hakikatinin ancak Allah'ın marifetiyle keşf olunacağını, sonra şartlarının ve sebeplerinin marifetini, bütün bunlardan sonra Allah hakkındaki mânâsının tahkik ile keşfolunacağını anlatmaktır.

Birinci Esas

Marifet ve idrâkten önce, muhabbetin olması düşünülemez; zira insan ancak tanıdığını sever, cansız bir şeyin sevgiyi idrak etmesi düşünülemez. Sevmek, idrâk eden dirinin özelliğidir. Sonra idrâk olunanlar idrâk edenin tabiatına uygun ve zevk verici tabiatına zıt olan nefret ve elem verici ve tabiatına ne zevk, ne de elem vermeyen kısımlara bölünür. Bu bakımdan idrâkinde bir lezzet ve rahat olan herşey, idrâk edenin nezdinde güzeldir. İdrâkinden elem duyulan herşey, idrâk edenin nezdinde kötüdür. Kendisinde ne elem, ne de lezzet olan şey ne güzel, ne de çirkindir. Madem ki durum budur, her lezzetli kendisinden lezzet alanın nezdinde sevimlidir. Sevimli olmasının mânâsı tabiatta ona karşı bir meyil olması demektir ve nefret edilmesinin mânâsı tabiatının ondan nefret etmesidir. Bu bakımdan sevgi, lezzetli şeye tabiatın meyletmesinden ibarettir. Eğer o meyl artarsa, ona aşk adı verilir. Buğz, yorucu ve elem verici şeyden tabiatın nefret etmesinden ibarettir. Bu kuvvet bulursa adına makt denir. İşte sevginin hakikatinde esas budur.

İkinci Esas

Sevgi, idrâk ve marifete tabi olduğundan, şüphesiz ki idrâk edenler ve duyular hasebiyle bölünür. Bu bakımdan her duyu idrâk olunanların bir türünü hisseder. Bunların her birinin de idrâk olunanlarda lezzeti vardır. O lezzetten dolayı tabiatın ona meyli vardır. Bu bakımdan onlar sağlam tabiatın nezdinde güzeldir. Öyleyse gözün lezzeti; görmekte, güzel görünenleri idrâk etmekte, lezzet veren güzel suretleri hissetmektedir. Kulağın lezzeti vezinli ve güzel nağmelerdedir Koku duyusunun lezzeti güzel kokulardadır. Zevkin lezzeti yemeklerdedir. Dokunmanın lezzeti yumuşaklıktadır. Duyularla idrâk edilen bu şeyler zevkli olduklarından dolayı sevimli olurlar. Yani sağlam tabiat bunlara meyleder. Hatta

Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadın ve gözümün nûru namaz! 9

Görüldüğü gibi, Hazret-i Peygamber güzel kokuya mahbub adını vermiştir. Malumdur ki güzel kokuda ne gözün, ne de kulağın nasibi vardır. Sadece burnun nasibi vardır. Kadınlara da mahbub demiştir. Oysa onlarda da sadece dokunmanın zevki vardır. Burnun, dilin ve kulağın nasibi yoktur. Namaza göz aydınlığı adını vermiş ve onu mahbubların en sevimlisi kılmıştır. Oysa beş duyunun namazda hiçbir nasibi olmadığı malumdur. Namazdan zevk alan altıncı bir duyudur. Onun yeri kalptir. Onu ancak kalp erbabı olan bir kimse idrâk edebilir. Beş duyunun lezzetlerinde hayvanlar da insanlara ortaktır. Eğer sevgi sadece beş duyunun idrâk ettiklerine bağlı olsaydı 'Allah duyularla idrâk olunmaz.

Hayalde de temsil edilemez. Bu bakımdan sevilmez' denilseydi, bu durumda insanın özelliği iptal olunurdu ve kendisini hayvanlardan ayıran akıl veya nur veya kalp veyahut itiraz etmeksizin başka ibarelerde tabir edilen özelliği ve altıncı hissi ortadan kalkardı. Bu da uzak bir ihtimaldir. Bu bakımdan bâtınî basiret, zahirî gözden daha kuvvetlidir. Kalp, gözden daha iyi kavrar. Aklen idrâk edilen mânâların güzelliği, gözle görünen zâhir suretlerin güzelliğinden daha büyüktür.

Bu bakımdan duyularla idrâk etmekten yüce olan ilâhî ve şerefli şeylerden kalbin idrâk etmesiyle meydana gelen daha kusursuzdur. Öyleyse sağlam tabiatın zevki, sıhhatli aklın buna meyli daha kuvvetlidir. Zaten sevginin mânâsı idrâkinde zevk duyulana meyletmekten başka birşey değildir. Nitekim bunun tafsilatı gelecektir. Durum bu olduktan sonra Allah sevgisini, ancak kusurluluğun kendisini hayvanların derecesine indirdiği, duyuların idrâkinden öteye geçemeyen kimse inkâr eder.

Üçüncü Esas

İnsanın kendi nefsini sevdiği gizli değildir. Nefsi için başkasını sevmesi de bir hakikattir; acaba başkasını, nefsi için değil de onun zatından dolayı sevmesi düşünülebilir mi? İşte zayıflar için çözülmesi zor olan nokta budur. Hatta zayıflar insanın başkasını, onun zatından dolayı sevmesinin düşünülemeyeceğini zannederler. Ancak onda onun zatını idrâk etmekten başka, sevene yönelen bir pay olursa durum değişir. Hakikatte ise, böyle bir sevgi mümkündür ve vardır.

9) Nesâî

4. Muhabbetin Sebep ve Kısımları

Birinci Sebep: Her dirinin ilk sevdiği şey zatıdır. Kişinin kendi nefsini sevmesinin mânâsı, tabiatında varlığının devamına bir meyl olduğu gibi yokluğuna da bir nefret vardır; zira tabii olarak sevilen, sevene uygun olandır. Acaba insana nefsinden ve varlığının devamından daha uyan birşey var mıdır? Acaba insana, nefsinin yokluğundan daha ters birşey var mıdır? işte bunun için insan varlığının devamını sever. Ölümden ve öldürmekten nefret eder. Bunu sadece ölümden sonraki korku ve azabdan değil, ölümünün zorluklarından sakındığı için de değil, elemsiz, aniden öldürülse, sevapsız ve ikapsız öldürülse yine ölümden nefret eder. Ölümü ve katıksız yokluğu sevmez. Ancak bazen hayatta bulunan dehşetli bir elemden ötürü kişi ne zaman bir belâ ile mübtelâ olursa onun isteği o belanın yok olması olur. Eğer yokluğu severse, yokluk olduğu için sevmez. O yoklukta belanın da yok olması sözkonusudur. Bu bakımdan helâk ve yokluk nefret edilen bir şeydir. Varlığın devamı sevimli olunca, varlığın kemâli de sevimli olur; zira eksiklik, kemâli engeller ve yok eder. Eksiklik, yok olan miktar nisbetinde yoktur. Eksiklik, kemâle nisbeten helâktır. Helâk ve yokluk, sıfatlarda ve vücudun kemâlinde nefret edilen bir şeydir. Nitekim zatın esasında da nefret edildiği gibi. . . Varlık esasının devamının güzel olduğu gibi, kemâl sıfatının varlığı da güzeldir. Bu, sünnetullah'ın hükmüyle tabiatlarda yerleşen bir özelliktir.

Allah'ın kanununu değiştirmeye imkân bulamazsın. (Ahzâb/62)

Madem durum budur, insanın ilk sevdiği şey zatıdır. Sonra azalarının selâmetli olması, sonra malı, evladı, aşireti ve dostlarıdır. Bu bakımdan azalar sevimlidir. Selâmetli olmaları da sevimlidir. Çünkü varlığın kemâl ve devamı azaların sağlamlığına bağlıdır. Mal sevimlidir, çünkü mal da varlık ve kemâlin devamında alettir. Diğer sebepler de böyledir. Bu bakımdan insan, bu şeyleri zatlarından dolayı değil, varlık ve kemâlinin nasibi bunlara bağlı olduğundan dolayı sever. Hatta insan çocuğundan bir fayda görmediği, onun için meşakkatlara girdiği halde onu sever.

Çünkü o yok olduktan sonra çocuk, kendisinin halefi olur. Bu bakımdan çocuğun yaşamasında bir nevi kendisinin bekası vardır. İşte nefsinin bekasını sevdiğinden dolayı yerine kaim olan bir kimsenin bekasını da sever. Sanki o, onun bir parçasıdır. Çünkü nefsinin ebediyyen baki kalacağını ümit etmez. Evet! Eğer kendisinin veya evladının öldürülmesi arasında muhayyer bırakılsa, tabiatı da normalliğini muhafaza ediyorsa, elbette kendi canını, evladının canına tercih eder. Çünkü çocuğunun yaşaması, bir yönden kendisinin yaşaması demektir.

Fakat onun kesin olarak yaşaması değildir. Akrabalarını ve aşiretini sevmesi de nefsinin kemâlini sevmesine dönüşür. Çünkü o, nefsini onlarla çok, onlar sebebiyle kuvvetli ve onların kemâliyle güzelleşmiş görür; zira aşiret, mal ve haricî sebepler insanı kemâle doğru götüren kanat gibidir. Varlığın kemâli ve devamlı oluşunun tabiaten sevildiği açık bir hakikattir. Öyleyse ilk sevilen şey, her dirinin yanında kendisinin zati ve zatının kemâli ve bütün bunların devamıdır. Onun yanında mekruh olan ise bunun zıddıdır. İşte bu, sebeplerin ilkidir.

İkinci Sebep: İhsandır; zira insan, ihsanın kuludur. Kalpler kendilerine ihsan edeni sevmek üzere, kendilerine kötülük yapandan da nefret etmek üzere yaratılmıştır.

Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

Ey Allahım! Facir bir kimsenin iyiliğini boynumda bırakma ki kalbim onu sevmiş olmasın!

Bu hadîs işaret eder ki kalbin iyilik yapanı sevmesi zorunludur. Defetmesi güç yetmez bir durumdur. Bu bir tabiat ve fıtrattır. Bunu değiştirmeye yol yoktur. Bu sebepten ötürü insan bazen akrabası olmayan ve ilişkisi bulunmayan bir yabancıyı sever. Bu tedkik edilirse, birinci sebebe dönüştüğü görülür; zira ihsan eden odur ki mal, yardım ve varlığın devamına erdiren sebeplerle imdada yetişir. Kemâl ve vücudun hazırlanmasında rol oynayan nasiplerin husulü ile yardım eder.

Ancak fark şudur: İnsanların azaları vücudununun kemâlinde rol oynadığından dolayı sevilir. Oysa onlar istenilen kemâlin ta kendisidir. İhsan eden bir kimse ise, o istenilen kemâlin bizzat kendisi değildir. Ancak onun sebebi olur. Azaların sıhhatinin devamlılığında sebep olan doktor gibi. . . Bu bakımdan sıhhatin sevgisi ile sıhhatin sebebi olan doktorun sevgisi arasında fark vardır; zira sıhhat lizatihî istenir. Doktor ise lizatihî değil, sıhhatin sebebi olmak hesabıyla istenir.

Böylece ilim de, hoca da sevilir. Fakat ilim bizatihi istenir. Hoca ise, güzel olan ilmin sebebi olduğu için istenir. Böylece yemek, içmek, para da sevilir. Fakat yemek lizatihî, paralar ise yemeğin vesilesi oldukları için istenir. Durum bu olduğu zaman fark, mertebenin değişikliğine dönüşür. Aksi takdirde onların her biri insanın kendi nefsini sevmesine dönüşür. Bu bakımdan kim ihsan ettiğinden dolayı ihsan edeni severse, o hakikatte ihsan edenin zatını sevmiş değildir. Aksine ihsanını sevmiştir. İhsan ise, muhsinin fiillerinden biridir. Eğer o ortadan kalkarsa, sevgi de kalkar. Ama muhsinin zatı, kesinlikle devam eder. Eğer eksilirse, sevgi eksilir, artarsa artar. İhsan ve ihsanın artış ve eksikliği nisbetinde artış ve eksiklik meydana gelir.

Üçüncü Sebep: Bir şeyi zatından dolayı sevmesidir. Zatının ötesinde elde edilecek bir nasipten dolayı değil! Burada şeyin zatı, onun nasibinin ta kendisidir. İşte devamlılığına güvenilen kâmil ve hakîki sevgi budur. Bu da güzellik sevgisi gibidir. Çünkü her güzel, güzelliği idrâk edenin nezdinde sevilir. Bu da güzelliğin bizzat kendisi içindir.

Çünkü güzelliği idrâk etmekte zevkin bizzat kendisi vardır. O, başkası için değil zatı için sevilir. Sakın zannetme ki güzel suretlerin sevgisi, ancak onlarla şehvetin bertaraf edilmesi için düşünülebilir; zira şehvetin bertaraf edilmesi başka bir zevktir. Bazen güzel suretler onun için sevilir. Güzelliğin bizzat kendisini idrâk etmek ise başka bir lezzettir! Bu bakımdan güzelliğin sevilmesi mümkündür. Bu nasıl inkâr edilebilir? Oysa yeşillik ve akan su sevilir. Bu, suyun içildiği, yeşilliğin yenildiği için olmaz. Veya sudan ve yeşillikten başka bir nasip elde etmek için de sevmez. Yeşillik ve akan su Hazret-i Peygamber'in hoşuna giderdi. Sağlam tabiatlar ışığa, çiçeklere, rengarenk kuşlara, şekli ve benekleri uygun olan hayvanlara bakmaktan lezzet alır. Hatta İnsan oğlu bu şeylere bakmakla üzüntü ve gamdan kurtulur. Bu da bakıştan ışığa bir nasibin oluşundan kaynaklanmaz.

İşte bu sebepler lezzet verirler. Her lezzet veren şey sevilir. Her güzelin idrâk edilmesi lezzetten uzak değildir. Güzelliğin tabiaten güzel olduğunu inkâr eden hiç kimse yoktur. Bu bakımdan eğer Allah'ın güzel olduğu sabit olursa, şüphesiz ki cemâl ve celâli kendisine keşfolunan kulunun nezdinde mahbub olur.

Nitekim Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

Allah güzeldir, güzelliği sever!

Dördüncü Esas

Bu esas, güzelliğin mânâsını beyan etmek hakkındadır: Hayallerin ve hislerin darlığında hapsolan bir kimse, çoğu kez zanneder ki güzelliğin mânâsı ancak yaratılmış azaların ve şeklin birbirine uygun olması, rengin güzelliği, beyazlığın kırmızı ile karışması, boyun uzunluğu ve bunlardan başka insan şahsının güzelliğine sıfat olarak verilen niteliklerden ibarettir; zira yaratılış üzerinde galebe çalan güzellik bakma güzelliğidir. Onların iltifatlarının çoğu şahısların suretlerinedir. Bu bakımdan zannedilir ki görülmeyen, hayal edilmeyen, şekli olmayan, bir rengi bulunmayanın güzelliği tasavvur olunamaz. Güzelliği tasavvur olunmadığından onu idrâk etmekte lezzet yoktur. Bu bakımdan mahbub olamaz. Bu çok açık bir yanlışlıktır; zira güzellik sadece gözle idrâk edilenlere bağlı değildir. Yaratılışta azaların uygunluğuna, beyazlığa kırmızının karışmasına bağlı değildir.

Çünkü 'bu güzel bir hattır', 'şu güzel bir sestir', 'şu da güzel bir attır', 'şu güzel bir elbisedir', 'şu güzel bir kaptır' deriz. Bu bakımdan ses ve hattın güzelliği ve diğer eşyaların güzelliği, eğer güzellik sadece iddia edildiği gibi surette ise ne demektir ve hangi mânâya gelir? Malumdur ki göz, güzel hatta bakmakla zevk alır. Kulak, güzel sesleri dinlemekle zevk alır ve idrâk olunanlardan hiçbir şey yoktur ki güzel ve çirkin diye ayrılmasın! Acaba bütün bu eşyalar arasında ortak olan güzelliğin mânâsı nedir? Bu bakımdan bunu araştırmak gerekir. Bu araştırma oldukça uzar. Muamele ilminde, bunu uzun uzadıya izah etmek uygun düşmez.

Herşeyin cemâli, o şey için mümkün olan ve kendisine uygun bulunan kemâlinin hazır bulunmasmdandır. Durum bu olduğunda o şeyin mümkün olan bütün kemâl cephelerinin hazır bulunduğunda, o, güzelliğin zirvesinde sayılır. Eğer hazır olan onun bir kısmı ise, hazır olan nisbetinde onun güzelliği vardır. Bu bakımdan güzel at, o attır ki bir ata uygun olan şekil, renk, koşmak, hücum etmek, geri çekilmek imkânlarının hepsi kendisinde bir araya gelmiştir. Güzel hat, kendisinde hatta uygun olan harflerin mütenasip olan, tertibi müstakil ve intizamı güzel olan her bir unsurun bir araya geldiği hattır.

Herşeyin bir kemâli vardır. Ona uygundur. Bazen onun zıddı da başkasına uygun gelir. Bu bakımdan her şeyin kemâli, güzelliği, kendisine uygun olanın kemâlindedir. O halde atın güzelliğini meydana getiren şey, insanın güzelliğini meydana getirmez. Sesin güzelliğini sağlayan şey ile hat güzel olmaz. Elbiselerin güzelliğini sağlayan şey ile kaplar güzel olmaz. Diğer eşyalar da böyledir. Eğer şöyle dersen: Bu şeyler, her ne kadar sesler ve tatlılar gibi hepsi gözle idrâk edilmiyorsa da duyular tarafından idrâk edilmekten kurtulamazlar. Bu bakımdan bunlar duyularla hissedilenlerdir. Hissedilenlerin güzelliği ise inkâr edilmez. Onların güzelliklerinin idrâki vasıtasıyla lezzetin husulü da inkâr edilmez. Bu ancak duyularla idrâk olunmayan şeylerden başkasında inkâr edilir.

Güzellik duyularla idrâk edilmeyen şeylerde mevcuttur; zira denilir ki: 'Şu güzel bir yaratılış, şu güzel bir ilim, şu güzel bir sîrettir. Şunlar güzel ahlâklardır'. Oysa güzel ahlâklardan ilim, akıl, iffet, erkeklik, takvâ, kerem, mürüvvet ve diğer hayırlı hasletler kastolunur. Bu sıfatların hiç biri beş duyu ile idrâk olunmaz. Ancak bâtınî basiretin nûruyla idrâk edilir. Bu güzel hasletlerin hepsi mahbubdur. Bunlarla sıfatlı bulunan kimse de sıfatlarını tanıyan kimsenin nezdinde tabii olarak mahbubdur. Bunun ve durumun böyle olmasının alâmeti (şudur) : Tabiatlar peygamberleri, sahabîleri sevmek üzere yaratılmıştır. Oysa tabiatlar onları görmemiştir.

Hatta tabiatlar, mezheb sahibi olan İmâm-ı Şâfiî, İmâm Ebû Hanîfe, İmâm-ı Mâlik ve diğerlerini sevmektedir. Hatta kişi mezheb sahibini bazen aşık olacak derecede sever. Bu aşırı sevgi onu bütün servetini o mezhebin yayılması yolunda sarfetmeye zorlar. İmamına ta'neden bir kimseyi, canını tehlikeye atarcasına önlemeye çalışır. Mezheblerin sahiplerine yardım yolunda nice kanlar akıtılmıştır. Keşke Şâfiî'yi seven bir kimsenin niçin sevdiğini bilseydim! Oysa hiçbir zaman onun suretini görmemiştir. Eğer onu görseydi, belki de Şâfiî'nin zâhiri görünüşünü beğenmezdi. Bu bakımdan kendisini ifrat derecede sevmeye teşvik eden güzellik, Şâfiî'nin zahirî güzelliği değil, iç suretinin güzelliğidir; zira Şâfiî'nin zahirî sureti toprakla beraber toprak olmuştur. Kişi ancak onu din, takvâ, bol ilim, dinin ince noktalarını kapsamak gibi şeriat ilmini ifade etmesinden meydana gelen iç sıfatlarından dolayı sever. Bu hayırları âlemde neşrettiğinden dolayı sever. Onlar ise güzel şeylerdir. Güzellikler ancak basiret nûruyla bilinir. Duyular onları idrâk etmekten âcizdir.

Böylece Hazret-i Ebû Bekir'i (radıyallahü anh) seven, onu başkasından üstün tutan veya Hazret-i Ali'yi seven, onu başkasından üstün tutup kendisi için taassuba kaçan, ancak onları ilim, din, takvâ, kahramanlık, şeref ve benzeri sıfatlarından dolayı sever. Bu bakımdan malumdur ki Hazret-i Ebû Bekir'i seven bir kimse, onun kemiğini, etini, derisini, azalarını ve şeklini sevmez; zira bütün bunlar değişmiş, yok olmuştur. Sadece Hazret-i Ebû Bekir'e 'Sıddîk' dedirten vasıflar kalmıştır, O da güzel sîretin kaynakları olan güzel sıfatlardır. O sıfatların bekasıyla sevgi bâki kalmıştır. Oysa bütün suretler zeval bulmuştur! O sıfatların hepsi işler tedkik edilirse şehvetleri kahretmek suretiyle nefsin onlara gücü yetiyorsa ilim ve kudrete dönüşür. Bu bakımdan bütün hayır işleri bu iki vasıf üzerinde dalbudak salar. Bunlar da hiss ile idrâk edilmez. Onların bedendeki merkezleri atomik bir parçadır. Bu bakımdan esasında sevilen o noktadır. Parçalanmayı kabul etmeyecek derecede küçük olan bir parçanın şekli ve gözle görülecek rengi tasavvur olunamaz ki göründüğü için sevildiği iddia edilsin. Durum bu ise güzellik, bir insanın gidişatında mevcuttur.

Eğer güzel gidişat ilimsiz ve basiretsiz meydana gelirse, sevgiyi gerektirmez. Bu bakımdan sevilen bir insanın sevilmesi güzel gidişatından kaynaklanır. Bunlar da övülen ahlâklar, şerefli faziletlerdir. Bütün bunlar, ilmin ve kudretin kemâline dönüşür. Bu ise, tabii olarak sevilir. Oysa duyularla idrâk olunmaktadır. Hatta aklı yetmeyen bir çocuğa gaib veya hazır, diri veya ölü olan birini sevdirmek istediğimizde bu isteğimizi tahakkuk ettirmekte bir tek yol vardır. O da sevdirmek istediğimiz insanı kahramanlık, cömertlik, ilim ve diğer güzel ahlâklarla çocuğa empoze etmektir. Çocuk bunların o insanda mevcut olduğuna inandı mı artık onu sevmemek çocuğun elinde değildir.

Ashâb-ı kirâmın sevgisi, Ebû Cehil'in ve İblis'in nefreti, mutlaka bu şekilde yerleştirilmiştir. İnsanlar Hatem-i Tâî'yi cömertlikle, Halid b. Velid'i şecaatla vasıflandırdıklarından dolayı zarurî olarak kalpler onları sever. Oysa bu sevgi hissedilen surete bakmak veya sevenin onlardan almış olduğu bir hazza bakmaktan ileri gelmez. Hatta yeryüzünün bazı bölgelerinde bir kısım sultanların adalet ve doğruluklarına, hayırlı insan olduklarına dair hikâyeler anlatıldığından o sultanın sevgisi, sevenlere bir faydasının dokunma ümidi olmadığı halde, kalplere galebe çalar.

Öyleyse insan sevgisi sadece insana iyilik yapana karşı değildir. Esasında sevilen iyiliktir. Her ne kadar onun iyiliği sevene ulaşmamış olsa bile yine de iyilik yaptığından dolayı sevilir. Çünkü her güzellik sevilir. Suret ise zâhir ve bâtın olmak üzere iki kısımdır. Hüsn ve cemâl bunların ikisini de kapsamaktadır. Zâhir suretler zahirî gözle idrâk olunur. Bâtın suretler ise, bâtını basiret ile sezilirler, Bu bakımdan bâtın basiretinden mahrum olan bir kimse idrâkten de yoksundur ve bu yönden lezzet almaz, sevmez ve buna meyil de etmez bir yaratılıştadır. Kimde bâtınî basiret, görünen duyulardan daha galip ise, onun bâtinî mânâları sevmesi zâhirî mânâları sevmesinden daha fazladır, Bu bakımdan duvara nakşedilen bir sureti zâhirî güzelliğinden dolayı seven ile iç güzelliğinden dolayı peygamberlerden birini seven arasında büyük fark vardır.

Beşinci Esas

Bu esas seven ile sevilenin arasındaki gizli münasebet hakkındadır; birçok insan arasında birbirlerine karşı sevgi oldukça kuvvetli olur. Oysa bu sevginin kaynağı ne zâhirî bir güzellik, ne de zâhirî bir çıkardır. Ancak sadece ruhî uygunluktur.

Nitekim Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

Onlardan (ruhlardan) tanışanlar birbirine yakınlık gösterirler. Onlardan tanışmayanlar birbirlerinden kaçarlar!

Biz bunu Allah yolunda sevmeyi zikrederken sohbet adabı kitabında tedkik etmiştik. Çünkü bu da sevgi sebeplerinin acaipliklerindendir. Durum bu olduğuna göre, sevginin kısımları beş sebebe dönüşür. O da insanın kendi varlığını sevmesi, kemâlini, bekâsını sevmesi, varlığının devamına dönüşen hususta ve bekâsına yardım eden yerde kendisine ihsan edeni sevmesi, tehlikeleri kendisinden uzaklaştıranı sevmesi, her ne kadar kendisine iyilik yapmamış ise de iyilik yapanı sevmesidir. İster zâhiri, ister bâtınî suretlerden olsun, güzel olan her şeyi sevmesidir. Kendisi ile arasında bâtında gizli bir münasebet bulunanı sevmesidir. Eğer bütün bu sebepler bir şahısta toplanırsa, şüphesiz ki sevgi katmerleşir. Nitekim bir insan sureten güzel, ahlâken güzel, ilmen kâmil, tedbiren güzel, halka yardımı seven, babasına yardım eden bir evlat ise babasının yanında şüphesiz ki son derece sevimli olur.

Bütün bu hasletlerin bir araya gelmesinden sonra sevgi kuvveti, bu hasletlerin kuvveti nisbetinde olur. Eğer bu sıfatlar kemâl derecelerinin zirvesinde ise, sevgi de şüphesiz derecelerin en yücesinde olur. Bu bakımdan biz şimdilik bütün bu sebeplerden kemâlin, bir arada toplanmasının ancak Allah hakkında düşünülebileceğini beyan edelim ki hakîkat açısından sevgiye Allah'tan başkasının müstehak olmadığı açıklığa kavuşsun!

5. Muhabbeti Lâyık Olan Ancak Allah'tır!

Allah'a nisbet edildiğinden değil de şahsından dolayı başkasını seven bir kimsenin sevgisi cehaletinden ve Allah'ın marifetindeki kusurluluğundan ileri gelir.

Hazret-i Peygamber'i sevmek övülür; zira Allah sevgisinin aynısıdır. Âlimleri ve muttakîleri sevmek de böyledir. Çünkü mahbubun mahbubu mahbubdur. Mahbubun elçisi sevilir. Mahbubun dostu güzeldir. Bütün bunlar esasın sevgisine dönüşür. Onu geçip başkasına varamaz. Bu bakımdan hakîkatte, basiret sahipleri nezdinde Allah'tan başka sevilen ve sevgiye müstehak olan yoktur.

Bunun izahı şöyledir:

Biz daha önce zikrettiğimiz beş sebebe dönüp onların tam olarak Allah hakkında bir araya toplandıklarını beyan edeceğiz. Allah'tan başkalarında ise ancak bu sebeplerin bir tanesi vardır. O sebepler Allah hakkında hakikattir. Allah'tan başkası hakkında onların varlıkları vehim ve hayaldir ve katıksız bir mecazdır. Asla hakikati yoktur. Bu hakîkat anlaşılınca Allah sevgisinin kesinlikle muhal olduğunu hayal eden, aklen ve kalben zayıf olan kimselerin hayalinin tam zıddı her basiret sahibine inkişaf eder ki hakîkatta Allah'tan başkasını sevmemeyi gerektirir.

Birinci Sebep: O, insanın kendi nefsini, bekâsını, kemâlini ve varlığının devamını sevmesi, helâkini, yokluğunu ve eksikliğini çirkin görmesi ve kemâline engel olan şeyleri iyi telâkki etmemesidir. Bu bakımdan bunlar her diri insanın tabiatıdır. Diri olan insandan bu tabiatın ayrılması düşünülemez. Bu ise Allah'ı çok sevmeyi gerektirir; zira nefsini bilen rabbini bilir. Kesinlikle varlığının kendi zatından olmadığını bilir. Zatının varlığı varlığının devamını ve varlığının kemâlini sadece Allah'tan olduğunu bilir. Bu bakımdan kulu yoktan vareden, hayatta bırakan ve onun kemâl sıfatlarını yaratmak suretiyle varlığını ikmâl eden ve buna götüren sebepleri yaratan sebepleri kullanma hidayetini yaratan ancak Allah'tır. Aksi takdirde kul, zatı bakımından, zatından gelen bir varlığa sahip değildir. Aksine kul eğer Allah kendisine lütfetmezse katıksız bir hiçtir. Eğer hayatta bırakmak suretiyle Allah'ın onun üzerindeki fazlı olmazsa, katıksız birşey yoktur.

Allah'ın fazlı olmazsa varlığının akabinde hemen helâk olur. Eğer yaratılışını tekmil etmek suretiyle Allah'ın onun üzerinde fazlı olmazsa varlıktan sonra eksiktir. Kısacası varlıkta kendi nefsiyle kâim olan hiçbir şey yoktur. Sadece Hayy ve Kayyum olan Allah, öyle Allah ki zatıyla kâim olduğu gibi her masivası da onunla kâimdir. Zatının varlığı başkasından istifade olunduğu halde ârif kişi zatını severse, ister istemez varlığını ifade edeni, devam ettireni eğer ona Hâlık, Mûcid, yoktan var edici, hayatta bırakıcı, nefsi ile kâim ve başkasını devam ettirici olarak tanıyorsa sever. Eğer nefsini ve rabbini bilmediğinden dolayı sevmiyorsa, zaten sevgi bilmenin meyvesidir, bilmek olmazsa sevgi de yok olur. Zayıf düşmesiyle zayıf düşer. Kuvvetiyle kuvvet bulur. Bu onun cehaletinden ileri gelir.

Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: 'Rabbini tanıyan bir kimse, O'nu sever. Dünyayı tanıyan dünyada zâhid olur. İnsanın kendi nefsini sevip de nefsinin varlığı kendisine bağlı bulunan rabbini sevmemesi nasıl düşünülebilir?!' Malumdur ki güneşin hararetiyle yanan bir kimse gölgeyi sevdiğinde, ister istemez gölgenin varlığını temin eden ağaçları sever. Varlık âleminde her ne varsa, Allah'ın kudretine nisbet gibidir; zira hepsi O'nun kudretinin eserleridir. Hepsinin varlığı O'nun varlığına tâbidir. Işığın güneşe, gölgenin ağaca tâbi oluşu gibi. . .

Fakat bu misal, halk tabakasının anlayışlarına nisbeten doğru olabilir. Zira halk tabakası ışığın güneşin eseri olduğunu hayal eder. Güneşten çıktığını, güneşle var olduğunu zanneder. Oysa bu, katıksız bir yanılmadır; zira kalp erbabına, gözlerle görmekten daha açık bir şekilde keşfolunmuştur ki nûr, Allah'ın kudretinden hâsıl olmuştur. Güneş ile kesif cisimler arasında karşılaşma vâki oldu mi Allahü teâlâ o nûru yaratır.

Nitekim güneşin ışığının, şeklinin sûretinin ve kendisinin de Allah'ın kudretinden hâsıl olduğu gibi. . . Fakat misallerden gaye davayı anlatmaktır. Bu bakımdan misallerde hakîkat aranmaz. Durum bu olduğu zaman eğer insanın nefsini sevmesi zarurî ise, nefsinin varlığını önce meydana getirip sonra devam ettiren, aslında, sıfatında, zâhirinde, bâtınında cevher ve arazlarında, varlığı kendisine bağlı bulunan bir zatı da eğer o zatı bu şekilde tanımış ise ister istemez sevmesi gerekir. Kim bu sevgiden uzak ise, bu kimse nefsiyle ve şehvetleriyle meşgul olur, rabbinden gâfil bulunduğundan yaratanını gereği gibi tanımaz, sadece şehvetlerine ve duygularının kapsamına giren şeylere bakar. O da hayvanların nimetlenmekte ve genişliğinden istifade etmekte kendisine ortak oldukları şehadet âlemidir.

Melekût âlemi ise, böyle değildir. Öyle melekût âlemi ki meleklere yaklaşanlar hariç, onun yerine kimse tarafından ayak basılmaz kişi bu âlemde sıfatlarında meleklere ne derece yakınsa, o nisbette bakabilir. Hayvanların derecesine ne kadar inmişse, o nisbette mahrum olur.

İkinci Sebep: Kişinin kendisine iyilik yapanı sevmesidir. Kendisine malen yardım eden, konuşmasıyla lütûfkâr davranan, yardımıyla kendisine destek veren, kendisinin yardımına ve düşmanlarının yok olmasına koşan, şerirlerin şerrini kendisinden uzaklaştırmaya kalkışan, gerek nefsi hakkında, gerek evlat ve akrabaları hakkında olsun, bütün istek ve hedeflerine vesile teşkil eden kimseyi sevmesidir. Böyle bir kimse, kişi nezdinde şüphesiz sevilir. İşte bu sebep de Allah'dan başkasını sevmemesini gerektirir. Çünkü eğer şahıs, hakkıyla Allah'ı tanımış olursa, kendisine iyilik yapanın sadece Allah olduğu bilir.

Allahü teâlâ'nın bütün kullarına yapmış olduğu iyiliklerin çeşitlerine gelince, onları saymam mümkün değildir; zira hiçbir kimsenin hesap mahareti onları toplayamaz.

Nitekim Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur:

Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışsanız bitiremezsiniz. (Nahl/18)

Şükür Kitabı'nda bunun bir kısmına işaret etmiştik. Şimdi ise, sadece insanlardan gelen ihsanın, mecazî olarak tasavvur olunabileceğinin beyanı üzerinde duracağız. İhsan edenin sadece Allah olduğunu beyan edeceğiz. Biz bütün hazineleriyle sana nimet veren ve bütün hazinelerini emrine veren, istediğin şekilde sarfetme yetkisini sana bahşeden bir kimse farzedelim. Muhakkak ki sen, bu ihsanın bu kimseden geldiğini zannedersin. Oysa bu zannın yanlıştır; zira bu kimsenin ihsanı kendi nefsi, malı ve mala olan kudreti ve malını sana sarfetmeye kendisini sevkeden kuvvetle tamamlanır. O halde onu yaratan, malını, kudretini yaratan, iradesini ve teşvikçi kuvvetini halkeden kimdir? Seni ona sevdiren kim? Onun yüzünü sana çeviren kimdir? Dininin ve dünyasının ıslahının sana yardım etmesinde olduğunu onun kalbine atan kimdir? Eğer bütün bunlar olmasaydı o, malından, bir tane dahi sana vermezdi. Ne zaman ki Allah onun kalbini harekete geçiren şeyleri ona musallat kılıp onun nefsinde 'dininin ve dünyasının salâhının malını sana vermesinde olduğu' hakikatini takarrur ettirdi, o, malını sana teslim etmeye mecbur kaldı. O ona muhalefet edemez. Öyle ise, iyilik yapan, onu sana mecbur edip musahhar kılan zattır. Onu iyilik yapmaya zorlayan faktörleri musallat kılan kuvvet sahibidir. Onun eli ise bir vasıtadır. Onunla Allah'ın ihsanını sana ulaştırır. El sahibi burada mecburdur. Tıpkı su yolunun suyun akışına uymaya mecbur olduğu gibi. . .

Eğer onu iyilik yapmış sayar veya kendiliğinden iyilik yaptığını zannedip ona teşekkür edersen, sadece vasıta olduğu için ona teşekkür etmezsen bu, işin hakikatini bilmez bir kişisin demektir! Zira İnsan oğlunun iyilik yapması, ancak kendi nefsi için tasavvur edilebilir. Başkasına iyilik yapması ise muhaldir; zira İnsan oğlu malını, ancak bir gayesi varsa, başkasına verir. O hedef ya gelecekte olur ki bu sevaptır. Yahut da derhal tahakkuk eder ki bu da minnet ve kişiyi teshir etmektir veya övülmesi veya şöhretinin yayılmasıdır, cömertlikle meşhur olup ün salmaktır veya halkın kalbini kendisine itaat etmeye cezbetmektir.

Nasıl ki insan, malını bir yararı olmadığı için denize atmıyorsa tıpkı onun gibi bir insanın eline de ancak bir hedef ve bir gayesi olursa malı verir. Onun, malını vermesi gayesine ulaşmak içindir. Sen ise, onun maksudu değilsin. Senin elin, almakta alettir ki hedefi olan anılması, övülmesi, teşekkür alması veya sevabdar olması hâsıl olsun. Bu bakımdan o, kendi hedefine varmak için seni, malı almak hususunda kullanmıştır. Öyleyse o kendi nefsine iyilik yapmıştır. Vermiş olduğu malın karşılığı olarak nezdinde maldan daha kıymetli olan bir şey almıştır. Eğer o nasip onun yanında daha kıymetli olmasaydı asla senin için malını vermezdi. Bu bakımdan o, şükür ve sevgiye iki yönden müstehak değildir. O vecihlerden biri şudur:

Allah'ın harekete geçirici sebepleri ona musallat kılması suretiyle yardım etmeye mecbur olmuştur ve muhalefet etmeye gücü yoktur. Bu bakımdan o, emîrin hazinedarı gibidir; zira hazinedar emîrin hiratini, ikrama mazhar olan bu kimseye verdiğinde ihsan edici olarak görünmez. Çünkü bu ikram emir tarafından gelmiştir. Hazinedar itaat etmeye mecburdur. Onun emrini yerine getirmeye mecbur olduğu gibi, kendisine muhalefet edemez. Eğer emîr onu kendi keyfine bırakırsa o malı emîrin lûtfuna mazhar olan kimseye vermez. İşte her ihsan eden kimse de böyledir. Eğer Allah onları nefisleriyle başbaşa bırakırsa, onlar o maldan bir kuruş dahi kimseye vermezler. Allahü teâlâ ona harekete geçirici kuvvetleri musallat edince, onun kalbine din ve dünya bakımından nasibinin o malı vermekte olduğunu yerleştirince onu verir. İkincisi kişi vermiş olduğu malın karşılığı olarak nezdinde verilen maldan daha yararlı ve daha sevimli bir şey almış olur.

Nasıl ki satıcı karşılığında malını verdiğinde ve karşılığında daha sevimlisini aldığından ihsan edici değilse, aynen onun gibi hibe eden de hibesinin karşılığı olarak sevap veya övülme veya başka bir bedel almıştır. Karşılığın bir mal olması şart değildir. Nasibler öyle bedellerdir ki onlara nisbeten aynlar pek değersiz kalır. Bu bakımdan ihsan cömertliktedir. Cömertlik ise, karşılıksız ve verene bir pay olmaksızın verilen maldır. Bu ise, Allah'tan başkası için muhaldir.

Bu bakımdan âlemlere ihsan olsun diye nimet veren Allah'tır. Bu nimeti bir hedef ve gayeden ötürü değil, karşılıksız olarak âlemlere veren O'dur; zira O, garezleri ve hedefleri gözetmekten yücedir. Bu bakımdan O'ndan başkası hakkında cömertlik ve ihsan lâfzını kullanmak yalan veya mecazdır. Bu lâfzın O'ndan başkası için mânâsı muhaldir ve siyah ile beyazın bir arada bulunmasının imkânsız olduğu gibi imkânsızdır. Öyleyse cömertlik, ihsan, vergi ve nimet etmekte münferid olan ancak O'dur. Eğer tabiatta ihsan edenin sevgisi varsa, arifin Allah'tan başkasını sevmemesi gerekir; zira O'ndan başkasından ihsanın gelmesi muhaldir. Bu bakımdan O tek olduğu için bu sevgiye müstehak olanın ta kendisidir. O'ndan başkası ise, ihsanın mânâ ve hakîkatini bilmemek şartıyla ihsandan dolayı sevilmeye müstehak olur.

Üçüncü Sebep: Senin esasında ihsan ediciyi sevmendir. Her ne kadar onun ihsanı sana varmamış ise de. . . Böyle bir sevgi tabiatlarda mevcuttur. Çünkü senin kulağına uzak bir ülkede de olsa âbid, âdil, âlim, halka şefkat gösteren, lütûfkâr, mütevazi bir sultanın haberi gelse, aynı zamanda zâlim, mütekebbir, fâsık, haysiyetsiz, bir sultanın haberi de gelse, kalbinde bu ikisinin arasında bir fark görüsün; zira kalbinde birincisine karşı sevgi denilen bir meylin olduğunu hissedersin! Zira sen birincisinin hayrından ümitsiz, ikincisinin şerrinden de eminsindir. Çünkü onların memleketlerine gitme ümidi sende yoktur. İşte bu, sadece iyilik yapanın iyilik yapmasından dolayı sevilmesidir. Yoksa sana iyilik yapması bakımından değildir.

Bu sebep de Allah'ı sevmeyi gerektirir. Allah'tan başkasının hiçbir suretle sevilmemesini gerektirir. Allah'tan başkası ancak bir sebeple Allah'a bağlı bulunduğundan dolayı sevilir; zira bütün insanlara iyilik yapan Allah'dır. Önce yaratmak suretiyle bütün insanlara ikramda bulunmuştur. İkinci olarak zarurî azalar ve sebeplerini tamamlamak suretiyle, üçüncü olarak ihtiyaçlarının sebeplerini yaratmak suretiyle nimetlendirme ve refaha kavuşturmakla onlara ikramda bulunmuştur. Her ne kadar bu sebepler zarurî ve zorunlu değilseler de. . . Dördüncüsü onları güzel meziyetler, zaruret ve ihtiyaç olmadığı halde zînet olan fazlalıklarla süslemek suretiyle ihsanda bulunmasıdır. Azalardan zarurînin misali; baş, kalp, böbreklerdir. Kendisine ihtiyaç olanın misali ise; göz, el, ayaklardır. Süsün misali ise kaşların kavisli, dudakların kırmızı, gözlerin badem renginde olmasıdır. Bunlardan başka nice âza vardır ki eğer yok olursa, onunla bir ihtiyaç eksik kalmaz. Ancak şekil bozulur. İnsan bedeninin haricinde bulunan nimetlerden zarurî olanın misali, su ve gıdadır. İhtiyacın misali ilâçlar, et ve meyvelerdir. Meziyet ve fazlalıkların misali; ağaçların yeşilliği, çiçeklerin ve ışıkların şekillerinin güzelliği, meyvelerin ve yokluğuyla ne bir ihtiyacın ve ne de bir zaruretin bozulmadığı yemeklerin lezzetleridir. Bu üç kısım her hayvan, her bitki için, hatta arşın zirvesinden toprağın altına kadar bütün mahlukat sınıfları için mevcuttur. Madem ki durum budur, o halde iyilik yapan O'dur. Öyleyse O'ndan başkası nasıl iyilik yapan olur? Oysa, zâhirde, iyilik yapanlar, O'nun kudret iyiliklerinden bir iyiliktir. Zira O güzelliğin, iyilik yapanın, iyiliğin ve iyilik sebeplerinin yaratanıdır. Bu nedenle O'ndan başkasını sevmek katıksız bir cehalettir. Kim Allah'ı tanırsa, bu nedenle Allah'tan başkasını sevmez.

Dördüncü Sebep: Güzelliğin zatından dolayı her güzeli sevmektir. Bu sevgi, güzelliğin ötesinde bulunan bir nasip elde etmek için değildir. Biz bunun tabiatlarda bir yaratılış olduğunu belirttik. Belirttik ki güzellik, gözle görünen zâhirî suretin güzelliği ile basiretin nûru ve kalbin gözüyle idrâk olunan bâtınî suretin güzelliğine bölünsün. Birinci kısmını çocuklar ve hayvanlar (bile) idrâk eder. İkinci kısmını idrâk etmek ise sadece basiret sahiplerine mahsustur. Orada, dünya hayatının görünür tarafından başkasını bilmeyenler basiret sahiplerinin ortağı olamaz. Her güzellik, güzelliği idrâk edenin nezdinde sevimlidir. Eğer kalben idrâk edilirse, kalbin mahbubudur. Müşahede hususunda bunun misali, peygamberlerin, âlimlerin ve güzel ahlâklıların ve Allah'ı razı eden fazilet sahiplerinin sevgisidir; zira bu sevgi, yüz ve diğer azalar güzel olmadığı halde düşünülebilir.

Bâtınî suretin güzelliğinden kastolunan da budur. Zâhirî duyular ise, bunu idrâk etmez. Evet! Bu ancak kendisinden sâdır olan ve kendisine delalet eden eserlerinin güzelliğiyle idrâk olunur. Hatta kalp bunu idrâk etti mi buna meyledip bunu sever.

Bu bakımdan Hazret-i Peygamber'i veya Hazret-i Ebû Bekir'i veya İmâm-ı Şâfiî'yi seven bir kimse, onları zâhiri güzelliğinden dolayı sevmez. Bu sevgi onların fiillerinin güzelliği içindir. Bilakis fiillerinin güzelliği fiillerin kaynağı olan sıfatların güzelliğine delâlet eder; zira fiiller o sıfatlardan çıkıp onlara delâlet eder. Bu bakımdan kim musannifin (yazarın) tasnifinin güzelliğini, şairin şiirinin güzelliğini, nakkaşın güzel nakışını, ustanın güzel binasını görürse, bu fiillerden onun bâtınî sıfatları inkişaf eder! O sıfatlar kısaca tedkik edildiğinde ilim ve kudrete dönüşür. Sonra malum ne kadar şerefli ve güzellik bakımından ne kadar tamam olursa, ilim ondan daha şerefli ve daha güzel olur. Bunun gibi makdûr ne kadar mertebe bakımından büyük ve derece bakımından yüksek olursa, o makdûru meydana getiren kudret, mertebece daha büyük, kıymetçe daha şerefli olur. Bilinenlerin en kıymetlisi Allahü teâlâ'dır. Bu bakımdan şüphe yoktur ki ilimlerin en güzeli ve en şereflisi Allah'ın marifetidir. Allah'a yakın olan ve Allah'ın özelliği olan şeyler de böyledir. Bu bakımdan ilmin şerefi Allah ile ilgilenmesi nisbetindedir. Durum bu olduğuna göre kendilerini tabii olarak kalplerin sevdiği sıddîkların sıfatının cemâli üç şeye dönüşür:

1. Onların Allah'ı, melekleri, kitabları, peygamberleri ve peygamberlerinin şeriatlarını bilmeleri.

2. Nefislerini ve Allah'ın kullarını irşad ve siyasetle ıslah etmeye kudretlerinin yetmesi.

3. Rezaletlerden, çirkinliklerden, hayır yollarından çeviripşerrin yoluna cezbedici serkeş şehvetlerden uzak bulunmaları.

İşte bu ahlâkla peygamberler, âlimler, halifeler, adalet ve cömertlik ehli olan devlet başkanları sevilirler. Bunları Allah'ın sıfatlarına nisbet et! İlme gelince, geçmiş ve geleceklerin ilmi, herşeyi sonsuz bir şekilde kapsayan ve kapsamından göklerde ve yerde miskal-i zerre kadar birşey hariç bulunmayan ilâhî ilme nisbet edilirse, ne kıymeti vardır!

Size ilimden ancak az birşey verilmiştir. (İsrâ/85)

Yer ve gök ehli bir araya gelip Allah'ın ilmini ve hikmetini, bir karıncayı veya bir sivrisineği yaratmaktaki tafsilatı ihata etmeye çalışsalar onun binde birine muttali olamazlar. O'nun ilminden ancak O'nun dilediğini elde ederler. O az miktar bile bütün mahlukâta yetmiştir ve O'nun öğretmesi ile öğrenmişlerdir.

İnsanı yarattı! Ona beyanı öğretti. (Rahman/3-4)

Eğer ilmin güzelliği ve şerefi sevilen birşey ise ve ilim de âlim için bir süs ve zînet ise bu takdirde, Allah'tan başkasının sevilmemesi gerekir. Bu bakımdan âlimlerin ilimleri Allah'ın ilmine nisbeten cehalettir. Zamanının en âlimini ve zamanının en cahilini bilen bir kimsenin ilminden dolayı en cahili sevip en âlimi terketmesi muhaldir. Her ne kadar cahil az da olsa maişetinin ilminden uzak değilse de. . . Allah'ın ilmi ile mahlukâtın ilmi arasındaki fark, mahlukların en âlimi ile en cahili arasındaki farktan daha fazladır; zira en âlim en cahilden ancak sayılı ilimlerden fazla olur ki en cahilin de çalışmak sayesinde o ilme yetişmesi düşünülebilir. Oysa Allahü teâlâ'nın ilminin bütün mahlukâtın ilminden üstünlüğü, huduttan hariçtir, yani sonsuzdur; zira Allah'ın malumatının nihayeti yoktur. Mahlukâtın malumatının ise sonu vardır.

Kudret sıfatına gelince, o da kemâldir. Bu bakımdan her kemâl berraklık, azamet cömertlik ve istila mahbubdur. Onu idrâk etmek lezzetlidir. Hatta insan, hikâyede, Hazret-i Ali ve Hazret-i Halid'in (radıyallahü anh) şecaatini ve diğer İslâm kahramanlarının şecaatlerini, kudret ve akranlarını mağlup etmelerini dinlerken kalbinde bir kıpırdama, sevgi, zarurî bir rahatlık hisseder. Bu onları görmediği halde böyledir. Bir de onları görseydi kimbilir nasıl olurdu! Demek ki bu, kendisi ile muttasıf bulunan bir kimsenin sevgisini, ister istemez kalpte meydana getirir; zira bu da bir nevi kemâldir.

Bu bakımdan şimdilik bütün mahlukâtın kudretini Allah'ın kudretine nisbet et! Acaba şahısların kuvvet bakımından en büyüğü, mülk bakımından en geniş mülke sahip olanı, öldürmekte en kuvvetlisi, şehvetleri mağlup etmekte en muktediri, nefsin habisliklerini en fazla yok edeni, nefsinin ve başkasının siyasetine en doğru ve toplu şekilde sahip olanın kudretinin hududu nereye kadardır? Oysa onun gayesi ancak nefsinin bazı sıfatlarına ve bazı işlerde de bazı insanlara güç yetirmektir. O bununla beraber ne nefsi için ölüm, ne hayat, ne kabirden kalkma, ne zarar ve ne de fayda sağlayabilir.

Gözünü körlükten korumaya, dilini konuşamamaktan, kulağını sağırlıktan ve bedenini hastalıktan korumaya gücü yetmez. O, nefsinde ve gayrisinde bulunan ve güç yetirmediği şeyleri saymaya bile muhtaçtır ki bunlar da yaklaşık olarak onun kudretinin ilgilendiği şeylerdir. O, bu kudretiyle münasebeti olmayan göklerin meleklerini, yıldızlarını, yer, dağ, deniz, rüzgâr, şimşek, maden, bitki, hayvan ve bütün parçalarını nasıl sayabilir. Oysa bunların tek bir zerresine bile onun kudreti yetmez. Nefsinde ve başkasında kullandığı güç de onun nefsinden ve onun nefsi ile değildir. O gücün kudretini ve sebeplerini yaratan Allah'tır. Ona o imkânı bahşeden Odur. Eğer O, bir sivrisineği, en büyük sultana veya en kuvvetli hayvana musallat kılarsa, sivrisinek onu derhal öldürebilir. Bu bakımdan kul için, mevlâsının verdiği imkân mevcut olmazsa, kudret sözkonusu değildir.

Nitekim yeryüzünün en büyük sultanı olan Zülkarneyn hakkında şöyle buyurduğu gibi:

Biz onu yeryüzünde güçlü kıldık. (Kehf/84)

Zülkarneyn'in bütün mülkü ve saltanatı ancak Allahü teâlâ'nın kendisini yerin bir bölgesinde yerleştirmesine bağlıdır, Oysa yeryüzünün tümü, âlemin cisimlerine nisbeten topraktır. İnsanların yeryüzünden aldıkları bütün yöneticilikler o topraktan bir tozdur. Sonra o toz da Allah'ın fazlından ve imkân sağlamasından gelir.

Bu bakımdan Allah'ın kullarından birini kudretinden, siyasetinden ve istilâsından, kuvvetinin kemâlinden sevip de bunlardan dolayı Allah'ı sevmemesi muhaldir. Kuvvet ancak yüce ve büyük olan Allah ile temin edilir. Bu bakımdan Cebbâr, Kahir, Âlim ve Kadir O'dur! Gökler O'nun sağ elinde dürülmüştür. Yer ve onun üzerinde yaşayanlar O'nun kabzasındadır. Bütün mahlukâtın perçemi, O'nun kudretinin kabzasındadır. Onları helâk ederse, O'nun mülkünden zerre kadar eksilmez. Onların benzerlerini bin defa yapmak onu yormaz. Onları yoktan var etmekte kendisine bir gevşeklik dokunmaz.

Bu bakımdan herhangi bir kudret ve kudret sahibi yoktur ki O'nun kudretinin eserlerinden bir eser olmasın. Öyleyse güzellik, parlaklık, azamet, kibriya, kahr ve istila O'nundur. Evet sadece O'nundur. Eğer kemâl-i kudretinden dolayı bir kâdirin sevilmesi düşünülürse O'ndan başkası asla kemâl-i kudretinden dolayı sevgiye müstehak olmaz! Ayıp ve eksikliklerden münezzeh olma, rezalet ve çirkinliklerden mukaddes bulunma sıfatına gelince, o da muhabbeti gerektiren faktörlerden biridir, bâtınî surette güzellik ve cemâlin istekçilerinden biridir. Peygamber ve sıddîklar her ne kadar ayıp ve çirkinliklerden münezzeh iseler de, yine de mutlak mânâda tekaddüs ve tenezzühün kemâli ancak Bir, Hak, Sultan, Kuddûs, Celâl ve İkram sahibi olan Allah için düşünülür. Bütün mahluklar eksiklik ve noksanlıklardan uzak değildir. Aksine mahlukun aciz, müsahhar ve mecbur oluşu ayıp ve eksikliğin ta kendisidir.

Bu bakımdan kemâl bir olduğu halde Allah'ındır. O'nun gayrisine ancak O'nun verdiği nisbette kemâl vardır. Kemâlin nihayetiyle başkasına nimet vermek kudret dahilinde değildir. Çünkü kemâlin müntehasının en az derecesi başkasının müsahhar bir kölesi olmaması, başkasından kuvvet almamasıdır. Oysa böyle olmamak Allah'tan başkası hakkında muhaldir. Bu bakımdan kemâlle münferit, eksiklikten münezzeh, ayıplardan mukaddes bulunan ancak Allah'tır. O'nun eksikliklerden mukaddes ve münezzeh olmasının beyanı oldukça uzar ve mükâşefe ilimlerinin esrarındandır.

Bu bakımdan biz onu zikretmekle sözü uzatmayacağız. O halde bu vasıf eğer sevilen bir kemâl ve cemâl ise, onun da bu hakikati ancak Allah için tamamlanır. Allah'tan gayrisinin kemâl ve kenezzühü mutlak değildir. Sadece kendisinden daha eksik olana nisbetendir.

Nitekim atın merkebe, insanın da ata nisbeten kemâli olduğu gibi. . . Eksikliğin aslı hepsini kaplamaktadır. Onlar ancak eksiklik derecelerinde çeşitli ve farklıdırlar. Durum bu olduğu zaman güzel sevilir. Mutlak güzel ise ancak bir olan Allah'tır. Öyle Allah ki benzeri yoktur. O biricik Allah ki zıddı yoktur. Kendisiyle boy ölçüşen biri olmayan Samed'dir. Hiç kimseye ihtiyacı olmayan Gani'dir. Dilediğini yapan, irade ettiğine hükmeden, hükmünün önüne geçilemeyen Kâdir'dir. İlminden gökler ve yerde bir zerre dahi hariç bulunmayan Alîm'dir. Kabza-i kudretinden diktatörlerin, satvet ve kuvvetinden kayserlerin boynu kurtulmayan Kâhir'dir. Varlığının evveli olmayan ezelîdir.

Bekâsının sonu olmayan ebedî'dir. Yokluğun imkânı huzurunun etrafında dolaşmayan varlığı zarurî olandır. Kendi, nefsiyle kâim olan ve her mevcudâtın kendisiyle kâim olduğu Kayyûm'dur. Göklerin ve yerin Cebbâr'ı, cansızların, canlıların ve bitkilerin yaratanıdır. Öyle Allah ki izzet ve ceberrûtla muttasıf, mülk ve melekût'da mütevahhiddir (ikisi de sadece O'nundur) . Fazilet ve celâlin, revnak ve cemâlin, kudret ve kemâlin sahibidir. Öyle bir sahip ki O'nun celâlinin marifetinde akıllar şaşkına dönmüştür. O'nun vasfında diller konuşamaz olmuştur. Öyle Allah ki âriflerin kemâli marifetleri, O'nun marifetinden aciz olduklarını itiraf etmektir. Peygamberlerin peygamberliğinin zirvesi O'nun vasfını yapmaktan kusurluluğunu ikrar etmeleridir. Nitekim peygamberlerin efendisi şöyle buyurmuştur:

Sen münezzehsin, kendi nefsini övdüğün gibi, seni övmeye gücüm yetmez. 10

Sıddîkların efendisi Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) şöyle demiştir: İdrâkin derkinden aciz olmak idrâktir'. Halk için marifetine marifetinden aciz olmalarından başka herhangi bir yol kılmayan Allah ortaktan münezzehtir. Madem ki durum budur, keşke bilseydim Allah'ın sevgisinin hakiki olarak mümkün olmasını inkâr edip de bunu mecazi kılan bir kimse acaba bu saydığımız sıfatların, güzellik ve övgü sıfatlarından olmalarını mı inkâr ediyor veya Allahü teâlâ'nın bu sıfatlarla muttasıf olmasını mı veyahut da kemâl, cemâl ve azametini idrâk edenin katında tabii olarak sevildiğini mi inkâr ediyor?

Basireti kör olanların gözlerinden cemâl ve celâlini perdeleyen Allah ortaktan münezzehtir. Ancak ezelde iyi neticeye mazhar olan kimseler için cemâli görünmektedir. O kimseler ki perde ateşinden uzaklaştırılmışlardır. Zarar edenleri körlük karanlıkları içerisinde şaşkın bir şekilde dolaşmaya bırakmıştır. Onlar hissedilenler ve hayvanî şehvetlerin otlaklarında dolaşıp dururlar! Dünya hayatından görünür tarafı bilirler, âhiretten ise gafildirler. Hamd Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler. Bu sebeple olan sevgi, ihsandan ötürü olan sevgiden daha kuvvetlidir; zira ihsan artar ve eksilir.

Allahü teâlâ Dâvud'a (aleyhisselâm) vahiy göndererek şöyle buyurmuştur: 'Katımda sevilenlerin en sevimlisi o kimsedir ki vergisiz bana ibadet eder. Onun ibadeti bir karşılıktan dolayı değil, rubûbiyetin hakkını yerine getirmek içindir!'

Zebûr'da şöyle vârid olmuştur: 'Bana cennet veya cehennem için ibadet edenden daha zâlim bir kimse var mıdır? Eğer ben ne cenneti, ne cehennemi yaratmasaydım acaba itaat olunmaya lâyık değil miydim?'

Hazret-i Îsa (aleyhisselâm) , bir grup âbidin yanından geçti. Zayıf ve naif düştüklerini görünce şöyle sordu: 'Bu haliniz nedir?' Onlar 'Biz ateşten korkar, cenneti ümit ederiz' dediler, Hazret-i Îsa onlara 'Siz bir mahluktan korkuyor, bir mahluktan da ümit ediyorsunuz!' dedi. Başka bir grubun yanından geçerken hallerini sordu. Onlar 'Biz Allah'ı sevdiğimizden ve celâlini tazim ettiğimizden dolayı ibadet ediyoruz' dediler. Hazret-i Îsa (aleyhisselâm) onlara 'Allah'ın hakîki velî kulları sizsiniz. Sizinle beraber kalmakla emrolundum' dedi.

Ebû Hâzim11 şöyle demiştir: 'Ben Allah'a sevabın ümidi veya ikabın korkusu için ibadet etmekten utanıyorum. Çünkü bu takdirde efendisine karşı asi olan bir köle gibi olurum ki o köle efendisinden korkmazsa çalışmaz'.

Haberde şöyle vârid olmuştur:

Sakın hiç biriniz kötü amele gibi olmayınız ki ona ücreti verilmezse ve korkmazsa çalışmaz.

Beşinci Sebep: Sevginin beşinci sebebine gelince, bu sebep, seven ile sevilen arasındaki uygunluk ve benzerliklerdir. Çünkü benzeri kendisine çekici gelir. Şeklin şekle meyli daha fazladır. Çocuğun çocuğa, büyüğün büyüğe, kuşun kendi türüne yakınlık gösterdiğini ve kendi türünden olmayan şeylerden kaçtığını görürsün. . . Âlimin âlime, sanatçıdan daha fazla ünsiyet ettiğini, marangozun çiftçiden daha fazla marangoza ülfiyet ettiğini görürsün. Bu tecrübenin şahidliğiyle perçinleşen bir hakikattir. Haber ve eserler de daha önce Sohbet Adabı ve Allah yolunda kardeş olma bölümünde geçtiği gibi bunun böyle olmasına şehadet ederler. Münasebet bazen zahirî bir mânâda olur. Çocukluk mânâsında çocuğun çocukla olan münasebeti gibi. . . Bazen de güzelliğin mülahazası veya mal veyahut herhangi bir hususta bir tamahkârlığın mülahazası olmaksızın iki şahıs arasında gördüğün birleşme gibi. . .

Nitekim Allah'ın yüce rasûlü buna işaret ederek şöyle buyurmuştur:

Ruhlar donatılmış askerlerdir. Onlardan tanışanlar birbirleriyle anlaşırlar. Onlardan tanışmayanlar anlaşamazlar.

Bu bakımdan, burada tanışmak birbirine uygun olmak, tanışmamak da ikisinin arasında zıddiyet demektir. Bu sebep de bâtınî bir münasebetten ötürü Allah sevgisini iktiza eder ki o bâtınî münasebet, şekillerdeki benzerliğe dönüşmez. Aksine bâtınî olan birtakım mânâlara dönüşür ki onların bazısını kitablarda zikretmek caiz, bazısının yazılması caiz değildir. Bu ikinci kısım gayret perdesinin altında bırakılır ki hak yolun yolcuları sülûk şartını tekamül ettirdikleri zaman, ona muttali olsunlar. Burada zikredilen yakınlık kulun sıfatlarla rabbine olan yakınlığıdır. O sıfatlar ki onlardan rubûbiyet ahlâkıyla ahlâklanması emredilmiş, 'Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanın!' denilmiştir. Bu da ulûhiyyet sıfatlarından olan ilim, iyilik, ihsan, lütûf, başkasına hayır yapmak, merhamet etmek, halk için nasihat etmek, halkı hakikate irşad ve bâtıldan alıkoymak ve şeriatın diğer güzel şeylerinden oluşan ilâhîsıfatlardan olan güzel sıfatları elde etmektir. Bu bakımdan bu sıfatların hepsi, insanı Allah'a yaklaştırır. Bu yaklaşma, mekân olarak Allah'a yaklaşma değildir. Sıfatlarla yaklaşma mânâsındadır. Kitablarda yazılması caiz olmayan ve İnsan oğlunun özelliği olan münasebete gelince, bu münasebete şu ayetle işaret edilmiştir:

Sana ruh'tan (ruh'un hakikatinden) sorarlar. De ki: 'Ruh rabbimin emrindendir!' (İsrâ/85)

Zira Allahü teâlâ bu ayette 'Ruhun rabbanî bir emir, beşer aklının hududunun haricinde olan birşey' olduğunu beyan buyurmuştur.

Ben onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman hemen ona secdeye kapanın! (Hicr/29)

Allahü teâlâ, melekleri ona secde ettirmiştir.

Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde hükümdar yaptık! (Sâd/26)

Zira Âdem (aleyhisselâm) Allah'ın halifeliğine ancak o münasebetle müstehak olmuştur. Bunu Hazret-i Peygamberin şu hadîsi remzetmektedir.

Allahü teâlâ Âdem'i, sureti üzerine yaratmıştır.

Hatta eksik olanlar zannettiler ki duyularla idrâk edilen şu zâhir suretten başka bir suret yoktur. Bu bakımdan bunlar Allahü teâlâ'yı başka şeylere benzettiler (!) Cisim telâkki ettiler ve suret çizdiler. (Oysa) âlemlerin rabbi olan Allah, cahillerin dediğinden büyük bir yücelikle yüce ve münezzehtir. Allahü teâlâ'nın hadîs-i kudsîde Hazret-i Mûsa'ya (aleyhisselâm) olan sözü buna işarettir: 'Hasta oldum, beni ziyaret etmedin!' Musa 'Yârab! Bu nasıl olur?' dedi. Allahü teâlâ 'Filan kulum hasta düştü de onu ziyaret etmedin. Eğer onu ziyaret etseydin onun yanında beni bulurdun' dedi. 12

Bu münasebet ancak farzları tam mânâsıyla edâ ettikten sonra nafile ibadetlere devam etmek suretiyle ortaya çıkar. Nitekim Allahü teâlâ bir hadîs-i kudsîde şöyle buyurmuştur:

Kul nafile ibadet yapmak suretiyle bana yaklaşır. Öyle ki onu severim. Onu sevdiğim zaman duyan kulağı, gören gözü ve konuşan dili olurum. 13

Bu konu öyle bir konudur ki burada kalemin dizginini çekmek gerekir; zira insanlar burada hiziplere ayrılmışlardır. Zâhirî teşbihe meyledenlerin hizbi, münasebet hududunu aşıp da ittihad (kul ile Allah'ı birleştirme) hududuna varan ifratçılar zümresi hulûl'e kail olmuşlardır.

Hatta bazıları Ene'l-Hak (Ben Hakkın kendisiyim) demiştir. Hristiyanlar Îsa (aleyhisselâm) hakkında dalâlete sapıp 'Îsa Allah'tır!' dediler. Başkaları da Nâsût'a (beşere) lâhût'un kaftanını giydirdi. Başkaları da 'onunla birleşti' dedi. Haşa Allah bütün bunlardan uzaktır. Kendilerine teşbih ve temsilin, ittihad ve hulûlün muhal olması görünmekle beraber kendilerine sırrın hakikati görünenler ise çok azdır.

Ebû Hasan Ahmed b. Muhammed en-Nûri14 bu makamdan bakıyordu; zira şair şu şiirini ona okuduğunda vecde kapıldı: 'Durmadan senin sevginden bir konağa iniyorum ki akıllar onun inişi hakkında şaşkına dönerler!' Ebû Hasan, durmadan bu aşk içinde üstleri kesilmiş, kökleri kalmış, kamış sazlıkta iki ayağı parçalanıp şişinceye kadar döndü ve bu yaralardan dolayı bilâhere vefat etti. İşte bu, sevgi sebeplerinin en büyüğü, en kuvvetlisi, en az bulunanı, en uzağı ve varlık bakımından en azıdır. İşte buraya kadar söylediklerimiz sevgi sebeplerinden malum olanlardır. Bunun hepsi mecazen değil hakîkaten, derecelerin en azında değil, en yücesinde Allah'ın hakkında sırt sırta vermişlerdir.

Bu bakımdan basîret sahiplerinin nezdinde makul ve makbul olan sadece Allah'ın sevgisidir. Nitekim basireti kör olanlar için mümkün olan makulun, sadece Allah'tan başkasının sevgisi olduğu gibi. . . . Sonra bu sebeplerin biriyle halktan sevilen bir kimse, aynı sebepte onun ortağı olduğundan dolayı başkasının da onunla sevilmesi mümkündür. Oysa sevgide ortaklık; eksiklik ve kişinin kemâlini düşürmektir. Güzel bir vasıfla sıfatlanıp o vasıfta ortağı bulunmayan hiç kimse yoktur. Eğer bilfiil bulunmasa bile bulunması mümkündür. Ancak Allah bu hükmün dışındadır; zira O, celâl ve kemâlin nihayeti olan bu sıfatlarla mevsuftur. Ne varlık bakımından O'nun bir ortağı var, ne de imkân bakımından böyle birşey düşünülebilir. Bu bakımdan O'nun sevgisinde ortağın olmadığı şüphesizdir, öyleyse O'nun sevgisine herhangi bir eksiklik ârız olmaz.

Nitekim ortaklığın O'nun sıfatlarına ârız olmadığı gibi. . . Bu bakımdan sevgiye müstehak olur; zira esas olan muhabbettir. Muhabbetin kemâli için bir istihkak vardır ki asla başkası ortak olamaz!

10) İmâm-ı Ahmed, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce

11) Adı Seleme b. Dinar el- A'rac'dır ve kendisi Tabiîndendir.

12) Müslim

13) Buhârî

14) Bağdadlı olan bu zat H. 295'de vefat etmiştir.

6. Zevklerin En Yücesi Marifetullah (Allah'ı Bilmek) ve O'nun Cemâlini Temaşa Etmektir!

Zevklerin En Yücesi Marifetullah (Allah'ı Bilmek) ve O'nun Cemâlini Temaşa Etmektir! Ancak Bu Zevkten Mahrum Olanlar, Başka Zevkleri Tercih Edebilirler.

Lezzetler idrâklere tâbidir. insan birtakım kuvvet ve tabiatların derleyicisidir. Her kuvvet ve tabiatın bir lezzeti vardır. Onun lezzeti kendisi için yaratılmış olan tabiatının gereği olarak elde etmektir; zira bu tabiatlar boşu boşuna İnsan oğlunda yaratılmış değildir. Her kuvvet ve tabiat, eşyadan biri için ki o da tabii olarak istenilen şeydir terkib edilmiştir. Bu bakımdan öfke tabiatı, düşmandan intikam almak ve gönlünü rahat ettirmek için yaratılmıştır. Öyleyse onun lezzeti galebe çalmakta, tabiatın muktezası olan intikamdadır. Yemek şehvetinin tabiatı, mesela bedenin varlığına sebep olan gıdayı tahsil etmek için yaratılmıştır. Şüphe yok ki onun lezzeti tabiatın muktezası olan bu gıdayı edinmektedir. Kulağın, gözün, burnun lezzeti, görmek, dinlemek ve koklamaktadır. Bu bakımdan bu tabiatların biri, idrâk edildiklerine nisbeten bir elem ve lezzetten uzak değildir. Öyleyse kalpte de bir tabiat vardır ki ona da ilâhî nur adı verilir.

Allah'ın göğsünü İslâm'a açtığı kimse, rabbinden bir nûr üzerinde değil mi? (Zümer/22)

Buna bazen akıl adı verilir. Bazen bâtınî basiret, bazen îman ve yakîn nuru adı verilir. Adlarla meşgul olmanın bir mânâ ve faydası yoktur. Zira ıstılahlar değişiktir. Oysa zayıf bir kimse ihtilafın mânâlarda olduğunu zanneder. Çünkü zayıf kimse mânâları lâfızlardan talep eder. Oysa bu, vacibin tam aksidir. Bu bakımdan kalp, bedenin diğer parçalarından ayrıdır. Öyle bir sıfatla ki o sıfat vasıtasıyla hayal edilmeyen ve âlemin yaratılışını idrâk etmesi veya kadim bir hâlika, müdebbir bir hakime, ilahî sıfatlarla mevsuf olan bir zata muhtaç olması gibi duyularla hissedilmeyen mânâları idrâk eder, Bu bakımdan biz bu tabiata akıl adı verelim.

Şu şartla ki akıl teriminden, kendisiyle mücâhede ve münazara yolları idrâk edilen şey anlaşılmasın. Bu bakımdan akıl ismi bununla şöhret buldu ve bunun için de sûfîlerden bazısı aklı kötüledi. Oysa insanları hayvanlardan ayıran ve kendisiyle Allah'ın marifeti idrâk olunan bir sıfat, sıfatların en azizidir. Bu bakımdan kötülenmesi uygun değildir. O halde bu tabiatın bütün muktezası marifettir, ilimdir. Marifet de onun lezzetidir. Nitekim diğer tabiatların muktezasının onların lezzetleri olduğu gibi. . . İlim ve marifette bir lezzet olduğu gizli değildir. Hatta ilim ve marifete nisbet edilen bir kimse, hasis birşey hususunda olsa dahi bu nisbetle sevinir. Cehalete nisbet edilen bir kimse ise, hakir birşey olsa dahi onunla üzülür. Hatta insan, ilimle meydan okumak, hakir şeyler hakkında olsa dahi ilimle övünmekten uzak durmaya sabredemez. Tıpkı satranç bilen bir kimsenin bu bilgisinin kendisi hasis olduğu halde bu hususta başkasına ders vermekten kendisini alıkoymadığı gibi. . .

Bildiğini söylemekten dilini zaptedemez. Bütün bunlar ilim lezzetinin ifratından ileri gelir. Zatının kemâli ilimle kaim olduğunu sezmesinden ileri gelir. Çünkü ilim rubûbiyet sıfatlarının en özeli ve kemâlin de zirvesidir. İnsan, zeka ve bol ilimle övündüğü zaman tabiatı rahata kavuşur. Çünkü övgüyü dinlediğinde zatının ve ilminin kemâlini sezer. Bu bakımdan nefsini beğenir ve bundan zevk alır.

Sonra çiftçilik yapmak, elbise dikmek ilminin lezzeti, mülk siyaseti halkın işini tedbir etme ilminin lezzeti gibi temiz olmaz. Nahv ve şiir ilminin lezzeti de Allah, Allah'ın sıfatları, melekleri, göklerin melekûtu, yerin ilminin lezzeti gibi olmaz. İlmin lezzeti ilmin şerefi nisbetindedir. İlmin şerefi de malumun şerefi nisbetindedir. Hatta insan hallerinin iç yüzünü bilip de haber veren bir kimse bir zevk hisseder. Eğer bunları bilmezse tabiat onu tedkike zorlar. Eğer memleket reisinin iç âlemini ve idaredeki tedbirinin sırlarını bilirse, bu bilgi onun nezdinde bir çiftçinin veya örücünün iç âlemini bilmekten daha zevkli ve daha hoş olur. Eğer vezirin sırlarına ve tedbirlerine, neler yapacağına niyet ettiğine muttali olursa bu, onun nezdinde, belediye reisinin sırlarını bilmekten daha zevkli olur. Eğer vezirin üstünde bulunan sultanın içyüzünü bilirse bu bilgi, onun nezdinde, vezirin sırlarının içyüzünü bilmekten daha hoş ve daha zevkli olur. Bununla övünür, buna dört elle sarılır ve bunu tedkik etmeye daha fazla koyulur. Bunu sevmesi başka şeyleri sevmesinden daha fazladır.

Çünkü buradaki zevk daha büyüktür. İşte bununla anlaşıldı ki marifetlerin en lezzetlisi en şereflisidir. Şerefi de malumun şerefi nisbetindedir. Malumatlar içerisinde en büyük, en kâmil ve en şereflisini bilmek, şüphesiz ki ilimlerin en lezzetlisi, en şereflisi ve en güzelidir. Keşke bilseydim, varlık âleminde bütün eşyayı yaratan, kemâle erdiren, süsleyen, başlatan ve sonucu kendisine ait olan, müdebbiri ve tertipçisi olandan daha yüce, daha şerefli, daha kâmil ve daha büyük birşey var mıdır? Acaba düşünülebilir mi ki mülk, kemâl, cemâl, ve celâlde celâlinin başlangıçlarını ve ahvalinin acaipliklerini vasfedenlerin vasıflarını ihâta etmeyen rabbânî huzurdan daha büyük bir huzur olsun!?

Eğer sen bu hususta şüphe etmiyorsan, rubûbiyet sırlarına bütün mevcudâtı ihata eden ilâhî emirlerin terettübüne olan ilmin, marifet çeşitlerinin en yücesi ve bilişlerin en üstünü, en lezzetlisi, en hoşu, en iştah çekicisi olduğunda da şüphe etmemen gerekir ve yine şüphe etmemelisin ki bununla sıfatlandıklarında nefislerin sezdiğinin en uygunu olanları kemâl ve cemâldir. O, sevincin büyümesine sebep olacak en lâyık şeydir. İşte bununla anlaşıldı ki (ilim lezizdir. İlimlerin en lezzetlisi de Allah'ı, sıfatlarını, fiillerini arşından toprakların en son zerresine kadar olan memleketindeki tedbirini bildiren ilimdir.)

Bu bakımdan marifetin lezzetinin diğer lezzetlerden daha fazla olduğunu bilmek uygundur. Diğer lezzetlerden gayem, şehvet, öfke ve beş duyunun diğer lezzetleridir. Çünkü lezzetler önce tür bakımından cinsî münasebetin lezzeti simâ'nın lezzetine ve marifetin lezzeti riyasetin lezzetine muhalif olduğu gibi o lezzetler heyecanlı bir gencin cimadan aldığı lezzetin, şehveti kırılmış bir kimsenin lezzetine muhalif olduğu, çok güzel olan bir yüze bakmanın lezzetinin, biraz daha çirkin bir yüze bakmanın lezzetine muhalif olduğu gibi, zâfiyet ve kuvvet bakımından daha değişiktirler. Lezzetlerin en kuvvetlisi ancak başkasına müessir olmakla tanınır; zira güzel bir yüze bakmak ve onun müşahedesinden lezzetlenmekle güzel kokuları koklamak arasında muhayyer bırakılan bir kimse, güzel yüze baktığında, bu güzel yüzlerin, hoş kokulardan daha zevkli olduğunu bilir. Yemek vaktinde, yemek hazırlandığı zaman satranç oynayan, oyuna devam edip yemeği terkederse, böylece bilinir ki satrançtaki lezzetin galebesi, bu kişinin nezdinde, yemek lezzetinden daha kuvvetlidir. İşte bu, lezzetlerin tercihinde doğru bir ölçüdür.

Öyle ise konumuza dönelim. Lezzetler, beş duyunun lezzeti gibi, zâhirî kısmı ile riyaset, galib gelme, keramet, ilim ve bunlardan başka olan bâtınî lezzete bölünür; zira bu son lezzetler, ne göze olan lezzettir, ne burna, ne kulağa, ne dokunmaya, ne de tatmaya olan lezzettir. Bâtınî mânâlar, kemâl sahiplerine zâhirî lezzetlerden daha galip gelir. Eğer kişi, yağlı tavuk ve Lûzinc'in15 lezzeti ile riyaset, düşmanları mağlub etme ve istila derecesine varma lezzeti arasında muhayyer kılınırsa, eğer bu muhayyer kılınan kişi himmeti hasis, kalbi ölü, obur bir kimse ise, et ile helvayı tercih eder. Eğer yüce himmetli, kâmil akıllı ise riyaseti tercih eder, açlığa ve birkaç gün zarurî gıdadan yoksun kalmaya bile sabretmek ona kolay gelir.

Bu bakımdan bu kişinin riyaseti tercih etmesi, riyasetin onun nezdinde hoş olan yemeklerden daha lezzetli olduğuna delâlet eder. Evet! Çocuk gibi veyahut da erkeklikten düşen bir kimse gibi, kuvvetleri kırılmış bir şahıs gibi, daha bâtınî mânâları tam tekâmül etmemiş eksik bir kimsenin, yemeklerin lezzetini riyaset lezzetine tercih etmesi hiç de uzak bir ihtimal değildir! Nasıl ki riyaset ve kerametin lezzeti çocukluk ve iktidarsızlık eksikliğini geçiren bir insana en galip lezzet oluyorsa, rubûbiyet cemalini mütalaa etmek, ulûhiyetin sırlarına bakmak, halkın arasında en galip olan, lezzetlerin en yücesi olan riyasetten daha lezzetlidir. Bunu tabir ve ifade etmenin en güzel şekli şöyle demektir:

Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne gözler aydınlatıcı (nimetler) in saklandığını hiç kimse bilemez! (Secde/17)

Allahü teâlâ, onlar için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbine gelmeyen nimetleri hazırlamışıtr. Bunu ancak iki lezzeti birden tadan bilir; zira şüphesiz ki böyle bir kimse tek başına yaşamayı, tefekkürü, zikri başka şeylere tercih eder. Marifet denizlerine dalar. Riyaseti terkeder. Kendilerine reislik yaptığı halkı reisliğinin yok olacağını bildiğinden ve riyaseti altında bulunan kimselerin fâni olduklarını anladığından, riyasetin hiçbir zaman üzüntülerden uzak olmadığını bildiğinden ve yeryüzü süsüne büründüğü ve yeryüzünde yaşayanlar artık ona kâdir olduklarını zannettikleri zaman kaçınılması mümkün olmayan ölümle sonuçlanacağını bildiğinden onları hakir görür. Onlara nisbeten Allah'ın marifetinin lezzetini, sıfat ve fiillerinin mütalaasını a'lâ-yı illiyyîn'den esfel-i sâfilîn'e kadar memleketinin nizamını büyük görür. Çünkü Allah'ın memleketi mücadele ve üzüntü verici olaylardan uzaktır. Oraya gelenler için geniştir. Genişliğinden ötürü onlara dar gelmez. Takdir bakımından onun genişliği ancak gökler ve yer kadardır. Nazar mukadderattan çıktığı zaman onların genişliğinin nihayeti yoktur. Onun mütalaasından ötürü ârif, daima genişliği gökler ve yer kadar olan bir cennettedir. O cennetin bahçelerinde dolaşıp meyvelerinden koparır. Havuzlarından kana kana içer. O nimetlerin sonunun gelmeyeceğinden emindir; zira bu bahçelerin meyveleri ne koparılmış, ne de bir kimseye yasak kılınmıştır. Sonra o ebedî ve sermedîdir. Ölümle sonuçlanmaz; zira ölüm, Allah'ın marifetinin merkezini yıkmaz. Marifet merkezi de rabbanî ve semavî bir emir olan ruhtur. Ölüm onların hallerini bozar, meşguliyetlerine son verir, mânilerini ortadan kaldırır ve o ruhları azad eder. Onu yok etmek ise mümkün değildir.

Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma! Doğrusu onlar diridirler, rableri katında rızıklanmaktadırlar. Allah'ın keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinçli olarak; arkalarından henüz kendilerine yetişemeyenlere de korku olmadığına, onların da üzüntüye uğramayacaklarına sevinirler. (Âl-i İmrân/169-170)

Sakın bu nimetlerin, savaş meydanında öldürülen bir kimseye mahsus olduğunu zannetme; zîra ârif kişiye her nefeste bin şehidin derecesi verilir!

Şehid olan kişi, dünyaya dönüp bir daha öldürülmeyi temenni eder. Bu temennisinin sebebi müşahede ettiği şehidliğin büyük sevabıdır. 16

Şehidler âlimlerin yüce derecelerini gördüklerinde, bu mertebelerine rağmen âlim olmayı temenni ederler.

Durum bu olduğundan gök melekûtu ve yerin bütün bölgeleri ârif kişinin meydanıdır. Dilediği yerde yerleşir. O yere cismiyle, şahsıyla gitmeye ihtiyacı yoktur; zira ârif kişi melekûtun cemâlini mütalaa ettiğinden dolayı genişliği gök ve yer kadar olan bir cennettedir. Her ârif için bu kadarı vardır. Biri diğerinin yerini daraltmaz. Ancak onlar nazarlarının ve marifetlerinin genişliği nisbetinde tenezzüh yerinin genişliğinde farklıdırlar. Onlar da Allah katındaki derecelerdir. Onların derecelerinin farklılığı sayılamayacak kadar çeşitlidir. Böylece anlaşıldı ki bâtınî olan riyaset lezzeti, kemâl sahiplerinin nezdinde bütün duyuların lezzetlerinden daha kuvvetlidir.

Bu lezzet herhangi bir hayvanda, bir çocukta veya aklı tekamül etmemiş bir kimsede yoktur. Duyularla hissedilen, şehvetlerle bilinen lezzet de riyaset lezzetiyle beraber kemâl sahipleri için vardır. Fakat kemâl sahipleri riyaseti daha fazla tercih ederler. Allah'ın marifetinin, sıfatlarının, fiillerinin göklerin melekûtunun, mülkün esrarının, zevk bakımından riyasetten daha büyük olmasının mânâsına ise, ancak marifet mertebesine varmış, o mertebeyi tatmış bir kimse nâil olabilir. Basireti olmayan bir insana bunu isbat etmek mümkün değildir. Çünkü bu kuvvetin kaynağı kalptir.

Nasıl ki çocuklara cimâ’nın lezzetinin top oynamanın lezzetinden daha üstün olduğunu ispat etmek mümkün değilse, erkeklik özelliğinden mahrum olan bir kimseye binefsec çiçeğini koklamaktan alınan lezzetten cimâ lezzetini daha büyük bulmak mümkün değilse. . . Çünkü bu kimse cimâ lezzetini idrâk eden kuvveti kaybetmiştir. Fakat erkeklik kuvvetine sahip olan bir kimse aynı zamanda koklama duyusu sağlamsa bu iki lezzetin arasındaki farkı idrâk eder. Bu kişi ancak şöyle demek kalır: Sevkeden bilir!' Hayatım hakkı için ilim talebeleri her ne kadar, ilâhi işlerin marifetini talep etmekle meşgul olmasalar da onlar müşkilatların inkişafı anında bu lezzetin kokusunu koklarlar. Öğrenmesine gayret sarfettiği girift meselelerin çözümü anında o zevki duyar; zira onlar da marifet ve ilimlerdir. Her ne kadar o ilimlerin malumatları ilâhî malumatların şerefi gibi şerefli değil ise de. . . Uzun zaman Allah'ın marifetini düşünen ve kendisine Allah'ın mülk esrarından keşfolunan velev ki az birşey olsa bile bir kimseye gelince, o kimse keşfin husulü anında kalbinde öyle bir ferahlık bulur ki neredeyse onunla uçar. Ferah ve sürûrun kuvvetinden ötürü sebat ettiği için nefsini hayran hayran seyreder. Bu makam ancak zevk ile idrâk edilen bir makamdır.

Burada sözün faydası pek azdır. İşte bu kadarcık birşey bile Allah'ın marifetinin eşyanın en lezzetlisi olduğuna ve ondan daha üstün bir lezzet olmadığına dikkatini çeker.

Bunun için Ebû Süleyman ed-Dârânî şöyle demiştir: 'Allah'ın birtakım kulları vardır. Ne ateşin korkusu ve ne de cennetin ümidi onları Allah'tan meşgul etmez. O halde, dünya onları Allah'tan nasıl meşgul edebilir?'

Mâruf-u Kerhî'ye, ihvanından biri sordu:

- Ey Ebû Mahfuz! Bana söyler misin, seni halktan ayırıp ibadete daldıran nedir?

Mâruf-u Kerhî sustu. Sonra suali soran dedi ki:

- Ölümün hatırlanması mıdır?

- Ölüm de ne imiş!

- Kabir ve berzahın hatırlanması mıdır?

- Kabir de ne imiş!

- Cehennem korkusu veya cennet ümidi midir?

- Bunlar da ne imiş! Bir sultan vardır. Bütün bunlar onun kudret elindedir. Eğer O'nu seversen, bütün bunları sana unutturur. Eğer O'nunla aranda bir marifet varsa, bütün bunların yerine geçer.

Hazret-i Îsa'nın haberlerinde şöyle vârid olmuştur: 'Bir şahsın, Allah'ın talebiyle var kuvvetiyle meşgul olduğunu gördüğünde o talebin onu Allah'ın masivasından meşgul ettiğini bil!'

Meşâyihten biri rüyasında Bişr b, Haris'i görerek kendisine sordu:

- Ebû Nasr Temmar17 ve Abdülvahab Verrak18 ne yaptılar?

- Onları Allah'ın huzurunda yeyip içtikleri halde bırakıp geldim!

- Ya sen?

- Allah yemek ve içmek hususundaki isteğimin azlığını biliyor. Bunun yerine cemâline bakmayı bana nasip eyledi!

Ali b. Muvaffık'tan şöyle rivâyet ediliyor: Rüya âleminde cennette olduğumu gördüm. Bir sofranın sağında oturan bir kişi vardı. İki melek onun sağında ve solunda oturuyordu. Ona güzel yemeklerden lokmalar veriyor, o da yiyordu. Cennet kapısında ayakta duran birini gördüm ki halkın yüzünü kontrol ediyor, bazısını içeri alıyor, bazısını geri çeviriyordu. Sonra onları geçip Hazret'ül Kuds'a. (Arşın sağında ve cennetin en yücesinde bulunan bir yerdir) vardım. Arşın çadırlarında bir kişi gördüm ki gözlerini dikmiş, Allahü teâlâ'nın cemâline bakıyor, hiç gözünü kıpırdatmıyordu. Bunun üzerine cenneti idare eden Rıdvan adlı meleğe 'Bu kimdir?' diye sordum. 'Bu Mâruf-u Kerhî'dir. Allah'a, ateşinin korkusundan ve cennetine aşık olduğundan değil, sevgisinden ötürü kulluk yaptı. Böylece, Allahü teâlâ, kıyâmet gününe kadar cemâline bakmayı ona mübah kıldı' dedi.

Bu rüyada bahsi geçen diğer iki kişinin de Bişr b. Haris ile Ahmed b. Hanbel olduğu söylenmiştir.

Ebû Süleyman dedi ki: 'Kim bugün nefsiyle meşgul olursa, o yarın da nefsiyle meşguldür! Bugün rabbiyle meşgul olan bir kimse yarın da rabbiyle meşguldür!'

Süfyân es-Sevrî, Rabia Hatun'a şöyle sordu: 'Senin imanının hakikati nedir?' Rabia Hatun 'Ben asla ateşin korkusundan veya cennetin sevgisinden dolayı Allah'a îman etmedim ki ben kötü bir işçi gibi olayım. Aksine sevdiğimden ve iştiyakımdan dolayı Allah'a kulluk yaptım!'

Hazret-i Rabia, muhabbet mânâsında nazm ile şunları söyledi: 'Seni iki sevgi ile severim! İlki heva sevgisi, ikincisi de sevgi ehlisin diye seni severim! Heva sevgisine gelince o, senin zikrinle herşeyden uzaklaşmamdır. Senin ehil ve müstehak olduğun sevgiye gelince, o da bana perdeleri seni görecek derecede aralamandır. Orada ne hamd var, ne de benim hünerim! Fakat hamd hem orada, hem burada sana mahsustur!'

Muhtemelen Rabia Hatun, heva muhabbetinden Allahü teâlâ'nın dünyada kendisine ihsan ve inam ettiği suretteki sevgiyi kasdetmiştir. Allahü teâlâ'nın müstehak ve ehil olduğu muhabbetten de O'nü celâlinden ve kendisine keşfolunan cemâlinden dolayı sevmesini kasdetmiştir. İşte bu ikincisi, iki sevginin en yücesi ve kuvvetlisidir. Rubûbiyet cemâlini mütalaa etmenin lezzeti öyle bir lezzettir ki Hazret-i Peygamber rabbinden hikâye ederek onu şu şekilde ifade etmiştir:

Salih kullarıma hiçbir gözün görmediği ve hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbine gelmeyen şeyleri hazırladım.

Bu lezzetlerin bazısı, kalbinin saflığı ve temizliği zirveye varmış kimseler için daha dünyada iken verilmiştir ve bunun için de bazıları şöyle demiştir: 'Ben Yârab! Ya Allah! diye çağırıyorum ve görüyorum ki bu, kalbimin üzerine dağlardan daha ağır geliyor; zira çağırmak ancak perdenin arkasından olur. Acaba yanında oturanı uzakmış gibi çağıran birini hiç gördün mü? Bunun için bazıları der ki: 'Kişi bu ilimde zirveye vardığında halk ona taşlar atar!' Yani onun konuşması halkın akıllarının hududunu aşar.

Bu bakımdan bütün âriflerin maksadı; Allah'ın (manevî visali ve) mülâkatıdır. Evet sadece budur!

İşte budur o göz aydınlığı ki ondan insanlar için ne kadarının hazırlandığını hiçbir kimse bilmez. Bu göz aydınlığı hâsıl olduğunda bütün üzüntüler bertaraf olur. Halk nimetlere dalar. Eğer ateşe atılırsa, daldığından dolayı birşey hissetmez. Eğer ona cennet nimetleri arzolunursa, nimetinin kemâli için dönüp ona bakmaz bile. Çünkü artık ötesinde makam olmayan bir makama varmıştır. Keşke duyularla hissedilenlerin sevgisinden başkasını anlamayan bir kimsenin, nasıl Allah'ın cemâline bakmanın lezzetine îman ettiğini bilseydim! Oysa Allah'ın ne şekli, ne de sureti vardır. O zaman Allah'ın kullarına va'di ve cemâline bakmanın en büyük nimet olduğunu zikretmesinin mânâsı ne olabilir? Allah'ı tanıyan bir kimse değişik şehvetlerle dağıtılmış lezzetlerin tamamının bu lezzetin kapsamına dahil olduğunu bilir.

Nitekim şair şöyle demiştir: 'Kalbimin değişik hevaları vardır. Göz seni gördüğünden bu yana hevalarım bir araya geldi. Bu sefer kendisinden kıskandığım, benden kıskanmaya başladı. Sen efendim olduğundan beri insanların efendisi oldum. Ey benim dinim ve dünyam! Dünyalarını kendilerine terkettim!'

Biri şöyle demiştir: 'O'nun terki ateşten daha büyüktür. O'na kavuşmak cennetten daha hoştur'. Onlar bununla ancak kalbin Allah marifetindeki lezzetini, yemek, içmek ve cinsî münasebetin lezzetine tercih etmeyi kasdetmişlerdir. Çünkü cennet, duyuların lezzetlenme madenidir. Kalbin zevki ise sadece Allah'ın mülâkatındadır. Halkın zevklerinin farklılığının misali, zikredeceğimiz şu misaldir: Bir çocukta hareket ve farketmesinin başlangıcında bir tabiat belirir ki onunla oyunları ve eğlenceyi sever. Hatta o tabiat çocuğun yanında diğer eşyanın hepsinden daha lezzetli olur. Sonra süsün, elbise giymenin, hayvanlara binmenin zevkini hisseder. Bunların yanında oyunun lezzetini hakir sayar. Sonra cinsî münasebetin, kadın şehvetinin zevkini hisseder. Bundan ötürü ve bunun visali uğrunda bütün öteki istekleri bırakır. Sonra riyaset, yükseklik ve zenginik zevki başgösterir ki bu da dünya zevklerinin sonuncusu, en büyüğü ve kudretlisidir.

Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, aranızda bir övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır. (Hadîd/20)

Bundan sonra başka bir tabiat belirir ki onunla Allah'ın marifeti idrâk edilir. Fillerinin marifeti bilinir. İşte şahıs, bununla, bundan önceki şeyleri hakir sayar. Bu bakımdan her sonradan gelen daha kuvvetlidir. Bu ise en sonuncusudur; zira oyun sevgisi, erginlik yaşında ortaya çıkar. Kadın ve zînet sevgisi bülûğ yaşında, riyaset sevgisi yirmiden sonra, ilim sevgisi kırka yakın ortaya çıkar ki bu en yüce hedeftir! Nasıl ki çocuk, kadınlarla oynayıp riyaset talebinde bulunan bir kimseye oyunu terkettiği için gülerse, aynen bunun gibi baş olanlar da baş olmayı terkedip Allah'ın marifetiyle meşgul olanın haline güler. Ârifler ise derler ki: 'Eğer siz bize gülerseniz, muhakkak ki biz de bir gün gelir sizinle alay edip güleriz ve bunu yakında bileceksiniz!'

15) Lûzinc, şeker ile bademden yapılmış helva demektir.

16) Müslim, Buhârî

17) Adı Abdülmelik b. Abdülâziz Kuşeyrî en-Nesâî'dir. 91 yaşında H. 228'devefat etmiştir.

18) Adı Abdulvehhab b. Abdülhakem b. Nafi Ebû Hasan el-Verrak el-Bağdadi’dir. H. 250'de vefat etmiştir.

36-2

7. Âhiret'teki Faziletin Dünya'daki Marifet'e Üstünlüğü

İdrâk olunanlar, hayal edilen suretler, renkli cisimler, hayvanlar ve bitkilerden müteşekkil istekler gibi hayale dahil olan kısımlarla Allah'ın zatı, ilim, kudret ve irade gibi hayale dahil olmayan kısımlara bölünür.

Kim bir insanı görür. Sonra gözünü kapatırsa onun suretini zihninde sanki ona bakıyormuş gibi görür. Fakat gözünü açıp gördüğünde aralarındaki farkı idrâk eder. Bu ayrılık iki suretin arasında ihtilâfa dönüşmez. Çünkü görülen suret, hayal edilen surete uygundur.

Fakat ancak vuzuh ve keşfin fazlalığıyla meydana gelir; zira görünen suret, görmeden ötürü, daha iyi vuzuha kavuşmuştur. Bu, seher zamanında henüz gün ışığı yeryüzüne yayılmadan önce görünen bir şahıs gibidir. Sonra ışığın huzmeleri iyice yayıldığında aynı şahıs görünür, fakat gören iki durumu birbirinden ayıramaz. Ancak fazla inkişaf hususunda bir ayrılık yapabilir. Durum bu olunca hayal, idrâkin ilk basamağıdır. Görme hayal idrâkinin kemâle ermiş şeklidir. Bu da keşfin son raddesidir. Buna rüyet adı verilir.

Gözde olduğundan dolayı değil, keşfin son raddesi olmasından dolayı bu isim verilir.

Eğer Allahü teâlâ, bu kâmil idrâki mesela alında, göğüste yaratmış olsaydı yine bu kâmil idrâke rüyet adı verilirdi. Hayal edilenler hakkında bunu anladığında bil ki teşekkül etmeyen malumatların marifet ve idrâki için de hayalde iki derece vardır:

Birincisi: İlk derecedir, ikincisi de onu tamamlayandır. İlk derece ile ikinci derece arasında tıpkı görülen ile hayal edilen arasında vuzuhun fazlalığındaki fark kadar farklılık vardır. Bu bakımdan birincisine nazaran ikincisine de müşahede, mülâkat ve rüyet adı verilir. Bu adlandırma hakikattir. Çünkü rüyete keşfin en son raddesi olduğundan dolayı rüyet adı verilmiştir.

Nasıl ki Allahü teâlâ'nın sünneti, göz kapaklarını kapatmak, rüyet ile olan keşfin tamamını menetmekle câri olmuşsa ve bu kapatış göz ile görünen arasında bir perde oluyor, görüşün hâsıl olması için o perdenin kalkması gerekiyor ve kalkmadıkça hâsıl olan idrâk mücerred hayalden ibaret oluyorsa, tıpkı onun gibi, Sünnetullah'ın gereğidir ki nefis beden arızalarıyla ve şehvetlerin isteğiyle, kendisine galebe çalan beşerî sıfatlarla perdeli kaldıkça, müşahedeye, hayalin haricinde olan malumattaki mülâkata varamaz. Bu hayat, göz kapaklarının gözün görmesine perde olması gibi zarurî olarak onların önünde perdedir. Neden perde olduğu hakkındaki söz oldukça uzun sürer. Burada onu deşmek uygun düşmez.

Sen beni göremezsin! (Araf/43)

Gözler onu idrâk edemezler. (En'âm/103)

Doğru olan Hazret-i Peygamber'in (sallâllahü aleyhi ve sellem) mirac gecesinde Allahü teâlâ'yı görmediğidir. 19 Bu bakımdan ne zaman ölümle perde kalkarsa, nefis dünyanın bulanıklıklarıyla mülevves olarak kalır, onlardan tamamen sıyrılamaz. Her ne kadar farklı işler de. . . Nefislerden bazılarında necaset ye pas birikmiştir. Pasın uzun zaman onun üzerinde birikip yerleşmesiyle cevheri bozulmuş ayna gibi olur. Ne ıslahı kabul eder, ne temizlenmeyi. . . İşte ebediyyen rablerinden mahrum olan nefisler bunlardır. Nefsin bu korkunç durumundan Allah'a sığınırız!

Başka bir kısmı vardır ki dünya bulanıklığı onda, tabii nitelik haline gelmemiştir. Islahı ve düzelmeyi kabul etmekten çıkmamıştır. Pasını giderecek derecede ateşe arzolunur ki müşahedeye elverişli olsun. Bu bakımdan temizleninceye kadar ateşte yakılır. O yakılışın en azı bir lâhzadır. Mü'minlerin en fazla ateşte kalacakları müddet haberlerde vârid olduğu gibi20 yedi bin senedir. Bu âlemden göç eden bir nefise az da olsa muhakkak bir toz ve bulanıklık refakat eder.

İçinizden oraya gitmeyecek hiç kimse yoktur, Bu, rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra Allah'tan korkup sakınanları kurtarırız ve zâlimleri öyle diz üstü çökmüş olarak bırakırız. (Meryem/71-72)

Bu bakımdan her nefsin ateşe varacağı kesindir. Fakat ateşten çıkacağı kesin değildir. Ne zaman Allahü teâlâ nefsin temizlenmesini kemâle erdirirse, kader de miadını doldurursa, şeriatın va'dettiği hesap ve Allah'ın huzuruna arzolunma ve benzeri yerine getirilirse ve cennete müstehak olmayı hak ederse ki bu da mübhem bir vakittir. Allah'tan başka mahlukâtından hiç kimse buna muttali olamaz, çünkü bu kıyâmetten sonra vâki olacaktır. Kıyâmet'in vakti ise meçhuldür işte o zaman kişi, nefsinin tasfiyesiyle ve bulanıklıklarından temizlemekle meşgul olur. Artık öyle ki onun yüzünde ne bir toz, ne bir duman belirtisi kalır. Çünkü Hak Sübhânehû ve Teâlâ orada tecelli eder. Allahü teâlâ, ona öyle bir şekilde tecelli eder ki o tecelinin inkişafı, bildiğinin inkişafına nisbeti, tıpkı hayal ettiğin aynanın tecellisinin inkişafına nisbeti gibidir. İşte rüyet diye adlandırılan tecelli ve müşahede budur. Durum bu olunca, rüyet haktır. Şu şartla ki rüyetten bir cihet ve mekanda düşünülen ve hayal edilen özel bir varlığın olduğu anlaşılmasın. Çünkü Rabb'ul-erbab bundan yüce ve münezzehdir.

Dünyada O'nu hayal, tasavvur, şekil ve suret takdir etmeksizin tam bir hakîkatla tanıdığın gibi, âhirette de öyle görürsün. Hatta dünyada hâsıl olan marifettir ki âhirette tekamül ede ede keşif ve vuzuhun kemâline erişir. Bu sefer müşahedeye inkılâb eder. Âhiretteki müşahede ile dünyadaki malum arasında ancak keşif ve açıklığın fazlalığı cihetiyle fark vardır. Tıpkı hayalin rüyet ile tekamül etmesi hususunda verdiğimiz misal gibi. . . Öyleyse Allah'ın marifetinde ne bir suretin isbatı, ne de bir cihetin tâyini vardır. O marifetin aynısını tekamüle erdirmesinde ve keşfin zirvesine ulaştırmasında da ne cihet vardır, ne suret! Çünkü bu keşif derecesine gelen marifet, öbür marifetin aynısıdır. Aralarındaki fark keşfin ziyadeliğidir. Tıpkı görünen suretin, hayal edilen suretin ta kendisi olduğu gibi. . . Ancak keşfin ziyadesinde aralarında fark vardır.

(O gün) onların nûru, önlerinden ve sağ yanlarından koşar. Derler ki: 'Ey rabbimiz! Nûrumuzu tamamla! Bizi bağışla! Muhakkak ki sen herşeye kâdirsin!' (Tahrim/3)

Zirâ nûrun tamamlanması, ancak keşfin artışında tesir eder. Allah'ın cemâline bakmanın derecesi, ancak dünyada ârif olanlar için söz konusudur. Çünkü âhirette müşahedeye inkılâb eden tohum marifettir. Nitekim çekirdeğin ağaca, tohum tanesinin ekine dönüştüğü gibi. . . Arazisine çekirdek ekilmeyen bir kimsenin hurma ağacının bitmesini beklemesi boştur. Tohum serpmeyen bir kimse nasıl ekin biçer? Bunun gibi Allah'ı dünyada tanımayan bir kimse âhirette cemâlini nasıl görür? Marifet değişik dereceler üzerinde olduğu için tecelli de değişik dereceler üzerindedir. Bu bakımdan marifetlerin ihtilâfına nisbeten tecelinin ihtilâfı, tohumun değişikliğine nisbeten bitkilerin değişmesi gibidir; zira bitkilerin; tohumun çokluğu, azlığı, güzelliği, kuvveti ve zayıflığı nisbetinde değiştiğinde şüphe yoktur.

Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

Allahü teâlâ, umumî olarak bütün insanlara, hususi olarak Hazret-i Ebû Bekir'e tecelli eder. 21

Bu nedenle marifet bakımından Hazret-i Ebû Bekir'den eksik olanların cemâle bakmaktan Ebû Bekir'in aldığı lezzeti aldıklarını sanmak uygun değildir. Bu kimse Hazret-i Ebû Bekir'in aldığı zevkin binde birini ancak alır. Eğer dünyadaki marifeti Hazret-i Ebû Bekir'in marifetinin binde biri ise, Hazret-i Ebû Bekir'in (radıyallahü anh) göğsünde yerleşen bir sırdan ötürü peygamberlerin dışında kalan diğer insanlara üstün kılındığında şüphe yoktur. Bu nedenle de kendisine mahsus bir tecelli ile de onlardan üstün oldu. Tıpkı dünyada riyaset zevkini, yemek ve evlenmek lezzetine, ilim lezzetini göklerin ve yerin müşahedesinin inkişafı lezzetine ve ilâhî işlerden diğerlerinin lezzetini cennet nimetine tercih ettikleri gibi. . .

Zira cennetin nimetleri de yemek ve nikâha dönüşür. Bunlar o kimselerdir ki dünyada onların halleri, vasıflandırdığımız ilim, marifet, rubûbiyet esrarına muttali olmanın lezzetini evlenmenin, yemenin, içmenin lezetine tercih ederler. Oysa diğer insanlar bu şeylerle meşgul olurlar.

Rabiat'ül-Adeviye'ye 'Cennet hakkında ne dersin?' diye sorulduğunda cevap olarak şöyle demiştir: 'Önce komşu, sonra ev!' Böylece Rabia hatun kalbinde cennete değil, cennetin rabbine iltifat olduğunu belirtmiş oldu. Kim dünyada Allah'ı tanımamış ise, âhirette de (cemâlini) göremez. Kim dünyada marifet lezzetini tatmamışsa âhirette de bakış lezzetini tatmayacaktır; zira âhirette hiç kimse beraberinde getirmediği bir şeye yeniden başlayamaz. Hiç kimse ektiğinden başkasını biçemez.

Kişi ancak neyin üzerinde ölmüş ise, onun üzerinde haşrolunur, neyin üzerinde yaşamış ise, onun üzerinde ölür. Bu bakımdan sadece beraberinde getirdiği marifetten nimetlenir. Ancak o marifet, perdenin kalkmasıyla müşahedeye inkılâb eder, mâşukasının hayali olan sureti, hakîki surete inkılâb ettiğinde aşığın lezzetinin kat kat arttığı gibi, onun da müşahededen ötürü lezzeti kat be kat artar; zira onun lezzetinin en son varacağı nokta odur. Cennetin hoşluğu şudur ki herkes neyi isterse orada o verilir. Bu bakımdan Allah'ın (manevî) mülâkatından başka bir şeyi iştahı çekmeyen bir kimse için o mülâkatın gayrisinde lezzet yoktur. Hatta bu kimse çoğu kez Allah'ın mülâkatından başka şeylerden eziyet görür! Cennetin nimeti, Allah'a olan sevgi nisbetindedir. Allah sevgisi ise, marifeti nisbetindedir. Bu bakımdan saadetlerin aslı. şeriat lisanında îman diye ifade edilen marifetin ta kendisidir.

İtiraz: Rüya lezzeti, eğer marifet lezzetine nisbeten varsa, bu pek az bir şeydir, marifet lezzetinin birkaç misli olsa dahi. . . Çünkü marifet lezzeti dünyada zayıftır. Onu artırması, kuvvet bakımından cennetin diğer nimetlerini hakir saydıracak dereceye varamaz.

Cevap: Marifet lezzetini bu şekilde azımsamak, marifetten uzak olmaktan sudur eder. Bu bakımdan marifetten olan bir kimse onun lezzetini nasıl idrâk edebilir? Böyle bir kimsede zayıf bir marifet varsa dahi, kalbi meşgalelerle dolu iken marifetin lezzetini nasıl idrâk edebilir? Bu bakımdan ârifler için marifetlerinde, fikirlerinde, Allah ile olan münâcatlarında birtakım lezzetler vardır ki eğer o âriflere dünyada bu lezzetlerin yerine cennet arzedilse, bunları cennet lezzetiyle değiştirmezler. Sonra bu lezzet, kemâline rağmen asla mülâkat ve müşahede lezzetiyle mukayese edilemez. Mâşuku (nun cemâlini) hayal etmenin lezzetinin, görme lezzetine nisbet edilemeyeceği gibi ve nasıl ki iştah çekici yemeklerin kokularını almanın lezzeti, onları bilfiil tadmasına, ellemenin lezzeti, cinsî münasebetin lezzetine nisbet edilmezse tıpkı onun gibi. . . Bunların ikisi arasındaki farkın büyüklüğünü belirtmek ancak bir misal vermek suretiyle mümkün olur. Dünyada mâşukun yüzüne bakmanın zevki çeşitli sebeplerden dolayı, değişik manzaralar arzeder.

Birincisi: Mâşukun cemâlinin kemâl veya eksikliğidir; zira en güzele bakmaktaki zevk, şüphesiz ki daha büyük olur.

İkincisi: Sevgi, şehvet ve aşk kuvvetinin kemâlidir. Bu bakımdan aşkı kabaran bir kimsenin zevk alması, şehveti ve zevki cılız olan bir kimsenin zevk alması gibi değildir.

Üçüncüsü: İdrâkin kemâlidir. Bu bakımdan kişinin, mâşukasını karanlıkta veya ince bir perdenin arkasından veya uzakta görmesinin lezzeti, perdesiz, yakından idrâk edip ışığın çok olduğu zaman görmekten aldığı zevke benzemez. Kişinin hanımıyla üzerinde bir elbise olduğu halde yatmaktan duyduğu zevk, elbisesiz olarak yatmaktan aldığı zevk gibi olmaz.

Dördüncüsü: Teşviş edici mâniler ve kalbi meşgul eden elemlerin kemâlidir. Bu bakımdan sıhhatli, meşguliyetsiz ve sadece mâşuka bakmak için hazırlanan bir kimsenin zevk alması; korkan, ürken veya elem duyan hasta veya kalbi herhangi bir şey ile meşgul olan bir kimsenin zevk alması gibi değildir. Bu bakımdan aşkı zayıf olan bir aşığın uzaktan ince bir perdenin arkasından mâşukasının yüzüne baktığını düşün, öyle ki bu perdenin, o suretin hakikatinin inkişafına mâni olduğunu ve bakanın üzerine akreblerin, eşek arılarının toplanıp eziyet verdiklerini, ısırdıklarını ve kalbini meşgul ettiklerini düşün. Aşığın da bu durumda sevgilisine baktığını düşün, kişi bu halde mâşukunu müşahede etmekten ibaret olan az da olsa bir zevkten uzak değildir.

Eğer ani olarak o perdenin yırtılmasına vesile olan bir hal doğar, ışık çoğalır, eziyet veren akreb ve arılar uzaklaşır, kişi sapasağlam, kalbi meşgul olmaksızın kalır, kuvvetli şehvet ve ifrat derecedeki aşk onu derecelerin en yücesine vardıracak şekilde ona hâkim olursa, bu takdirde bu kişinin zevkinin nasıl kat kat artacağını bir düşün! Öyle bir raddeye varır ki birinci zevkin bu zevke nisbeten hiçbir önemi kalmaz, işte bunun gibi, Allah'ın cemâline bakmak zevkinin, marifet lezzetine olan nisbetini anla! İncecik perde beden misali ve bedenle meşgul olmaktır. Akreb ve arılar insanın üzerine musallat olan açlık, susuzluk, öfke, üzüntü, gam, şehvetin zâfiyetinden meydana gelen şehvetlerin misalidir. Sevgi, nefsin dünyadaki kusurunun en yüce cemaate olan şevkten eksik kalmasının ve esfel-i sâfilîn'e iltifat etmesinin misalidir. Bu da çocuğun riyaset zevkini hissetmekten habersiz olup kuş ile oynamaya iltifat etmesinden ibaret olan kusurunun benzeridir. Ârif kişi, her ne kadar dünyadaki marifeti kuvvet bulsa da şaşırtıcı mânilerden kurtulamaz. Hiçbir zaman bunlardan kurtulması da düşünülemez.

Bazen bu mâniler bazı hallerde zayıflar, devam etmezler. Şüphe yoktur ki marifetin cemâlinden aklı şaşkına çeviren birşey görünür. Onun zevki o kadar büyüktür ki neredeyse kalp onun azametinden ötürü paramparça olacak raddeye gelir. Fakat bu durum çakan şimşek gibi gelir-geçer. Çok az devam eder. Meşguliyetler, düşünceler ve kalbine gelen şeylerden onu şaşırtan, ilk durumunu bulandıran bir hâl meydana gelir. Bu ise, bu fâni hayatta daimî bir zarurettir. Bu bakımdan bu lezzet, ölüme kadar böyle karışık olur. Hoş hayat ise ancak ölümden sonradır. Hayat ancak âhiret hayatıdır:

Bu dünya hayatı eğlence ve oyundan başka birşey değildir. Âhiret yurdu, işte asıl hayat odur, bilselerdi. (Ankebut/64)

Kim bu mertebeye varmışsa o, Allah ile mülâkatı sever. Dolayısıyla ölümü sever. Ölümden tiksinmez. Ancak marifette kemâle ermeyi daha fazla bekleyen bir kimse ölmeyi istemez. Çünkü marifet tohum gibidir, marifet denizinin sahili yoktur. Bu bakımdan Allah'ın celâlinin hakikatini idrak etmek muhaldir. Allah'ın sıfat ve fiillerinin ve memleketinin esrarının hakkındaki marifet artıp kuvvet buldukça âhiretteki nimet çoğalır. Nitekim tohum çoğalıp güzelleştikçe ekinin de çoğalıp güzelleştiği gibi. . . Bu tohumun tahsil imkânı ancak dünyada vardır. Bu ancak kalp toprağına ekilir. Biçmek de ancak âhirette olur.

Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

Saadetlerin en faziletlisi Allah'a ibadette uzun ömürdür.

Zira marifet ancak uzun ömürde, tefekküre devam etmek, mücahedeye ve dünyanın mânilerinden uzaklaşmaya, âhiret talebine koyulmaya devam etmek suretiyle uzun ömürde kemâle erer, çoğalır ve gelişir. Bu, şüphesiz ki zaman ister. Bu bakımdan kim ölümü severse, onu şu noktadan sevmiş olur: Nefsini, marifette durmuş ve marifette mümkün olan mertebenin zirvesine varmış görür. Ölümü istemeyen bir kimse de şundan dolayı istemez: Uzun ömürle kendisine hâsıl olacak marifet artışını ümit eder. Nefsini eğer yaşarsa yükleneceği vazifede kusurlu görür. İşte bu, marifet ehli nezdinde ölümü istememesinin veya sevmemesinin sebebidir. Diğer halka gelince, onların nazarları sadece dünya şehvetlerine çevrilmiştir.

Eğer dünya şehvetleri geniş ise dünyada kalmayı severler. Eğer daralırsa ölümü temenni ederler. Bütün bunlar mahrumiyet ve zarardır. Kaynağı cehalet ve gaflettir. Bu bakımdan cehalet ve gaflet her şekavetin merkezidir. İlim ve marifet de her saadetin esasıdır. Bizim söylediklerimizle muhabbet ve aşkın mânâsı ortaya çıktı; zira aşk da ifrat derecesine varmış kuvvetli muhabbet demektir. Marifet zevkinin, rüyetin ve rüyet zevkinin mânâsı; akıl sahipleri nezdinde diğer zevklerden daha zevkli olmasıdır. Her ne kadar eksik akıllılar için böyle değilse de. . .

Nitekim riyasetin çocuklar nezdinde yemeklerden daha lezzetli olmadığı gibi. . . Eğer 'Bu rüyetin merkezi âhirette kalp midir veya göz müdür?' dersen, bil ki alimler bu hususta ihtilâfa düşmüştür. Basiret sahipleri bu ihtilafa bakmazlar ve bu ihtilâfı düşünmezler. Akıllı bir kimse sebzeyi yer, bostanı sormaz. Kim mâşuku görmek isterse aşkı kendisini 'görmenin göz ile mi yoksa başka bir şeyle mi olacağını' düşünmekten alıkoyar. O, sadece rüyeti ve rüyetin zevkini düşünür. İster o lezzet gözle, ister başka azalarla olsun; zira göz, merkez ve zarftır. Ne ona bakılır, ne de onun hükmü vardır. Bu hususta hakîkat şudur ki ezelî kudret geniştir. Öyle ise bu iki şeyin herhangi bir işine yetmezlikle vasıflandırılması caiz değildir. Bu, hükmün cevazı ve imkânı hususundaki görüştür. Âhirette vâki olan caizlere gelince, bu ancak dinlemekle idrâk olunur. (Zira aklın burada müdahalesi yoktur) . Hak, ehl-i sünnet ve'l cemaat'in şer'î delillerden 'gözde yaratılır' diye çıkardıkları hükümdür ki rüyet, nazar ve şeriatta vârid olan diğer lafızlar zahirî mânâları üzerine câri olmuş olsunlar; zira zâhirlerin izalesi, ancak zaruretten dolayı caiz olabilir, Allah daha iyisini bilir.

19) Irâkî müellifin bu hususta Hazret-i Âişe'ye istinad ettiğini söylemektedir. Çünkü Hazret-i Aişe Buhârî ve Müslim'in rivâyetine göre 'Kim Muhammed (aleyhisselâm) rabbini gördü derse, o yalan söylemiştir!' demiştir. (Bkz. ithaf us-Saade, IX/580)

20) Hâkim-i Tirmizî, Nevadir'ul-Usul, (Ebû Hüreyre'den) ve ayrıca bkz. İthaf us-Saade, IX/581

21) İbn Adiyy

8. Allah Sevgisini Takviye Eden Sebepler

Âhirette hâl bakımından insanların en mesûdu, en fazla Allah'ı sevenidir; zira âhiretin mânâsı, Allah'ın huzuruna varmak, O'nunla mülâki olmanın saadetini elde etmek demektir.

Muhib (aşık) uzun zaman şevkiyle kıvrandığı mahbubunun huzuruna vardığında bulanmaksızın, hasım ve rakibi olmaksızın, sona ermesinden korkmaksızın, O'nun cemâlini ebedî bir şekilde müşahede etme imkânı bulunduğundan ötürü en büyük bir nimete mazhar olur. Ancak şu var ki bu nimet sevgi kuvvetinin oranında verilir.

Bu bakımdan muhabbet arttıkça zevk de artar. Kul, Allah'ın sevgisini ancak dünyada kazanır. Sevginin aslında hiçbir Mü'min ayrılmaz. Çünkü marifetin aslından ayrılmış değildir. Sevginin kuvveti, kalbi aşk diye adlandırılan istihtar raddesine vardıracak şekilde istila etmesi ise, bundan birçok kimseler ayrılır. Bu ancak iki sebepten dolayı elde edilir:

I. Onlardan biri, dünyanın meşgalelerini kesmektir. Allah'tan başkasının sevgisini kalpten çıkarmaktır; zira kalp, mesela kendisinden su boşaltmayınca sirkeye yer vermeyen bir kap gibidir:

Allah bir adamın göğsünde iki kalp yaratmamıştır. (Ahzâb/4)

Sevginin kemâli, kalbinin tamamıyla Allah'ı sevmesindedir. Allah'tan başkasına iltifat ettikçe, onun kalbinin bir köşesi gayr ile meşguldür. Bu bakımdan Allah'tan başka şeylerle meşgul olduğu nisbette Allah'ın sevgisi kalpten eksilir. Kapta kalan su nisbetinde, kaba dökülen sirke eksilir. Bu tecride şu ayetle işaret vardır:

'Allah' de! Sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar. (En'âm/91)

Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra doğru olanlar, onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. (Ahkaf/13)

Belki o, senin Lâ ilâhe illallah sözünün mânâsıdır. Yani mâbud ve mahbub, O'ndan başkası yok! Bu bakımdan her sevilen mutlaka mâbuddur. O halde kul bağlanandır. Mâbud ise kendisine bağlanılandır. Her seven, sevdiğiyle bağlanmıştır.

Arzusunu tanrı edinen kimseyi gördün mü? (Furkan/43)

Yeryüzünde tapınılan şeylerin en iğrenci nefsin arzusudur. 22

Kim ihlâslı olduğu halde Lâ ilâhe illâllah derse cennete girer!23

İhlâs'ın mânâsı kalbini Allah için hâlis etmek demektir ki orada Allah'tan başkasına yer kalmaz. Bu bakımdan Allah, onun kalbinin mahbubu, mâbudu ve maksudu olur. Hali bu olan bir kimse için dünya hapishanedir. Çünkü dünya onu mahbubunu müşahede etmekten meneder. Onun ölümü hapishaneden kurtuluş ve mahbubun huzuruna varıştır. Acaba bir tek mahbubdan başka mahbubu olmayan ve uzun zamandan beri ona müştak olan, hapis hali oldukça uzayan bir kimse hapisten bırakılır, mahbubun huzuruna varma imkânına kavuşur ve ebediyyen emniyete vardırılırsa hali ne olur?

Allah sevgisinin kalplerde cılızlaşmasının sebeplerinden biri; dünya sevgisinin kuvvet bulmasıdır. Aile efradının, mal sevgisinin, evladın, akrabanın, gayri menkulün, hayvanların ve bahçelerin sevgisi dünya sevgisindendir. Hatta kuşların nağmeleriyle sevinen ve seher mevsimini hoş telâkki eden bir kimse, dünya nimetine iltifat eder ve bundan dolayı da Allah sevgisinde eksilmeye maruzdur. Bu bakımdan dünyaya ünsiyet verdiği nisbette Allah'a olan ünsiyeti eksilir. Herhangi bir kimseye dünyadan birşey verilirse, onun o nisbette âhiretinin eksilmesi zaruridir. Nasıl ki bir insan doğuya ancak zarurî olarak batıdan uzaklaştığı nisbette yaklaşır, kuma olan hanımlardan birinin kalbi ancak kumasının kalbinin daraldığı zaman ferahlar işte âhiret ile dünya da kuma gibidir. Onların ikisi doğu ile batı gibidir. Bu durum, kalp sahiplerine gözle görülenden daha açık bir şekilde inkişaf etmiştir. Dünya sevgisini kalpten sökmenin yolu, zühd yoluna girmektir. Sabra yapışmak, korku ve umud gemiyle bu iki şeye çekilmektir. Bu bakımdan daha önce zikrettiğimiz tevbe, sabır, zühd, havf ve recâ gibi makamlar, mukaddime ve basamaklardır. Onlar sevginin iki temelinden birini kazanmak için kurulurlar. O kazanılması istenilen temel de kalbi Allah'tan başka herşeyden boşaltmaktır. Onun evveli Allah'a îman, son güne, cennete ve cehenneme inanmaktır.

Sonra bundan korku ve ümit filizlenir. Korku ve ümitten de tevbe ve sabır filizlenir. Sonra bu, dünya, mal, mertebe ve dünyanın bütün lezzetlerinden insanı çeker ki bütün bunlardan sadece Allah'ın marifetinin ve sevgisinin genişliği nisbetinde kalp genişlesin. Bu bakımdan bütün bunlar kalp temizliğinin basamaklarıdır. Kalbin temizliği ise, muhabbetin iki rüknünden biridir.

Hazret-i Peygamberin şu hadîsi ile buna işaret vardır:

Temizlik îmanın yarısıdır!24 Nitekim biz bunu Tahâret kitabının başında zikretmiştik.

II. Sevginin kuvvetlenmesi için ikinci sebep, Allah marifetinin kuvveti, o kuvvetin genişlemesi ve kalbi istila etmesidir. Bu da kalbi, dünyanın bütün meşgale ve mânilerinden temizledikten, sonra olur. Tıpkı yeri fuzulî otlardan temizledikten sonra tohum ekildiği gibi. . . Bu da ikinci yarıdır. Sonra bu tohumdan muhabbet ve marifet ağacı biter. Bu ağaç da darb-ı mesel olarak Allahü teâlâ'nın belirttiği güzel kelimedir.

Görmedin mi Allah nasıl bir benzetme yaptı: Hoş bir kelime, kökü yerde sabit, dalları gökte olan hoş bir ağaca benzer. (İbrahim/24)

Güzel söz O'na çıkar, salih amel onu yükseltir. (Fâtır/10)

Salih amel, bu marifetin güzelliği ve hizmetkârı gibidir. Salih amel önce kalbi dünyadan temizlemekle, sonra bu temizliği devam ettirmekle olur. Bu bakımdan amel, ancak bu marifet için istenilir. Amelin keyfiyetini bilmek, amel için istenir. O halde ilim hem evvel, hem âhirdir. Önce muamele ilmi gelir. Muamele ilminin hedefi ameldir. Muamelenin gayesi; kalbin temizliğidir ki bu yüzden kalpte hakkın tecellisi görünsün, marifet ilmiyle süslensin. Marifet ilmi mükâşefe ilmidir. Bu marifet ne zaman hâsıl olursa, zarurî olarak arkasından muhabbet ve sevgi gelir. Nasıl ki mizacı normal olan bir kimse, güzeli görüp zâhiri gözüyle idrâk edince, onu sever, ona meyleder, o sevdiğinde zevk hâsıl olur. Zevk ise zarurî olarak sevgiye tâbidir. Sevgi ise, marifete tâbidir.

Bu marifete, ancak dünya meşgalelerini kalpten söktükten sonra varılır! Bu da ancak saf düşünce, daimî zikir, zirveye varan çalışma, Allah'ın sıfatlarına, göklerin melekûtuna ve diğer mahluklara daimî bakışla temin edilir. Bu mertebeye varanlar kuvvetli ve zayıf diye iki kısma ayrılırlar. Kuvvetlilerin ilk mertebesi; Allah için olan marifetleridir. Sonra Allah vasıtasıyla gayrisini tanırlar. Zayıfların da ilk marifetleri fiilleriyledir. Sonra ondan faydaya terakki ederler. Birincisine, şu ayetle işaret vardır:

Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi? (Fussilet/53)

Allah kendinden başka tanrı olmadığına şahitlik etti. (Âl-i İmrân/18)

Zünnûn-i Mısrî bu noktadan bakmıştır ki kendisine 'Rabbini ne ile tanıdın?' diye sorulunca, rabbimi rabbimle tanıdım! Eğer rabbim olmasaydı rabbimi tanıyamazdım!' cevabını vermiştir.

İkincisine de şu ayetlerle işaret vardır:

Biz onlara enfüste ve âfakta ayetlerimizi göstereceğiz ki o (Kur'ân) ın hak olduğu kendilerine iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi? (Fussilet/53)

Göklerin, yerin melekûtuna ve Allah'ın yarattığı şeylere ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakıp ibret almadılar mı? (A'râf/185)

'Göklerde ve yerde olanlara bakın' de! (Yunus/101)

O hanginizin, daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O azizdir, gafûrdur. O, yedi göğü birbiri üzerine tabaka tabaka yarattı, Rahman'ın yaratmasında bir uygunsuzluk görmezsin. Gözü döndür de bak, bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözünü iki kez daha döndür (bak) . Göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) umudu keserek hor ve bitkin bir halde sana döner. (Mülk/2-4) ,

Bu yol çok kimseler için en kolay yoldur. Sâlikler için en geniş yoldur. . . Kur'ân düşünceyi, tefekkürü, ibret almayı ve Allah'ın kuvvet ve kudretine delâlet eden ayetlere bakmayı emrederken çoğu kez bu yola davet eder.

Soru: İki yol da çetindir! Bu iki yoldan hangisi marifete ve muhabbete götürür!

Cevap: En yüksek yol, Allahü teâlâ ile diğer şeylerin varlığına istidlâl etmektir. Bu yol çok kapalıdır. Bu husustaki konuşma birçok kimselerin anlayışının hududunun dışına çıkar. Bu bakımdan kitablarda bunu zikretmekte fayda yoktur. En kolay ve en yakın yol ise, çoğu anlayışların hududunun dışında değildir. Anlayışlar düşünceden yüz çevirdiğinden, dünya şehvetleriyle, nefsin paylarıyla meşgul olduklarından bu yolu anlamaktan aciz kalmışlardır.

Bunu zikretmekten alıkoyan sebep; genişliği ve çokluğudur. Kontrol dışına çıkan kapılarının varlığıdır; zira göklerin en yücesinden tut, yerlerin diplerine kadar hiçbir zerre yoktur ki onda Allah'ın kudretinin, hikmetinin kemâline, celâl ve azametinin sonsuzluğuna delalet eden acaip alâmetler bulunmasın! Bu da sonu gelmeyecek konulardandır.

De ki: 'Rabbimin kelimeleri (ni yazmak) için bütün denizler mürekkep olsa, rabbimin kelimeleri tükenmeden önce denizler tükenirdi. Yardım için bir o kadarını daha getirsek (yine yetmez) . (Kehf/109)

Bu bakımdan buraya dalmak, mükâşefe ilimlerinin denizlerine dalmaktır. Bunu muamele ilimlerine ek olarak getirmek, mümkün değildir. Fakat kısa bir şekilde cinsine karşı uyarmak için bir tek misalle işaret etmek mümkündür. Yolların en kolayı, fiillere bakmaktır. Öyle ise fiiller hakkında konuşalım ve en yüksek yoldan bahsetmeyi terkedelim. Sonra ilâhî fiiller çoktur. Biz onların en az ve en küçüğünü arayalım. O küçücük fiildeki acaiplikleri tedkik edelim. Mahlukların en basitleri yeryüzünde yaşayanlardır. Yani meleklerin ve göklerin melekûtuna göre durum böyledir; eğer büyüklüğü ve cismi bakımından yeryüzüne bakarsan, küçücük gördüğün güneş dünyadan üçyüz altmış küsûr defa büyüktür. Yerin güneşe nisbeten küçüklüğüne dikkat et! Sonra güneşin içinde bulunduğu feleğe nisbeten küçüklüğüne bak! Zira güneş, merkezine nisbet edilmeyecek kadar küçüktür. Güneş dördüncü göktedir. Bu da üstündeki yedi tabaka göğe nisbeten pek küçüktür. Sonra yedi tabaka gök, kürsünün yanında, kocaman bir sahraya atılmış bir halka gibidir. Kürsü de arşın yanında böyledir.

İşte bu bakış şahısların görünür tarafına, miktar bakımından bakmaktır. Bunlara nisbeten kürre-i arz ne kadar küçüktür. Denizlere nisbeten kürre-i arz ne kadar küçüktür (bir bilsen!)

Nitekim Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

Kürre-i arzın denizdeki (yeri) , bir ağılın yeryüzündeki yeri kadardır. 25

Bunun tasdiki, müşahede ve tecrübe ile bilinmiştir. Karalar bütün yeryüzüne nisbeten, küçücük bir ada gibidir. Sonra kürre-i arzın bir parçası olan topraktan yaratılmış İnsan oğluna bak ve diğer hayvanlara dikkat et! Kürre-i arza nisbeten küçüklüğüne dikkat et! Bütün bunlar bir tarafa hayvanlardan en küçük olarak tanıdığımız sivrisinek, bal arısı ve bunlara benzer hayvanlara dikkat et! Cisminin küçüklüğüne rağmen sivrisineğe bak! Hazır bir akıl ve saf bir fikirle onu düşün! Dikkat et ki Allah onu hayvanların en büyüğü olan filin şeklinde yaratmıştır; zira ona fil hortumu gibi hortum, küçücük şekline rağmen filin azaları gibi azalar yaratmıştır. Üstelik ona iki kanat da fazla vermiştir. Dikkat et ki onun görünen azalarını Allahü teâlâ nasıl taksim etmiştir? Onun kanadını bitirmiş, elini ayağını çıkarmış, göz ve kulak yerlerini yarmış, onun içinde sindirim sistemini, diğer hayvanlarda yarattığı gibi yaratmıştır. Gıdayı cezbedici, defedici, tutucu, hazmedici kuvvetleri onda nasıl terkip etmiştir? Tıpkı diğer hayvanlarda terkip ettiği gibi. . .

Bu durum onun şekli ve sıfatları hakkındadır. Sonra Allahü teâlâ'nın onu, nasıl gıda bulacak şekilde yarattığına dikkat et! Ona gıdasının insan kanı olduğunu öğretmiştir. Sonra dikkat et ki Allah ona İnsan oğluna uçup konmak için nasıl alet vermiştir? Ona başı sivri, upuzun bir hortumu nasıl yaratmıştır? Onu insan bedenindeki mesamelere nasıl musallat etmiş ve hortumunu onların birine daldırmak için kendisine nasıl kuvvet vermiştir? Ona kan emmeyi ve yutmayı nasıl emretmiştir? İnceliğine rağmen içinden kan geçecek ve sineğin karnına varacak şekilde o hortumu nasıl içi boş olarak yaratmıştır? Hortum vasıtasıyla alınan kan azalarının diğer cüzlerine dağılır ve onlara gıda olur. Sonra insanın kendisini eliyle öldürebileceğini bildirmiş, ona kaçmayı nasıl öğretmiştir?

Kendisinden uzak olduğu halde elin hafif hareketini işitecek derecede kulağını hassas olarak nasıl yaratmıştır? Dolayısıyla kan emmeyi bırakıp kaçar. Ne zaman el durursa tekrar geri gelir. Sonra dikkat et ki ona nasıl iki göz bebeği yaratmıştır ki onunla gıdasının yerini görür. Yüz hacminin küçüklüğüne rağmen orayı nasıl bulur? Her küçük hayvanın gözbebeği, küçüklüğünden dolayı kirpikleri tahammül etmediğinden, kirpikler gözbebeğinin aynasını kir ve tozlardan temizler, bu nedenle sivrisineklere ve karasineklere iki el yaratılmıştır. Sineği görürsün ki daima iki eliyle göz bebeklerini siler. İnsan ve büyük hayvanlarda, göz bebekleri için kirpikler yaratılmıştır.

Hatta kirpiklerin biri diğerinin üzerine gelir ve etrafı keskindir. Dolayısıyla gözbebeğine düşen toprağı kirpikler temizler ve gözün dışına atarlar. Siyah kaşları gözün ışığını derlemek ve görmeye yardım etmek ve gözün şeklini güzelleştirmek için yarattı. Tozlardan korunmak için kirpiklerini kapatır, tozun göze girmesine mâni olur, fakat görmeye engel olmaz. Sivrisineğe kirpiksiz olarak iki tane berrak gözbebeği yarattı. Elleriyle onları temizlemeyi ona nasıl öğretti? Görüşünün zâfiyetinden dolayı onun kendiliğinden çıraya düştüğünü görürsün. Onun gözü zayıftır.

Çünkü o durmadan gündüzün ışığını arar. O zavallı, geceleyin çıranın ışığını görünce karanlık bir evde bulunduğunu zanneder. Lambayı da o karanlık evden ışığa açılmış bir pencere zanneder. Böylece durmadan ışığı arar ve kendini ona atar. Ateşi geçtiği zaman karanlığı görür. Pencereye isabet edemediğini ve yolunu seçemediğini zanneder. İkinci bir defa yanıncaya kadar döner. Belki sen, onun böyle yapmasını eksikliğine ve cehaletine hamledersin. Bil ki İnsan oğlunun cehaleti onun cehaletinden daha büyüktür. Şehvetlere üşüşmekte İnsan oğlunun misali, ateşe üşüşmekteki çekirgenin misali gibidir; zira İnsan oğluna suretlerinin görünür tarafından şehvetlerin nûrları görünür. İnsan oğlu bilmez ki bunun altında öldürücü zevke mustatildir. Bu bakımdan arı dörtgendeki köşeler boş kalıp da zayi olmasın diye dörtgen şekli yapmaz. Sonra eğer arı, evini dairesel yapsaydı, evlerin haricinde zayi olan delikler kalırdı; zira dairesel şekiller bir araya geldiklerinde, birbirlerine sırt vermezler. Zâviye sahibi şekiller içerisinde hiçbir şekil yoktur ki muhteva bakımından müdevvere yakın bulunsun, sonra hepsi sırt sırta verip de bir araya geldiklerinde aralarında hiçbir boşluk kalmasın; ancak müseddes (altıgen) şekilde bu özellik vardır.

İşte müseddes şeklin özelliği budur. Sonra dikkat et ki Allahü teâlâ, arının küçük cismine rağmen ona nasıl ilham etmiş, incecik boyuna rağmen ona varlığıyla nasıl lütûf ve inayette bulunmuştur ve arının muhtaç olduğu şeyi ona nasıl vermiş ki hayatıyla rahata kavuşsun? Bu bakımdan Allah ortaktan münezzehtir. O'nun şanı ne büyüktür! O'nun mülkü ne geniş, minneti ne çoktur! İşte hayvanların en küçüklerinden olan bir hayvancağızın bu azıcık parıltısından ibret al! Yer ve gök melekûtunun acaipliklerini bir tarafa bırak! Zira bizim kısa anlayışımızın yetiştiği miktar, ömürler geçer de izahı yapılamaz.

Zaten bizim ilmimizin kapsamına giren, âlim ve peygamberlerin ilimlerinin kapsamına girene nisbeten hiçtir. Bütün mahlukâtın ilminin kapsamına girenin bilinmesi, Allah'a mahsus olana nisbeten bir hiçtir. Allah'ın ilmine nazaran halkın bütün bildikleri ilim diye adlandırılmaya bile değmez. Bu bakımdan bu ve bunun benzerini düşünmekle en kolay yollardan hâsıl olan marifet artar. Marifetin artışıyla muhabbet artar. Eğer Allah ile mülâki olmanın saadetine talip isen dünyayı arkaya at! Ömrün boyunca daimî zikre, ayrılmaz fikre dal! Umulur ki ondan az bir miktarı elde edersin. Fakat bu az miktarla sonu olmayan büyük bir mülke konarsın.

22) Müslim, Buhârî

23) Daha önce geçmişti.

24) İmâm-ı Ahmed, Müslim, Tirmizî

25)

9. İnsanların Sevgi Hususunda Farklı Olmalarının

Mü'minler, muhabbetin aslında ortak olduklarından dolayı kökünde de ortaktırlar. Fakat marifette bir olmadıklarından, muhabbetin aslında da değişik mertebeleri vardır. Dünya sevgisinde de durumları böyledir; zira eşya, ancak sebeplerin değişmesinden dolayı değişir, İnsanların çoğu, Allahü teâlâ'nın ancak sıfatlarını ve kulaklarına gelen isimlerini bilir, onları telkin olarak alıp ezberlerler. Çoğu kez o isimlere, Allahü teâlâ'nın münezzeh olduğu mânâları yüklerler. Bazen de o isimlerin hakikatlerine muttali olamazlar, fakat bozuk bir mânâyı da ona yüklemezler Sağlam bir imanla o isim ve sıfatlara inanırlar. O isimlerde araştırmayı bırakıp amele koyulurlar.

Bunlar ashâb-ı yeminden sağlam kalan kimselerdir. O isimlere bozuk mânâlar yükleyenler ise sapıtanlardır. Hakikatleri bilenler ancak Allah'ın dergâhına yakın olanlardır.

Allahü teâlâ bu üç sınıfın halini şu ayette zikir buyurmuştur:

(O Allah'a) yaklaştırılanlara rahatlık, hoş bir rızık ve naîm cenneti vardır. (Vâkıa/88-89)

Ama yalanlayıcı sapıklara ise; kaynar sudan bir ziyafet ve cehenneme atılma vardır. Kesin gerçek budur işte! (Vakıa/92-95)

Eğer sen bunları ancak misal vermek suretiyle anlarsan, sevginin değişikliği için bir misal verelim: Mesela İmâm-ı Şâfiî'nin arkadaşları onun sevgisinde müşterektirler. Fakîhler de, halk tabakası da böyledir. Çünkü onun faziletinin bilinmesinde, güzel sîret ve güzel ahlâkının bilinmesinde ortaktırlar. Fakat halk tabakasından olan bir kimse İmâm-ı Şâfiî'nin ilmini mücmel olarak bilir. Onun fakih olan arkadaşı Şâfiî'yi daha iyi tanır.

Bu bakımdan Şâfiî'yi sevmesi ve beğenmesi daha fazladır; zira bir musannifin tasnif ettiği kitabı görüp benimseyen ve o kitab vasıtasıyla musannifin faziletini bilen bir kimse şüphesiz ki o musannifi sever. Ona kalben meyleder. Eğer o kitabdan daha güzel, ondan daha hayret verici başka bir kitabını görürse, şüphesiz ki sevgisi katmerleşir.

Çünkü onun ilmi hakkındaki marifeti katmerleşmiştir. Böylece şahıs, şairin hakkında 'güzel şiiri vardır' diye inandığı için sever. O şairin şiirlerinin, gariplerinden şiir sanatının ve hazâkatinin büyüklüğünü belirtenleri dinlediğinde sevgisi daha da artar ve şairi daha fazla sever. Diğer sanat ve faziletler de böyledir. Halktan bir kimse bazen falan adamın musannif (yazar) olduğunu ve güzel tasnif yaptığını duyar. Fakat tasnifinin ne olduğunu bilmez. Bu bakımdan mücmel bir marifete sahip olur. Dolayısıyla mücmel bir meyli olur. Basiret sahibi bir kimse ise tasnif edilen kitapları tedkik ettiğinde onlardaki acaipliklere muttali olduğunda şüphesiz sevgisi daha da artar.

Çünkü sanat, şiir ve tasnifin güzellikleri, yazarın kemâl sıfatlarının olduğuna delâlet eder. Alem bütünüyle Allah'ın sanatı ve tasnifidir. Avamdan olan bir kimse bunu bilir, inanır. Basiret sahibi ise, âlemdeki ilâhî sanatın tafsilatını tedkik eder.

Hatta mesela sivrisinekteki ilâhî sanatın acaipliklerinden öylesini görür ki aklını yerinden hoplatır, şaşkına döner. Bunun sebebiyle şüphesiz ki Allah'ın azamet, celâl ve kemâl sıfatları onun kalbinde artar. Dolayısıyla Allah sevgisi de çoğalır. Allah'ın garip sanatlarına ne kadar muttali olursa, o nisbette onunla sâni olan Allah'ın azamet ve celâline delil getirmiş olur. Marifeti ve Allah'a olan sevgisi o nisbette artar, Bu marifet denizi Allah'ın sanat ve acaipliklerinin marifet denizi sahili olmayan bir denizdir. Şüphe yok ki sevgide, marifet ehlinin değişikliği hadde ve hesaba gelmeyecek kadardır.

Sebebiyle sevginin değişikliği hâsıl olan faktörlerden biri de sevgi için zikrettiğimiz beş sebebin ihtilâfıdır; zira mesela Allahü teâlâ kendisine iyilik yaptığından dolayı sevip, zatından dolayı sevmeyen bir kimsenin sevgisi zayıflar. Çünkü iyiliğin değişmesi ile bu sevgi değişir. Bu bakımdan böyle bir kimsenin belâ halindeki sevgisi, rıza ve nimete mazhar olduğu zamanki sevgisi gibi olmaz. Allahü teâlâ kemâl, cemâl, cömertlik ve azametinden ötürü sevgiye müstehaktır' diye Allah'ı seven bir kimseye gelince, bu kimsenin kendisine yapılan iyiliğin değişmesiyle sevgisi değişmez. Bu ve benzeri şeyler, insanların muhabbette bir olmamalarının sebebidir. Sevgide bir olmamak, âhiret saadetinde bir olmamanın sebebidir.

Elbette âhiret, dereceler yönünden daha büyüktür. Onun nimet ve ikramı daha da büyüktür. (İsrâ/21)

10. Marifetullah (Allah'ı Bilmek) Hususunda İnsanların Hatalı Anlayışlarının Sebebi

Mevcudâtın (varlıkların) en açığı ve en görüneni Allahü teâlâ'dır. Öyleyse Allah'ın marifeti marifetlerin ilki, zihinlere ilk geleni ve akıllara en kolay geleni olmalıdır. Oysa durumu tam bunun tersi olarak müşahede edersin. Bu bakımdan bunun sebebini belirtmek gerekir.

Allahü teâlâ'nın, mevcudâtın en açığı ve en görüneni olduğunu bir misal ile anlaşılır bir mânâdan dolayı söyledik. Şöyle ki: Yazarlık veya terzilik yapan kimseyi gördüğümüzde, o insan diri olması hasebiyle, bizim nezdimizde mevcudâtın en açığı olur! Bu bakımdan o insanın ilmi, kudreti ve dikişe iradesi, bizce onun zâhir ve bâtın bulunan diğer sıfatlarından daha açıktır; zira şehvet, öfke, yaratılış, sıhhat, hastalık gibi bâtın sıfatlarının tümünü bilmeyiz. Zâhir sıfatlarının da bazısını bilmediğimiz gibi, bazısından şüphe ederiz. Uzunluğu ve renginin değişikliği ile diğer sıfatlar gibi. . .

Hayat, kudret, irade, ilim ve hayat sahibi olması ise, göz sayesinde kudret ve iradesine bakmaksızın bizim nezdimizde apaçıktır. Çünkü bu sıfatlar beş duyunun hiç biriyle hissedilmezler. Sonra biz onun diri olduğunu, kudret ve iradesini ancak onun dikiş ve hareketiyle biliriz.

Bu bakımdan eğer biz âlemde O'ndan başkalarına bakarsak onlarla O'nun sıfatını bilemeyiz. Öyle ise, bilinmesi için bir tek yol vardır. Buna rağmen açık ve seçiktir. Oysa Allah'ın varlığı, kudreti, ilmi ve diğer sıfatlarının varlığına, zarurî olarak gördüğümüz her şey delâlet eder. Zâhir ve bâtın duyularımızla idrâk ettiğimiz taş, toprak, bitki, ağaç, hayvan, gök, yer, yıldız, kara, deniz, ateş, hava, cevher, araz, bütün bunlar delâlet eder.

Hatta Allahü teâlâ'nın varlığına ilk delâlet eden bizim nefsimiz, vasıflarımız, cisimlerimiz, değişen hallerimiz, değişen kalplerimiz, hareket ve hareketsizliğimizdeki bütün durumlarımızdır. Bizim ilmimizde eşyanın en açığı nefislerimizdir. Sonra beş duyu ile hissettiklerimizdir. Sonra akıl ve basiretle idrâk ettiklerimizdir. Bu idrâk edilenlerin her birinin bir tek idrâkçisi, bir tek şahidi, bir tek delili vardır. Oysa âlemde bulunan herşey, konuşan deliller ve yaratanının varlığına şehadet eden burhanlardır. Kendilerini tedbir eden, kendilerinde tesarruf eden, harekete geçiren yaratanının varlığını ilan ederler. Onun ilim, kudret, lütûf ve hikmetine delâlet ederler.

İdrâk olunan varlıklar hadde hesaba sığmaz. Eğer kâtibin diri olduğu, bizce zâhir ise, ona bir tek şahidden başka şahitlik yapan yoktur ve o da gördüğümüz onun el hareketidir. Madem ki durum budur, Allahü teâlâ bizce nasıl görünmez? Oysa nefsimizin içinde ve dışında düşünülen ne varsa hepsi O'nun varlığına şahitlik eder, O'nun azamet ve celâlini ikrâr eder; zira her zerre, Usanınca varlığının kendisinden, hareketinin zatından olmadığını ve bir mûcid ve hareketlendirene muhtaç olduğunu haykırır. Bunu önce azalarımızın terkibi, kemiklerimizin birbirine uygun bir şekilde oluşu, etlerimiz, damarlarımız, tüylerimizin bitiş yerleri, bedenimizdeki parçalarımız haykırır. Zira biz biliriz ki bu parçalar kendiliğinden bu intizam içine girmiş değildir. Nasıl ki kâtibin elinin kendiliğinden hareket etmediğini biliyorsak. . . Öyleyse varlıkta idrâk olunan, hissedilen, düşünülen, hazır ve gaib her ne varsa, hepsi O'nun büyüklüğüne şahitlik eder, O'nu tanıtır. Böylece akıllar dehşete kapıldığından O'nun idrâkinden aciz kalır. Çünkü O varlığı anlamaktan aklımız âcizdir, bunun da iki sebebi vardır:

Bu sebeplerden biri, kendi nefsinde ve derinliğinde gizli olmasıdır. Bunun misali hiç de gizli değildir. İkinci sebep ise açıklığı zirvede olandır. Bu durum, yarasa kuşunun gece görüp gündüz görmemesinin, gündüzün karanlık olmamasından olmadığı, ancak şiddetli ışıktan ileri geldiği gibidir! Zira yarasanın gözü zayıftır. Güneş doğduğunda ışıkları onu kapatır. Bu bakımdan yarasanın gözünün zayıf olmasından ötürü güneşin kuvvetli ışığı onun görmesine mâni olur. Öyleyse o, ışık karanlığa karışıp belirtisi azalmadıkça hiçbir şey göremez.

İşte bunun gibi, akıllarımız da zayıftır. İlâhî huzurun cemâli ise son derece parlak ve nûrludur, son derece kapsayıcıdır. Hatta onun görüntüsünden göklerin ve yerin melekûtundan bir zerre bile dışarıda kalmaz. Bu bakımdan onun görüntüsü gizlenmesine sebep oldu. Nûrunun doğuşu sebebiyle zayıf gözlerden perdelenen Allah ortaktan münezzehtir. Açıklığından dolayı basiretten ve gözlerden gizlenen Allah ortaktan münezzehtir.

Zuhurunun sebebiyle gizlenmesi nasıldır diye hayret edilmesin; zira eşya zıdlarıyla bilinir. Varlığı kendisine zıd kalmayacak kadar yayılıp umumîleşenin idrâki zordur. Bu bakımdan eğer eşyanın bazısı delâlet eder, bazısı etmezse, o vakit aradaki farkı yakın bir mesafeden görürsün. Bütün eşya ona delâlet etmekte aynı tarzda ortak olunca iş zorlaşmıştır. Bu işin misali, yeryüzüne doğan güneşin ışığı gibidir; zira biz biliriz ki bu yeryüzünde olan geçici durumlardan biridir. Güneş kaybolduğunda bu ortadan kalkar. Eğer güneş daima kalsaydı, o zaman cisimlerde renklerinden başka birşey yok zannederdik. O renkler de siyahlık, beyazlık ve diğerleridir. Çünkü biz bu takdirde siyahta ancak siyahlık, beyazda da ancak beyazlık görebilirdik. Işığı ise bir olduğu halde göremezdik. Fakat ne zaman ki güneş battı, her yer karanlığa boğuldu, biz iki halin arasını idrâk ettik. Dolayısıyla cisimlerin bir ışıkla aydınlandığını öğrendik. Güneşin batışı anında kendilerinden ayrılacak bir sıfatla sıfatlanmıştır.

Bu bakımdan biz ışığın varlığını yokluğuyla bildik. Eğer yokluğu olmasaydı ancak şiddetli bir zorluk çektikten sonra onun varlığına muttali olabilirdik. Bunun sebebi de şudur: Biz, cisimleri birbirine benzer olarak görürüz. Karanlık ve ışık birbirine muhalif değildir. Görünen eşyaların hepsi ışık vasıtasıyla idrâk olunduğuna ve görünenlerin en açığı olduğuna rağmen ışık başkasını gösterdiği halde nefsinde zâhir değildir. Eğer zıddı olsaydı, hadd-i zâtında zâhir olan ve başkasına görünen bir şeyin açıklığından dolayı müphemliği nasıl düşünülür? Öyleyse Allahü teâlâ eşyanın en zâhiridir. Hatta bütün eşya zuhura gelmiştir.

Eğer O'na yokluk, gaybûbet ve değişiklik ârız olsaydı muhakkak gökler ve yer yıkılırdı. Mülk ve melekût iptal olunur ve bu vasıta ile iki halin arasındaki fark idrâk edilirdi. Eğer eşyanın bir kısmı O'nunla, bir kısmı da başkasıyla mevcut olsaydı muhakkak iki şeyin delâlet etmek hususunda aralarındaki fark idrâk edilirdi. Fakat onun delâleti eşyada aynı tarz üzerinde umûmîdir. O'nun varlığı bütün hallerde daimdir, aksi muhaldir. Bu bakımdan şiddetli zuhurunun gizliliğini gerektirdiğinde şüphe yoktur. İşte anlayışlarının kusurundaki sebep budur. Basireti kuvvetli olup kuvveti zayıf olmayan bir kimse ise, normal durumunda Allah'tan başkasını görmez ve O'ndan başkasını bilmez. Varlıkta Allah'tan başkasının olmadığını bilir.

Fiilleri ise Allah'ın kudret eserlerinden bir eserdir. Bu bakımdan o fiiller Allah'a tâbidir. Allah olmasa, hakîkat o fiillerin varlığı da olmaz. Varlık ancak hak olan bir'in varlığıdır. Öyle bir ki bütün fiillerin varlığı O'nunladır. Hali bu olan kimse fiillerin hangisine bakarsa, mutlaka orada fâili görür.

Dolayısıyla göğün, yerin, hayvanların ve ağaçların yaratık olması hasebiyle, onlara bakmaz. Fiilen hak olan Bir'in sanatı olması hasebiyle fiile bakar. Bu bakımdan onun bakışı, Allah'ı geçip de başkasına varamaz. Tıpkı bir insanın şiirine, yazısına veya yazmış olduğu kitaba bakan bir kimse gibi. . . Bu kimse orada şair ve musannifi görür. Onun eseri olması bakımından görür. Mürekkep ve terkibinde kullanılan maddeleri sebebiyle ve beyaz kâğıt üzerinde yazılmış hat olması hasebiyle bakmaz. Bu bakımdan bu kimse musannifin gayrisine bakmış olmaz!

Bütün âlem Allah'ın tasnifidir. Bu bakımdan Allah'ın fiili olması hasebiyle âleme bakan bir kimse ve âlemin Allah'ın fiili olduğunu bilen bir kimse, Allah'ın fiilidir diye âlemi seven bir kimse, Allah'tan başkasına bakmış, Allah'tan başkasını tanımış ve Allah'tan başkasını sevmiş olmaz. İşte böyle bir kimse Allah'tan başkasını görmeyen hakikî muvahhid olur. Nefsine, nefsi olması hasebiyle değil, Allah'ın kulu olması hasebiyle bakar, îşte budur hakkında Fenâ fi't-tevhîd, fenâ an nefsihi (Tevhîdde fani olmuş, nefsinden yok olmuştur) denilen! 'Biz bizimle idik! Sonra biz bizden fani olduk ve biz siz kaldık' diyenin sözünde bu mânâya işaret vardır. Evet! Bütün bunlar basiret sahipleri nezdinde belli şeylerdir. Anlayışların zâfiyetinden idrâk edilmeleri çetinleşmiştir.

Bunları bilenlerin de izah ve beyanları hedefi zihinlere yaklaştırıcı ibarelerle ifade etmekten kusurlu oldukları veya bilenler kendi nefisleriyle meşgul oldukları ve bunun başkasına fayda vermediğine inandıkları için, bu meseleler müşkil ve çözülmez bir vaziyette kalmıştır. İşte anlayışların Allah'ın bilgisinden aciz kalmasının sebebi budur. Bir de bu sebebi (Allah'ın varlığına şahidlik eden bütün idrâk edilenleri) ancak aklın olmadığı çocukluk devrinde idrâk eder. Sonra o insanda akıl yavaş yavaş gelişir. Oysa o bütün himmetiyle, şehvetlerine dalmış bir haldedir. İdrâk edip hissettiği şeylere ünsiyet vermiş, dolayısıyla o şeylerin onun kalbinde uzun ünsiyetten dolayı tesiri düşmüştür.

İnsan oğlu ansızın garip bir hayvanı veya garip bir bitkiyi veya âdetin hilafına garip bir ilâhî fiili gördüğünde tabii olarak onun dili konuşup Fesübhânallah der. Oysa aynı insan bütün gün kendi nefsini, azalarını ve diğer hayvanları görür durur ve bütün bunlar da kesin delillerdir. Buna rağmen bunlara uzun zamandır alıştığından bunların şahitliğini hissetmez. Eğer kör birinin akıllı olarak bâliğ olduğunu, sonra gözünün üstündeki perdenin birden kalktığını, gözünün gökler, yer, ağaçlar, bitkiler ve hayvanlara ani olarak bir defada uzandığını farzedersek, böyle bir kimsenin bu acaipliklerin yaratanının varlığına şahitlik ettiklerinden dolayı büyük taaccübe kapılıp aklını oynatmasından korkulur! İşte bu ve buna benzer sebepler şehvetlere dalmakla beraber halkın önünde marifet nûrlarıyla nûrlanma yolunu ve marifetin geniş denizlerinde yüzmenin yolunu kapatan faktörlerdir. Bu bakımdan insanlar, Allah'ın marifetini talep etmek hususunda merkebine bindiği halde, merkebini arayan ve darb-ı mesel olarak verilen bir sarhoş gibidir. 27

Açık şeyler istenildikleri zaman çetin olurlar. îşte işin sırrı budur. Bunun için Şair şöyle demiştir: 'Şüphesiz ki göründün! Hiç kimseye gizli değilsin! Ancak kameri tanımayan göze gizlisin! Fakat belirdiğinle perdeli olduğun halde gizlendin. Acaba tanınmakla örtünen nasıl tanınacaktır?'

27) Bu, halkın 'Evladı omuzunda olduğu halde onu arıyor' demesine benzer.

11. Allah'a Olan Şevk'in Mânâsı

Allah'a olan muhabbetin hakikatini inkâr eden elbette şevk'in hakikatini de inkâr etmek mecburiyetindedir; zira şevk, ancak sevilen biri hakkında tasavvur olunabilir. Biz ise Allah'a karşı olan şevk'in varlığını ârif kişinin ibret, basiretlerin nûrlarıyla bakmak, haberler ve eserler yoluyla ona mecbur olduğunu ispat edeceğiz.

İbreti isbat etmeye gelince, sevginin isbatı hususunda geçen hüküm kâfidir. Her sevilen kendisinin bulunmadığı yerde de sevilir. Hazır bulunana ise iştiyak yoktur. Çünkü şevk, aramak ve bir şeyi beklemek demektir. Hazır olan ise aranmaz. Şevk ancak bir yönden idrâk edilen, diğer bir yönden idrâk edilmeyen bir şeye karşı tasavvur edilir. Hiç idrâk edilmeyen bir şeye karşı ise iştiyak yoktur. Ona karşı şevk sözkonusu değildir; zira bir şahsı görmeyen ve onun vasfını duymayan bir kimsenin, o şahsa karşı müştâk olması düşünülemez. Kemâlinden ötürü idrâk olunana ise, iştiyak sözkonusu değildir. İdrâkin kemâli, görmekle tahakkuk eder. Bu bakımdan sevdiğinin müşahedesine ve ona bakmaya devam eden bir kimse için bu mahbuba karşı şevk'inin varlığı sözkonusu değildir.

Fakat şevk ancak bir yönden bilinen, başka bir yönden bilinmeyen bir şeye bağlanır. Bu durum, iki yönden ötürü ancak gözle görülen şeylerden bir misal vermek suretiyle inkişaf eder. Mesela mâşukası kendisinden kaybolup kalbinde onun hayali bulunan bir kimse, görmekle, o hayali kemâle erdirmeye müştaktır. Eğer onun kalbinden mâşukun zikri, hayali ve marifeti unutulacak derecede silinirse, artık ona karşı iştiyakı düşünülemez. Eğer onu görürse, gördüğü anda ona iştiyakı tasavvur edilemez. Bu bakımdan şevk'in mânâsı; nefsinin hayalini tekâmüle erdirmeye müştak olması demektir. Bazen mâşuku kendisine hakîki sureti görülmeyecek şekilde bir karanlıkta görür. Bu bakımdan rüyetinin tamam olmasına iştiyakı olur. Suretindeki inkişafın tamamı ancak üzerine ışığın doğmasıyla mümkündür.

İkincisi, sadece mahbubunun yüzünü görmesi, mesela onun saçını ve diğer güzelliklerini görmemesidir. Böylece bunları da görmeye iştiyakı hâsıl olur. Eğer hiç görmemiş ve görmeden sadır olan bir hayal de nefsinde sabitleşmiş ve mahbubun güzel bir uzvu olduğunu bilir, fakat görmekle cemâlin tafsilatını idrâk etmemişse, bu takdirde hiç görmediğinin kendisine keşfolunmasına müştâk olur. Bu vecihlerin ikisi de Allah hakkında düşünülür. Bunların ikisi de zarurî olarak her ârif kişiye lâzımdırlar; zira ârifler için ilâhî işler her ne kadar parlak bir şekilde belirmişse de sanki ince bir perdenin arkasındadır.

Bu bakımdan tam ve parlak bir şekilde belirmez, ona karışık hayaller katışmıştır; zira hayaller bu âlemde bütün malumatı temsil ve hikâye etmekten kurtulmaz. Bu bakımdan bu hayaller marifetleri bulandırıp karıştırırlar. Bunlara dünya meşgaleleri de eklenir. Öyleyse vuzuhun kemâli, ancak müşahede ve tecellinin tam doğuşuna bağlıdır. Bu da ancak âhirette olur. Bu durum zarurî olarak Allah'a karşı iştiyakı gerektirir. İştiyak ise âriflerin mahbubunun müntehasıdır. İşte bu, şevk'in iki çeşidinden biridir. Bu da az olan bir şeyi kemâle götürüp tam vuzuha kavuşturmasıdır. İkincisi, ilâhî işlerin sonuçları yoktur. Ancak kullardan her birine bir kısmı görünür. Sonu olmayan birçok işler de çözülmeden kalır. Ârif kişi onların varlığını ve Allah'a malum olduklarını bilir ve ilminin dışında kalan malumatların, bildiklerinden daha çok olduğunu bilir. Bu bakımdan ârif kişi, hiç tanımadığı malumatlardan elde etmediklerinin hakkında durmadan, marifetin aslını elde edinceye kadar iştiyaklı olur. Birinci şevk rüyet, mülâkat ve müşâhede diye adlandırılan şeyler ancak âhirette sonuçlanır. Bu şevk'in dünyada sükûnete kavuşup durgunlaşması düşünülemez.

İbrahim b. Edhem (şevk sahiplerindendi) şöyle diyor: Bir gün 'Yârab! Eğer seni sevenlerden birisine seninle mülâki olmadan önce kalbini teskin edecek birşey vereceksen onu bana ver; zira kıvranmak beni bîtab düşürdü' dedim. Bu konuşmadan sonra rüyamda gördüm ki Allahü teâlâ beni huzuruna almış ve şöyle diyor: 'Ey İbrahim! Benden utanmadın mi ki benimle mülâki olmadan önce kalbini sükûnete kavuşturacak bir şeyi sana vermemi istedin.

Müştâk bir kimse dostuyla mülâki olmadan önce nasıl durur?' Bunun üzerine dedim ki: 'Ey rabbim! Senin sevgine hayran kaldım. Bilmiyorum! Beni affet ve ne diyeceğimi bana öğret!' Allah şöyle buyurdu: 'De ki: Ey Allahım! Beni kazâna râzı, belâna karşı sabırlı kıl. Nimetlerinin şükrünü yapanlardan kıl!' Zira bu şevk (ancak) âhirette sükûnet bulur.

İkinci şevke gelince, bu şevk ne dünyada, ne de âhirette sonu olmayacağa benziyor! Zira bunun nihayeti (sonu) âhirette Allah'ın celâlinden, sıfat, hikmet ve fiillerinden Allah'a malum oları şeyin kula keşfolunmasıdır. Oysa bu muhaldir. Çünkü bunun nihayeti yoktur. Kul durmadan Allah'ın cemâl ve celâlinden kendisine keşfolunmayan olduğunu bilir. Hiçbir zaman onun iştiyakı durmaz. Hele derecesinin üstünde birçok derecenin olduğunu gören bir kimsenin iştiyakının durması mümkün değildir. Ancak bu kimse visalin aslı olduğu için visalin kemâline iştiyak duyar. Bu kimse bunun için lezzetli bir şevk hisseder ki onda bir elem görünmez. Keşif ve nazarın lütûflarının sonsuza kadar arka arkaya gelmesi uzak bir ihtimal değildir. Öyle ise nimet ve lezzet kesilmeden, ebede kadar artış kaydeder. Nimetlerin incelerinden yeni yeni verilenlerin lezzeti, verilmeyene karşı olan şevk'i hissetmekten insanı alıkoyar. Bu da dünyada hakkında hiçbir zaman keşif hâsıl olmayan birşey hakkında keşfin vukûunun mümkün olması şartıyladır. Eğer bu mebzul değilse, bu takdirde nimet artış kaydetmeksizin bir sınırda durur. Fakat kesilmez bir şekilde devam eder.

(O gün) onların nûru, önlerinden ve sağ yanlarından koşar. Derler ki: 'Rabbimiz! Nûrumuzu tamamla! Bizi bağışla! Muhakkak ki sen herşeye kâdirsin!' (Tahrim/8)

Bu âyet şu mânâyı muhtemildir: Kişi dünyada nûrun esasıyla azıklanırsa, nûrunu tamamlamak kendisine minnet etmek olur. Şu mânâya da gelme ihtimali vardır: Dünyada tekâmülün fazlasına muhtaç olacak bir şekilde parlamayanın gayrisindeki nûrun tamamlanmasıdır. Bu bakımdan nûrun, tamamlanandan maksadı o olur!

Bize bakın da yararlanalım. Onlara 'Arkanıza dönünde nûr arayın!' denilir. (Hadîd/13)

Bu âyet nûru dünyada edinmenin gerekli olduğuna delâlet eder. Sonra o nûrun parlaklığı âhirette artar. Âhirette yeni bir nûr verilmez. Bu hususta zan ile hükmetmek tehlikelidir. Bizim için hâlâ güvenilir bir hüküm belirmiş değildir. Öyleyse Allahü teâlâ'dan bizi ilim ve rüşd bakımından geliştirmesini, hakkı hak olarak göstermesini diliyoruz. İşte basiret nûrlarının bu kadarcığı, şevk'in hakîkat ve mânâlarının keşfedilişidir. Haberlere ve eserlerin delillerine gelince, sayılamayacak kadar çoktur.

Hazret-i Peygamber bir duasında şöyle demiştir.

Ey Allahım! Senden, kazadan sonra rızâyı ve ölümden sonra maişetin serinliğini, kerîm yüzüne bakmanın zevkini ve mülâkatın olan şevk'i talep ediyorum. 28

Ebu'd Derda (radıyallahü anh) Ka'b'ul-Ahbâr'a: 'Tevrat'taki en hususî âyeti bana haber ver!' dedi. Ka'b dedi ki: Tevrat'ta şöyle buyurulmuştur:

Ebrârın, mülâkatıma olan iştiyakı uzadı. Oysa ben onların mülâkatına, şevk bakımından daha şiddetliyimdir.

Ka'b dedi ki: Bu ayetin yanında da şöyle yazılıdır: 'Beni arayan beni bulur. Benden başkasını arayan beni bulamaz!' Bunun üzerine Ebu'd Derda şöyle dedi: 'Ben Hazret-i Peygamber'in de bunu söylediğine şehadet ederim'.

Dâvud'un haberlerinde Allahü teâlâ'nın Hazret-i Davud'a şöyle buyurduğu vârid olmuştur:

Ey Dâvud! Arzımın ehline tebliğ et ki ben beni sevenin dostuyum. Benimle oturanın arkadaşıyım. Zikrime ünsiyet edenin mûnisiyim. Bana arkadaşlık yapanın arkadaşıyım. Beni seçeni seçerim. Bana itaat edeni severim. Ne zaman kulumun beni sevdiğini bilirsem, onu nefsim için kabul eder, onu öyle bir sevgi ile severim ki mahlukâtımdan hiçbiri bu hususta onun önüne geçemez. Kim hak ile beni ararsa bulur. Kim gayrimi ararsa bulamaz! Ey yeryüzünün ehli! Dünyanın aldanışında sizde olanı terkediniz. Benim kerametime, arkadaşlığıma, benimle oturmaya geliniz! Benimle ünsiyet ediniz ki sizinle ünsiyet edeyim ve muhabbetinize koşayım! Muhakkak ki ben, dostlarımın çamurunu dostum İbrahim'in, kurtardığını (kulum) Musa'nın ve seçtiğim Muhammed'in (aleyhisselâm) çamurundan yarattım. Müştakların kalplerini nûrumdan yaratıp, celâlimden nimetlendirdim.

Seleften bir zattan rivâyet ediliyor ki Allahü teâlâ, sıddîklardan birine vahiy göndererek şöyle buyurmuştur:

Benim birtakım kullarım vardır, beni severler. Ben de onları severim. Onlar bana müştaktırlar, ben de onlara müştakım. Beni anarlar! Ben de onları anarım. Bana bakarlar! Ben de onlara bakarım. Eğer onların yolundan gidersen seni sever, ayrılırsan senden nefret ederim. O zat 'Yârab! Onların alâmetleri nedir?' diye sorunca Allahü teâlâ şöyle buyurdu:

Onlar şefkatli çobanın sürüsünü gözetmesi gibi, gündüzleyin gölgeleri gözetirler. Kuşun, güneş battığı zaman yuvasına müştâk olduğu gibi, güneşin batışına müştaktırlar. Ne zaman ki karanlık gelir, yataklar yayılır, tahtlar kurulur ve her dost dostu ile başbaşa kalırsa, onlar ayaklarının üzerine dikilirler. Yüzlerine doğru yayılırlar. Kelâmımla bana müracaat ederler. Kendilerine vermiş olduğum nimetlerimden ötürü bana yalvarırlar. Onlar bağıran ve ağlayanlar, ah çekenler ve şikayet edenlerdir. Ayakta duran, oturan, rükû ve secdede bulunanlardır. Benim gözümle benim için tahammül ederler, benim kulağımla benim sevgimden şikayet ederler. Onlara ilk vereceğim üç şeydir: Nûrumdan onların kalbine atarım. Onlardan haber verdiğim gibi onlar da benden haber verirler. İkincisi, eğer gökler ve bunlarda bulunan şeyler onların terazilerinde olsa bunları onlar için az görürüm. Üçüncüsü, yüzümle onlara yönelirim. Yüzümle kendisine yöneldiğim bir kimseye vermek istediğimi kim bilebilir?

Hazret-i Dâvud'un (aleyhisselâm) haberlerinde Allahü teâlâ'nın ona şöyle vahyettiği vârid olmuştur:

- Ey Dâvud! Ne zamana kadar cenneti hatırlamayacaksın? Benden bana olan şevk'i istemeyeceksin?

- Yârab! Sana müştâk olanlar kimlerdir?

- Bana müştâk olanlar o kimselerdir ki onları her bulanıklıktan arındırmış, sakındırmakla uyandırmışımdır.

Kalplerinden bana açılan bir delik yaratmışımdır ki bana bakarlar. Onların kalplerini elimle kaldırır, semanın üzerine koyarım. Sonra meleklerimin ileri gelenlerini çağırır, onlar bir araya geldiklerinde bana secde ederler, kendilerine derim ki: 'Bana secde edesiniz diye sizi çağırmadım! Fakat size bana müştâk olanların kalplerini arzedeyim diye ve size karşı onlarla iftihar edeyim diye çağırdım. Çünkü onların kalpleri, benim göğümde, güneşin yeryüzündekilere ışık verdiği gibi meleklerime ışık verir'. Ey Dâvud! Ben müştakların kalbini rıdvanımdan yaptım, vechimin nûruyla nimetlendirdim. Onları kendime yâr ve bedenlerini yerde bakışımın merkezi yaptım. Onların kalplerinden bir yol açtım. Onunla bana bakarlar. Her gün şevkleri artar.

- Yârab! Muhabbetinin ehlini bana göster!

-Ey Dâvud! Lübnan dağına git! Orada ondört kişi vardır. İçlerinde genç, ihtiyar, orta yaşlılar vardır. Onlara vardığında benden selâm söyle ve kendilerine de ki:

'Rabbiniz size selâm ediyor ve diyor ki: 'Siz bir ihtiyaç talebinde bulunmayacak mısınız? Muhakkak ki siz benim muhiblerim, seçilmiş kullarım ve velilerimsiniz. Sizin sevginize seviniyor, sizin muhabbetinize koşuyorum'.

Bunun üzerine, Dâvud (aleyhisselâm) onlara vardı. Baktı ki onlar bir pınarın başında Allah'ın azametini düşünüyorlar. Dâvud'u gördüklerinde kendisinden kaçmak için ayağa kalktılar. Dâvud dedi ki: 'Ben Allah'ın size gönderilmiş elçisiyim. Allah'ın emrini size tebliğ etmeye geldim!' Bunun üzerine onlar Dâvud'a yönelip kulaklarını ona diktiler, gözlerini çevirdiler. Bunun üzerine Dâvud (aleyhisselâm) dedi ki: Ben Allah'ın size gönderilmiş peygamberiyim. Allah size selâm ediyor. Size diyor ki: 'Benden neden bir ihtiyacınızı, bir hacetinizi istemiyorsunuz? Neden beni çağırmıyorsunuz ki sesinizi ve konuşmalarınızı dinleyeyim? Muhakkak sizler benim dostlarım, velî kullarımsınız. Sevmenize sevinir, muhabbetinize koşarım. Her saat şefkatli ve ince kalpli bir annenin evladına bakışı gibi size bakarım'.

Bu söz üzerine gözyaşları yanaklarından dökülmeye başladı. İhtiyarlar dedi ki: ' (Ey rabbimiz!) Sen ortaktan münezzehsin. Sen ortaktan münezzehsin. Biz senin kullarınız. Kullarının evlatlarıyız. Geçmişte kaplerimizin senin zikrinden kesilmesini bağışla!'

Diğeri dedi ki: 'Sen ortaktan münezzehsin. Sen ortaktan münezzehsin! Biz senin kullarınız ve kullarının evlatlarıyız. Bizimle senin aranda olan muamelelerimizde bize bakmakla bize minnet et!'

Başka biri 'Sen ortaktan münezzehsin. Sen ortaktan münezzehsin! Biz kullarınız. Kullarının evlatlarıyız! Bizim hiçbir şeye ihtiyacımız olmadığını bildiğin halde nasıl senden istemeye cesaret ederiz? Bu bakımdan senin yolunda yola devam etmeyi bize nasip eyle! Bununla bizim üzerimizdeki nimetini tamamla!'

Başkası 'Bizler senin rızanın talebinde kusurluyuz. Cömertliğinle bize yardım et!' dedi.

Başkası Bir damla meniden bizi yarattın. Azametini düşünmekle bize minnet ettin. Senin azametinle meşgul, celâlini düşünen bir kimse seninle konuşmaya cesaret edebilir mi? Bizim isteğimiz senin nûruna yaklaşmaktır' dedi.

Diğeri 'Dillerimiz seni çağırmaktan yoruldu. Çünkü şânın yücedir. Çünkü sen velî kullarına yakınsın. Çünkü muhabbet ehlinin üzerinde senin minnetin çoktur' dedi.

Bir diğeri 'Sensin kalbimizi zikrine hidayet eden! Seninle meşgul olmaya kalbimizi boşaltan. O halde, şükründeki kusurumuzu bize bağışla!' dedi.

Bir başkası 'Bizim ihtiyacımızı biliyorsun. İhtiyacımız sadece senin yüzüne bakmaktır!'

Bir başkası 'Kul nasıl efendisine karşı cüretkâr olur? Zira cömertliğinle dua etmeyi sen bize emrettin. O halde göklerin tabakalarından gelen bir karanlıkta bize rehber olacak bir nûru bize bağışla!' dedi.

Bir diğeri 'Senden dileğimiz bize yönelmen ve bunu bizim nezdimizde devam ettirmelidir!' dedi.

Bir başkası 'Senden bize hibe ettiğinde nimetinin tamamını istiyoruz' dedi.

Başkası 'Senin yarattıklarının hiçbirinde bizim gözümüz yoktur. Bu bakımdan cemâline bakmayı bize minnet et!' dedi.

Bir başkası 'Arkadaşlarımın arasında senden bir dileğim var! Dünya ve ehline bakmaktan gözlerimi kör etmeni, âhiretle meşgul olmaktan da kalbimi menetmeni istiyorum' dedi.

Başkası 'Sen müşriklerin dediğinden yücesin! Senin velî kullarını sevdiğini biliyorum. O halde kalbimizin senden başka herşeyden dönüp seninle meşgul olmasın bize minnet et!' dedi.

Bunun üzerine, Allahü teâlâ, Dâvud'a vahiy göndererek dedi ki:

- Onlara de ki: Sizin konuşmalarınızı dinledim. İsteklerinizi verdim. Bu bakımdan her biriniz arkadaşlarından ayrılsın. Kendi nefsine bir yol edinsin! Muhakkak ben kendimle sizin aranızda bulunan perdeyi kaldıracağım ki siz benim nûruma ve celâlime bakasınız.

- Onlar ne ile senin bu lûtfuna mazhar oldular?

- Güzel zan, dünya ve dünya ehlinden kaçıp benimle başbaşa kalmak, benimle münacât etmekle! Muhakkak bu bir mertebedir. Ona ancak dünya ve dünya ehlini terkeden varabilir. Dünyanın hiçbir şeyiyle meşgul olmayan, kalbini benim için boşaltan, beni bütün kullarıma tercih eden bunu elde eder. İşte böyle bir durumda ona şefkat eder, nefsini boşaltır, benimle onun arasındaki perdeyi kaldırırım. Öyle ki kişi, gözüyle birşeye baktığı gibi bana bakar. Her saat ona kerametimi gösteririm. Onu yüzümün nûruna yaklaştırırım. Hasta düşerse şefkatli annenin evladına bakması gibi ona bakarım! Susarsa su içiririm. Ona zikrimin tadını tattırırım.

Ey Dâvud! Ona bunu yaptığımda nefsini dünya ve ehlinden körleştiririm. Dünyayı ona sevdirtmem. Benim (sevgim) le meşgul olmaktan artık o gevşemez. O hemen huzuruma gelmek ister. Oysa ben onu öldürmeyi hoş görmem. Çünkü o, mahluklarımın arasında bakışımın merkezidir. Ben ondan başkasına bakmam.

Ey Dâvud! Onun nefsi eridiği, cismi zayıfladığı, azaları fersude olduğu, kalbi zikrimi dinlediği zaman onu bir görsen! Onunla meleklerime ve gök ehline karşı iftihar ederim. O, korku ve ibadet bakımından artar.

Ey Dâvud! İzzet ve celâlime yemin ederim! Onu cennette oturtacağım. Bana bakmaktan onun sabrına şifa vereceğimi Öyle ki rızanın üstünde razı oluncaya kadar. . .

Yine Hazret-i Dâvud'un (aleyhisselâm) haberlerinde şöyle vârid olmuştur:

Benim sevgime yönelen kullarıma de ki: 'Yarattıklarımdan gizlendiğimde, sizinle aramdaki perdeyi kaldırıp kalp gözlerinizle bana bakacak derecede size imkân verdiğimde size hiçbir zarar gelmez. Dininizi size yaydığımda sizden aldığım dünyanın size ne zararı olabilir? Benim rızamı talep ettiğinizde halkın öfkesi size nasıl zarar verir?'

Yine Hazret-i Dâvud'un haberlerinde vârid olmuştur ki Allahü teâlâ kendisine vahiy göndererek şöyle buyurmuştur:

Beni sevdiğini iddia ediyorsun. Eğer beni seviyorsan dünya sevgisini kalbinden çıkart. Çünkü benim sevgimle dünya sevgisi bir arada bulunamaz.

Ey Dâvud! Dostunla ihlâslı ol. Dünya ehliyle az ihtilât et! Dinini (veya borcunu) bana havale et, başkalarına değil! Benim muhabbetime uygun görünene yapış, senin için müşkil olan hakkında da bana yaslan, o zaman seni düzeltmeye acele etmem bana hak olur! Senin önderin ve delilin ben olurum. İstemeden sana veririm. Zorluklara karşı yardım ederim. Ben nefsime, ancak talebinin varlığını huzuruma atmak olduğunu bildiğim bir kulu doğruya iletmeyi gerekli kıldım. Oysa o kul bunu huzuruma getirmekle benden müstağni olamaz. Sen böyle oldun mu, zillet ve vahşeti senden uzaklaştırıp zenginliği kalbine yerleştiririm. Çünkü kulum nefsine güvenir ve fiillerine bakarsa onu nefsine havale etmeyi gerekli kılarım. O nefis ki eşyanın en zayıfıdır. O nefis senin ameline zıt düşmez ki sen zorluk çekesin. Arkadaşın da bu durumda senden fayda görmez.

Benim marifetime bir hudud bulamazsın. Marifetin sonu da yoktur, Ne zaman benden fazlalık istersen sana veririm. Benden gelen fazlalığın hududunu bulamazsın. Sonra İsrailoğullarna bildir ki benimle kullarımın arasında bir soy yoktur ki onların benim katımdaki istek ve iradeleri alabildiğine büyük olsun. Onlara gözün görmediği, kulağın işitmediği, beşerin kalbine gelmeyen şeyleri mübah kılacağım. Beni iki gözünün arasına koy. Kalbinin gözüyle bana bak! Akıllar: benden perdelenmişlere bakma! Çünkü onlar akılları alabildiğine salıverdiler. Ben izzet ve celâlime yemin ettim ki tecrübe niyetiyle benim ibadetime girene sevabımı açmayacağım. Öğrettiğine tevazu et! Müridlere pek fazla serzenişte bulunma. Eğer muhabbetimin ehli, müridlerin katımdaki derecelerini bilseydiler müridler için kendilerini toprak yapar, müridleri üzerlerinde yürütürlerdi Ey Dâvud! Eğer bir müridi, içinde bulunduğu bir sarhoşluktan çıkarırsan, onu kurtarırsan seni var kuvvetiyle çalışıp cihad eden bir kimse olarak kaydedeceğim. Kimi böyle kaydedersem artık onun üzerinde bir vahşet ve insanların ihtiyacı sözkonusu olmaz.

Ey Dâvud! Sözüme yapış. Nefsinden nefsin için azık edin. Sakın ondan getirmeyesin ki senden muhabbetimi perdelemeyeyim. Kullarımı rahmetimden ümitsiz etme ki bana (rahmetime) olan şehvetini kesmeyeyim; zira ben zevkleri ancak mahlukâtımın zâfiyetinden ötürü mübah kıldım. Kuvvetlilere ne oluyor ki zevk peşinde koşuyorlar. Muhakkak ki zevkler, münacâtımın halâvetini eksiltir. Zevklere dalan kuvvetlilerin en az cezası olarak onların akıllarını kendimden perdelerim; zira ben dünyayı dostum için münasip görmem. Dostumu dünyadan uzaklaştırırım.

Ey Dâvud! Benimle arana bir âlimi sokma ki o, sarhoşluğuyla seni muhabbetimden perdelemesin. Onlar, mürid olan kullarımın yolunu kesenlerdir! Şehvetleri terketmek hususunda, daima oruç tutmaktan yardım iste! Oruç yemeyi tecrübe etmekten kaçın! Zira oruca olan sevgim, onun devam ettirilmesidir.

Ey Dâvud! Nefsine düşmanlık yapmak suretiyle bana kendini sevdir. Ondan şehvetleri menet ki sana bakayım ve aramızda perdelerin kalktığını göresin. Sevabımla sana minnet ettiğimde, ona gücün yetsin diye seninle müdaraat ediyorum. Sen ibadetime yapışmış olduğun halde onu senden esirgeyecek miyim?

Allahü teâlâ yine Hazret-i Dâvud'a (aleyhisselâm) vahiy göndererek şöyle buyurmuştur:

Ey Dâvud! Eğer bana sırt çevirenler onları nasıl intizar ettiğimi, onlara nasıl şefkat gösterdiğimi, onların günahı terketmelerine nasıl iştiyak duyduğumu bilseydiler, bana olan şevklerinden ölürlerdi. Muhabbetimden azaları paramparça olurdu.

Ey Dâvud! İşte benden yüz çevirenler hakkındaki iradem budur. Acaba bana yönelen hakkındaki iradem nasıldır?

Ey Dâvud! Kulumun bana en muhtaç olduğu zaman, benden kendisini müstağni gördüğü zamandır. Kuluma en fazla merhamet ettiğim zaman da benden yüz çevirdiği zamandır. Benim katımda en büyük olduğu zaman bana dönüş yaptığı zamandır!

İşte bu ve buna benzer sayılmayacak kadar çok olan haberler Muhabbet, Şevk ve Ünsiyet'in isbatma delâlet ederler. Oysa onların mânâsının tahkiki ancak daha önce söylediklerimizle inkişaf eder.

28) Taberânî

36-3

12. Allah'ın Kulu Sevmesi ve Bu Sevginin Mânâsı

Kur'ân'ın delilleri Allah'ın kulunu sevdiği hususunda birbirini takviye etmektedir. Bu bakımdan bu sevginin mânâsını bilmek gerekir. Biz önce sevginin delillerini takdim edelim.

Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler! (Mâide/54)

Allah, kendi yolunda birbirine kenetlenmiş binalar gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saf/4)

Allah tevbe edenleri sever, temizlenenleri sever. (Bakara/222)

Allahü teâlâ 'Ben Allah'ın habibiyim' diye iddia eden bir kimseyi reddederek şöyle buyurmuştur:

De ki: 'O halde niçin günahlarınızdan ötürü (Allah) size azap ediyor?' (Mâide/18) Enes (radıyallahü anh)

Hazret-i Peygamberden şöyle rivâyet ediyor.

Allahü teâlâ bir kulunu sevdiğinde o kula günah zarar vermez. Günahtan tevbe eden bir kimse, günahı olmayan bir kimse gibidir. 29

Bunu söyledikten sonra şu âyeti okudu: Allah tevbe edenleri sever! (Bakara/222)

Ayetin mânâsı şudur: Allah onu çok sevdiği zaman ölmeden önce ona tevbe nasip eder. Ne kadar çok olursa olsun geçmiş günahlar ona zarar vermez. Nitekim İslâm'dan sonra geçmiş küfrün insana zarar vermediği gibi. . . Allahü teâlâ, sevgi, için günahın affını şart koşarak şöyle buyurmuştur:

De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın'. (Âl-i îmran/31)

Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

Kim Allah için tevâzu gösterirse, Allah onu yüceltir. Kim böbürlenirse, Allah onu alçaltır. Kim Allah'ın zikrini çokça yaparsa Allah onu sever. 31

Bir hadîs-i kudsî'de şöyle buyurulmuştur:

Kul, nafile ibadetlerle bana yaklaştığında onu öyle severim ki duyan kulağı, gören gözü olurum. 32

Zeyd b. Eslem şöyle demiştir: Allah kulunu sever ki ona şöyle diyecek dereceye varır: 'İstediğini yap! Seni bağışladım!'

Muhabbet hakkında söylenenler hadde hesaba gelmez. Biz kulun Allah'ı sevmesi mecazî değil de hakikattir dedik; zira muhabbet, sözlük anlamı olarak nefsin kendisine uygun olan bir şeye meyletmesinden ibarettir. Aşk ise galip ve müfrit meyilden ibarettir. Biz daha önce ihsanın nefse uygun olduğunu belirttik. Cemâl de uygundur. Cemâl ile ihsanın bazen gözle idrâk edildiğini, bazen de basiretle bilindiğini belirttik. Sevgi bunların her birine tâbi olur. Sadece gözle idrâk olunana has değildir dedik. Allah'ın kulunu sevmesine gelince, bütün isimler Allah'a ve Allah'ın gayrisine ıtlak olunduklarında her ikisine de aynı mânâ ile ıtlâk olunmaz. Hatta iştirak bakımından isimlerin en umumîsi olan vücûd ismi bile aynı yönde Hâlık ile mahluku kapsamaz. Allah'tan başka her şeyin varlığı Allah'ın varlığından istifade eder. Bu bakımdan tâbi olan varlık, metbû olan varlığa hiçbir zaman eşit olamaz. Ancak ismin ıtlak olunmasında eşittirler.

Bunun benzeri, at ile ağacın cisim isminde ortak olmasıdır; zira cismiyetin mânâ ile hakikati ikisinde de birbirine benzer. Fakat hiçbir zaman birinin asıl olmasını gerektirmez. Bu bakımdan bunların birinin cismiyet! diğerinden alınmış değildir. Bu uzaklık diğer isimlerde daha belirgindir. İlim, irade, kudret ve diğerleri gibi. . . Bu bakımdan bütün bunlarda yaratanı mahluka benzetme. Lugat bu isimleri önce mahlukât için vazetmiştir; zira bu isimlerden, hâliktan önce mahlukât akla gelir. Bu nedenle bu isimlerin Hâlık hakkında kullanılması istiare, mecaz ve nakil yoluyladır. Muhabbet kelimesi, lügatta nefsin kendisine uygun ve münasip olana meyletmesinden ibarettir, Bu mânâ ancak eksik ve kendisine uygun olan maksadı elinden kaçmış bir nefis hakkında düşünülür. Bu bakımdan bu nefis o şeyi elde etmek suretiyle bir kemâli elde eder. Dolayısıyla onu elde etmekle lezzetlenir. Oysa bu mânâ Allah için muhaldir; zira her kemâl, her cemâl, her güzellik ve celâl, ilâhlık hakkında mümkündür. Bu bakımdan o, hâzır ve hâsıldır. Ezelde ve ebedde onun husulü farzdır. Onun yenilenmesi ve giderilmesi Allah hakkında düşünülemez. Bu bakımdan Allah için başkasına, başkası olmak hasebiyle bakılmaz. Allah'ın nazarı sadece zatına ve fiillerinedir. Oysa varlıkta onun zat ve fiillerinden başkası yoktur. 33

İşte bunun için Şeyh Ebû Said Mihenî34 kendisine 'Allah onları, onlar da Allah'ı severler' (Mâide/54) âyeti okunduğu zaman demiştir ki: 'Hakkıyle Allah onları sever; zira o, nefsinden başkasını sevmez'.

Bu mânâya binaen O küll'dür. Varlıkta O'ndan başkası yoktur. Bu bakımdan nefsinden, nefsinin fiillerinden, nefsinin tasniflerinden başkasını sevmeyen bir kimsenin sevgisi, zatını zati ile ilgili olmaları bakımından zatının tâbilerini geçmez. Bu bakımdan o ancak nefsini sever! (Mahluk ancak hâlikın fiili ve eseridir) . O'nun kullarını sevmesi hakkında vârid olan lâfızlar tevil edilir. Mânâsı 'Kulun kalbinden perdeyi basiretiyle kendisini görsün diye kaldırmaya veya kendisine yaklaşmak imkânını ona vermeye ve ezelde bunu onun hakkında irade etmeye' dönüşür. Bu bakımdan Allahü teâlâ'nın sevmiş olduğu kimseye olan sevgisi ezelîdir. Bu sevginin, kulunu bu yakınlık yollarında yürütmek isteyen ezelî iradesine her izafe edildikçe mânâsı budur. Kulunun kalbinden perdeyi kaldıranın fiiline izafe edilirse hâdistir. Kendisini isteyen sebebin meydana gelmesiyle oluşur.

Nitekim bir hadîs-i kudsî'de şöyle buyurulmuştur:

Kulum kendisini seveyim diye durmadan nafile ibadetlerle bana yaklaşır. 35

Nafilelerle Allah'a yaklaşması, iç âleminin durulmasına sebep olur. Kalbinden perdenin kalkmasına, rabbine yakın olmasına vesile olur. Bütün bunlar Allah'ın fiili ve o kulu için lütfudur. İşte Allah sevgisinin mânâsı budur. Bu ancak bir misal ile anlaşılır. O misal de şudur: Sultan bazen kölesini kendine yaklaştırır. Her zaman huzuruna girmeye müsade eder. Çünkü sultan ona meyleder. Ya kuvvetiyle kendisine yardım etmek veya müşahedesiyle müsterih olmak veya reyinde onunla istişare etmek veya yeme ve içmekte yardım etmesi için ona bu izni verir. Bu bakımdan 'Sultan onu sever' denir. Sultan'ın onu sevmesi, sultan'ın tabiatına uygun bir şeyin onda bulunduğu için ona meyletmesi demektir. Bazen sultan bir kölesini huzuruna yaklaştırır. Huzuruna girip çıkmaktan onu menetmez. Bu ondan bir fayda gördüğü veya onun yardımına muhtaç olduğu için değildir. Fakat o kul haddi zatında insanı razı edecek ahlâk ve güzel hasletlerle donatılmıştır. Öyle hasletler ki onların yüzünden sultanın huzuruna yakın olmaya ve onun yakınlığından bolca nasip almaya lâyık olur. Oysa hiçbir şekilde sultan'ın ondan bir çıkarı yoktur. Sultan onunla arasındaki perdeyi kaldırdığında 'Sultan onu sevdi' denilir. Ne zaman kişi, perdeyi kaldırmayı gerektiren güzel ahlâkı elde ederse, 'Huzura varmış, kendini sultana sevdirmiştir' denir.

Bu bakımdan Allahü teâlâ'nın kulu sevmesi ancak ikinci mânâ iledir. Birinci mânâ ile değildir. Ona ikinci mânâyı misal olarak vermekle zihnine yaklaştıkça bir değişiklik meydana gelir. Mânâsı sebkat etmemek şartıyla doğru olabilir; zira habîb, Allah'a yakın olandır. Allah'a yakın olma da hayvanların, yırtıcıların ve şeytanların sıfatlarından uzak olmaktır. İlâhî ahlâktan ibaret olan güzel ahlâklarla ahlâklanmaktır. Bu yakınlık mekan bakımından değil, sıfat bakımından yakınlıktır. Kim yakın değilse, yakın olduğunda mutlaka onda bir değişiklik olur. İşte çoğu kez bu sebepten dolayı zannedilir ki yakınlık her yenilendikçe hem kulun, hem de Allah'ın sıfatında değişiklik meydana gelir (!) Zira önce yakın değilken sonra yakın olmuştur. Oysa bu değişiklik Allah hakkında muhaldir. Allahü teâlâ ezelde olduğu gibi daima kemâl ve cemâl sıfatları üzerindedir. Bu ancak şahıslar arasındaki yakınlık hakkında bir misal vermekle tam vuzuha kavuşur:

İki şahıs, bazen hareket etmekle birbirine yaklaşırlar. Bazen biri yerinde sabit, diğeri hareket eder, dolayısıyla birinde hiçbir şey olmaksızın diğerinde meydana gelen bir değişiklikle yakınlık oluşur. Sıfatlardaki yakınlık da böyledir; zira talebe, ilim ve güzelliğin kemâlinde hocasının derecesine yakın olmayı ister. Oysa hocası ilminin kemâlinde durmaktadır. Talebenin derecesine inmek için herhangi bir hareketi yoktur. Talebe ise çalışarak cehaletin ta dibinden ilmin yüceliğine doğru terâkki etmektedir. Bu bakımdan talebe, durmadan değişiklik ve terakkide hocasına yaklaşıncaya kadar gayret eder. Hoca ise değişmez ve sabit bir vaziyettedir. İşte kulun yakınlık derecesindeki terakkisinin böyle anlaşılması uygundur. Bu bakımdan kul her ne zaman sıfat bakımından kâmil, ilim bakımından tamam, eşyanın hakikatini ihâta etmek bakımından mükemmel, şeytanı kahretmek ve şehvetleri yenmekte sabit, rezaletlerden uzaklaşmakta nezih oldukça kemâl derecesine daha yakın olur. Kemâl derecesinin zirvesi Allah'ındır. Her birinin Allah'a yaklaşması kemâli nisbetindedir. Evet! Bazen talebe, hocasına yaklaşmaya ve onunla eşit olmaya, hatta onu geçmeye muktedir olur. Fakat bu Allah hakkında muhaldir.

Çünkü Allah'ın kemâli sonsuzdur. Kulun kemâl derecelerindeki sülûkünün ise sonu vardır. O ancak belli bir sınıra kadar varır. Hiçbir zaman Allah ile eşit olmaya çalışmamalıdır. Sonra yakınlık dereceleri sonsuz bir şekilde değişiktirler. Çünkü o kemâlin sonu yoktur. Madem durum budur, Allah'ın kulunu sevmesi, onu zatına, meşgaleler ve günahları kendisinden uzaklaştırmak suretiyle yaklaştırmasıdır. İç âleminin, dünyanın bulanıklıklarından arındırması, kalbi ile görüyor gibi müşahede etmesi için kalbinden perdeyi kaldırmasıdır. Kulun Allah'ı sevmesi ise, yoksun olduğu kemâli idrâk etmeye meyletmeşidir. Kendisinde bulunmayan bu kemale yönelmesidir. Şüphe yoktur ki o, elinden kaçırdığı kemâle müştaktır. O kemâlden birşey elde ettiğinde onunla lezzetlenir. Bu mânâ ile şevk ve muhabbet Allah için muhaldir. Eğer 'Allah'ın kulu sevmesi karışıklık meydana getiren bir şeydir, kul Allah'ın dostu olduğunu nasıl bilecek?' dersen, cevap olarak derim ki: Bunun alâmetleriyle buna istidlâl edilir.

Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

Allah bir kulu sevdiğinde ona belâ verir. Onu mübalağalı bir şekilde sevdiğinde onu edinir. 36

- 'Onu edinir!' ne demektir?

- Ona ne aile efradı bırakır, ne de mal!

Bu bakımdan Allah'ın kulunu sevmesinin alâmeti, onu başkasından uzaklaştırması, onunla başkasının arasına girmesidir.

Hazret-i Îsa'ya 'Neden binmek için bir merkeb satın almıyorsun?' denilince, şöyle demiştir: 'Beni bir merkeple zatından meşgul etmesinden Allah katında kıymetim daha yücedir!'

Allahü teâlâ bir kulu sevdiğinde ona belâ verir. Eğer o kul belaya karşı sabrederse onu seçer. Eğer o razı olursa onu tercih eder. 37

Bazı âlimler şöyle demiştir: 'Sen Allah'ı sevdiğini, onun da seni belalandırdığını gördüğünde, bil ki Allah seni arındırmak istiyor'.

Müridlerden biri hocasına dedi ki: 'Ben muhabbetin bir şeyine muttali kılındım'. Hocası dedi ki: 'Ey oğul! O kendisinden başka bir mahbubla seni mübtela kılmış mıdır ki sen de O'nu o mahbuba tercih ettin?' Talebe 'Hayır!' dedi. Hoca 'O halde, muhabbete tamah etme! Zira Allahü teâlâ bir kula belâ verip denemedikçe ona muhabbeti vermez' dedi.

Allah bir kulu sevdiğinde o kulun nefsinden ona bir vâiz kılar. Onun kalbinde onu kötülüklerden sakındırıcı bir kuvvet kılar ki o kuvvet onu kötülüklerden meneder. 38

Allah bir kula hayrı irade ettiğinde ona nefsinin ayıplarını gösterir. 39

Bu bakımdan onun en güzel alâmetleri Allah'ı sevmesidir; zira bu sevgi Allah'ın onu sevdiğine delâlet eder. Onun Allah katında sevildiğine delâlet eden fiil ise, Allah'ın onun zâhir, bâtın, gizli, aşikâr her işini bizzat idare etmesidir. Bu bakımdan ona yön veren, işini tedbir eden, ahlâkını güzelleştiren, azalarını çalıştıran, zâhir ve bâtınını düzelten, isteklerini bir istek kılan, dünyadan nefret etmeyi kalbine yerleştiren, kendisinden başkasından onu uzaklaştıran, tenhada münâcât lezzetiyle ona ünsiyet veren, onunla marifetinin arasındaki perdeyi onun gözünden kaldıran Allah'tır. İşte bu ve benzeri şeyler Allah'ın kulunu sevmesinin alâmetidir. Şimdi de kulun Allah'ı sevmesinin alâmetini zikredelim; zira bu da Allah'ın kulu sevmesinin alâmetleridir. Muvaffak kılan Allah'tır!

29) Deylemî

30) Hâkim

31) İbn Mâce

32) Buhârî

33) Bu Vahdet'ul-Vücûd görüşüdür. Nitekim Şeyh Muhyiddin b. Arabî de Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserinde bu görüşü defalarca tekrar etmiştir.

(İthâfu's-Saâde, IX/612) . Bu hususta daha tatminkâr malûmat için bkz. İmâm Rabbânî, Mektûbât

34) Adı Fudayl b. Ahmed b. Muhammed'dir.

35) Buhârî, (Ebû Hüreyre'den)

36) Taberânî

37) Deylemî

38) Deylemî

13. Kulun Allah'ı Sevmesinin Alâmetleri

Herkes muhabbet iddia eder. İddia etmek ne kadar kolay! Fakat mânâlar çok çetindir! Bu bakımdan insan, şeytanın kandırmasına ve nefsin aldatmasına kanmamalıdır. Nefis ne zaman Allah'ın sevgisini iddia ederse, onu alâmetlerle denemedikçe, ondan delil ve burhanlar istemedikçe ona kanmamalıdır. Muhabbet güzel bir ağaçtır. Kökü sabit, dalları göklerde, meyveleri kalpte, dil ve azalarda belirir. Ondan kalp azalan üzerine feyezân eden eserler dumanın ateşe, meyvenin ağaca delâlet etmesi gibi, muhabbetin varlığına delâlet eder. O eserler çoktur. Onlardan biri cennette keşif ve müşahede yoluyla habibin mülâkatını sevmektir. Bu bakımdan kalbin bir mahbubu sevip de onun müşahede ve mülâkatını sevmemesi düşünülemez. Seven kalbin, o mahbuba varmasının ancak dünyadan ayrılmakla mümkün olduğunu bildiğinde derhal ölüme dost olması, ondan kaçmaması gerekir; zira seven bir insana vatanından sefer edip mahbubunun vatanına gitmek, ona kavuşmak ağır gelmez. Ölüm, mülâkatın anahtarı, müşahedeye giriş kapısıdır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

Kim Allah'ın mülâkatını severse Allah da onun mülâkatınısever. 40

Huzeyfe ölüm döşeğinde şöyle haykırdı: 'Bir habib ki fakirlik üzerine geldi. Pişmanlıktan kurtulamam'. 41

Seleften bir zat şöyle demiştir: 'Allah kulda, Allah'ın mülâkatını sevmekten sonra, fazla secdelerden daha sevimli bir haslet yaratmamıştır!' Görüldüğü gibi bu bahis, Allah ile mülâki olmayı sevmeyi, secdeye takdim etmiştir. Allahü teâlâ, sevgideki doğruluğun hakikati için Allah yolunda ölmeyi şart koşmuştur; zira onlar 'Biz Allah'ı seviyoruz' dediler. Bunun üzerine Allahü teâlâ, Allah yolunda ölmeyi ve şehidlik mertebesini talep etmeyi bu sözün doğruluğuna alâmet kılarak şöyle buyurdu:

Allah kendi yolunda birbirine kenetlenmiş binalar gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saf/4)

Allah Mü'minlerden canlarını ve mallarını, cennet kendilerinin olmak karşılığında satın almıştır. (Tevbe/111)

Hazret-i Ebû Bekir'in kendisinden sonra halife olan Hazret-i Ömer'e yazdığı vasiyetinde şu cümleler yer almaktadır: 'Hak ağırdır, ağırlığına rağmen kolaydır. Bâtıl hafiftir, hafifliğine rağmen ağırdır. Eğer benim vasiyetimi hıfzedersen hiçbir şey sana ölümden daha sevimli gelmez. Nasıl olsa ölüm gelip yakana yapışacaktır. Eğer vasiyetimi zayi edersen sana ölümden daha ağır gelen hiçbir şey olmaz. Zaten sen ölümü sana yetişmekten aciz bırakamazsın!'

İshak b. Sa'd b. Ebî Vakkas babasından şöyle rivâyet ediyor: "Abdullah b. Cahş Uhud gününde bana dedi ki: 'Biz Allah'a dua etmeyelim mi?' Böylece bir kenara çekildiler. Abdullah b. Cahş şu duayı yaptı: 'Yârab! Israrla senden istiyorum. Yarın düşman ile karşılaştığımda karşıma kuvveti ve öfkesi şiddetli olan bir kişiyi çıkar ki senin yolunda onunla çarpışayım. O da benimle çarpışsın. Sonra benim burnumu ve kulağımı kessin. Karnımı yarsın. Yarın senin huzuruna vardığımda 'Ey Abdullah! Senin burnunu ve kulağını kim kesti?' diye sor. Ben de 'Ey rabbim! Senin ve Rasûlü'nün yolunda oldu!' diyeyim. Sen o zaman 'Doğru söyledin!' de. Ben akşama doğru Abdullah'ı gördüm. Burnu ve kulağı kesilmiş ve ipe takılmıştı".

Said b. Müseyyeb şöyle demiştir: 'Ümit ederim ki Allahü teâlâ onun yeminin başını yerine getirdiği gibi sonunu da yerine getirmiştir!'

Süfyân es-Sevrî ve Bişr el-Hafî derlerdi ki: 'Ancak şüpheli bir insan ölümden hoşlanmaz; zira dost, her durumda dostu ile mülakattan hoşlanır'.

Büveytî42 zâhidlerden birine 'Ölümü sever misin?' diye sordu. Zâhid durakladı. Bunun üzerine Büveytî 'Eğer doğru olsaydın muhakkak ölümü severdin' deyip şu âyeti okudu:

De ki: 'Eğer (dediğiniz gibi) gerçekten Allah katında âhiret yurdu kimsenin değil, yalnız sizin ise, sözünüzde doğru iseniz, haydi ölümü temenni edin!' (Bakara/94)

Bunun üzerine kişi dedi ki: Allah'ın yüce Rasûlü buyurmuştur: 'Sakın sizden hiçbir kimse ölümü temenni etmesin'.

Kişinin bu itirazına karşı, Büveytî Allahü teâlâ, bu sözünü insanlara isabet eden bir zarardan ötürü ölümü temenni etmemeleri için söylemiştir. Çünkü Allah'ın kaza ve kaderine râzı olmak, ondan kaçmayı talep etmekten daha üstündür'.

Soru: Ölümü sevmeyen bir kimsenin Allah'ın muhibbi olması düşünülebilir mi?

Cevap: Ölümü sevmemek, bazen dünyayı sevmekten, aile efradından, mal ve evlattan ayrılmaya dayanamamaktan ileri gelir. Bu ise, Allah'ı kemâl derecesinde sevmeye zıddır. Çünkü kâmil sevgi, kalbin tamamını kapsayan sevgidir. Fakat aile efradının ve çocuğunun sevgisiyle beraber kişide Allah sevgisinden zayıf bir kokunun bulunması, uzak bir ihtimal değildir; zira insanlar sevgi hususunda değişik derecededirler.

Onların değişik derecede olduklarına rivâyet edilen şu hadîs delâlet eder: 'Ebû Huzeyfe b.

Utbe b. Rabia b. Abdişşems, kızkardeşi Fâtıma'yı azadlısı Sâlim'e nikâh ettiği zaman, Kureyşliler onu bu hâdiseden dolayı kınayarak şöyle dediler: Sen Kureyş'in soylu kadınlarından birini bir köleye nikâh ettin!' Bunun üzerine, Ebû Huzeyfe şöyle dedi: 'Allah'a yemin ederim, Sâlim'in kızkardeşimden daha hayırlı olduğunu bildiğim için kardeşimi ona nikâh ettim'. Ebû Huzeyfe'nin bu sözü Kureyşlilere, yaptığından daha fazla ağır geldi. Bunun üzerine dediler ki: 'Bu nasıl olur? Fatma senin kızkardeşin, Sâlim ise azadlındır!' Ebû Huzeyfe dedi ki: Hazret-i Peygamber'in şöyle dediğini duydum:

Kim kalbinin tamamıyla Allah'ı seven bir kimseye bakmak istiyorsa, Sâlim'e baksın!

Bu hadîs, insanlardan bir kısmının bütün kalbiyle Allah'ı sevmediğine delalet eder. Kişi hem Allah'ı, hem de Allah'ın gayrisini sever. Şüphe yoktur ki bu kimse, Allah'ın huzuruna vardığında o huzurdan dolayı olan nimeti, sevgisi nisbetinde olur. Ölüm ânında çekeceği azap da dünyaya olan sevgisi nisbetinde olur.

Ölümü sevmemenin ikinci sebebine gelince, o sebep kulun muhabbet makamının başlangıcında olmasıdır. Kul ölümden çekinmez. O ancak Allah ile mülâki olmaya hazır olmadığı için ölümü sevmez. Bu isteksizlik onun sevgisinin zâfiyetine delâlet etmez. O tıpkı kulağına dostunun yanına geleceği haberi gelen ve dostunun evini düzeltip ziyafet hazırlamak için bir saat gecikmesini isteyen bir muhib gibidir. Bu gecikmeden dolayı dostunu istediği şekilde, kalbi meşgalelerden boş olduğu, sırtı yüklerden hafif bulunduğu halde dostunu karşılar. İşte bu sebepten ötürü olan istememezlik, asla sevginin kemâliyle tezat teşkil etmez. Bu sebebin alâmeti amel için daimî çalışması ve bütün himmetini hazırlığa sarfetmesidir.

O alâmetlerden biri de Allahü teâlâ'nın sevdiğini, kendisinin sevdiğine hem zâhirde, hem bâtında tercih etmesidir. Bu bakımdan amelin meşakkatine göğüs gerip, hevâ-i nefsin arkasına takılmaktan sakınmalı, tembellikten yüz çevirmeli, durmadan Allah'ın ibadetine devam etmelidir. Nafilelerle Allah'a yaklaşmaya çalışıp, O'nun nezdindeki derecelerin meziyetlerini aramalıdır. Nitekim muhib bir kimsenin mahbubunun kalbindeki yakınlığın fazlalığını aradığı gibi. . . Allahü teâlâ muhibleri Allah'ın dediğini kendi dediğine tercih etmek ile vasıflandırarak şöyle buyurmuştur:

Kendilerine hicret edip gelenlere sevgi beslerler ve onlara verilen şeylerden dolayı nefislerinde bir kaygı duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa bile (onları) nefislerine tercih ederler. (Haşr/9)

Kim hevâ-i nefsin peşine takılmaya devam ederse onun sevdiği hevasıdır. Muhib bir kimse, sevdiğinin isteği için nefsinin isteğini bırakır.

Ben ona kavuşmayı arzuluyorum. O ise benden uzaklaşmayı!

Bu nedenle kendi isteğimi onun isteği için terkediyorum!

Sevgi galebe çaldığında, hevâ-i nefsin arzûlarını silkip atar, kişi için sevdiğinden başkasından zevk almak diye birşey kalmaz.

Rivâyet ediliyor ki Hazret-i Zeliha îman edip Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm) kendisiyle evlendiğinde Yûsuf tan uzaklaşıp ibadete koyuldu ve Allah ile başbaşa kaldı. Yûsuf (aleyhisselâm) onu gündüz yatağına davet ediyor, o ise bu daveti geceye tehir ediyordu. Gece davet edince gündüze bıraktırıyordu. Hazret-i Yûsuf'a şöyle dedi: 'Ey Yûsuf! O'nu tanımadan önce seni seviyordum. O'nu tanıdıktan sonra O'nun sevgisi başkasına yer bırakmadı. O'nun yerine geçecek bir bedel de istemiyorum!' Bu durum, Yûsuf (aleyhisselâm) ona şunları bildirinceye kadar devam etti: "Muhakkak ki bu arzumu Allahü teâlâ bana emretti.

Allahü teâlâ bana 'Senden iki çocuk yaratacağım ve onları peygamber kılacağım' dedi". Bunun üzerine Zeliha Allahü teâlâ sana bunu emretmiş, beni de bu işe yol kılmışsa, Allahü teâlâ'nın emrine itaatim vardır' dedi. İşte böylece Yûsuf a teslim oldu.

Durum bu olduğunda Allah'ı seven bir kimse ona isyan etmez. Bunun için İbn-i Mübârek, isyan eden hakkında şöyle demiştir:

Allah'a isyan ediyorsun! Oysa O'nu sevdiğini söylüyorsun!

Senin bu yaptığın hayatımla yemin ederim fiiler içerisinde gariptir!

Eğer senin sevgin doğru olsaydı O'na itaat ederdin. Muhakkak ki seven sevdiğine mûtidir. Bu mânâda yine şöyle demiştir:

Canımın istediğini senin istediğin şey için terkediyorum! Sen ne ile razı olursan ben de onunla râzı olurum, nefsim hoşlanmasa bile! Sehl et-Tüsterî dedi ki: 'Sevginin alâmeti, sevileni nefsine tercih etmektir. Allah'a itaat eden herkes Allah'ın dostu olmaz. Dost, ancak yasaklardan kaçınan kimsedir'.

Hakîkat Sehl'in dediği gibidir. Çünkü Allah'ın muhabbeti, Allah'ın kulu sevmesine vesiledir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur:

Onlar Allah'ı severler, Allah da onları sever. (Mâide/54)

Allahü teâlâ ne zaman kulunu severse, onun velisi olur. Düşmanlarına karşı ona yardım eder. Kulun düşmanı ise nefsi ve şehvetleridir. Bu bakımdan Allahü teâlâ ne onu mağlub eder, ne de onu hevasına ve şehvetlerine havale eder.

Allah sizin düşmanlarınızı daha iyi bilir. Dost olarak Allah yeter, yardımcı olarak da Allah yeter! (Nisâ/45)

Soru: İsyan muhabbetin esasına zıt düşer mi?

Cevap: İsyan muhabbetin esasına değil, kemâline zıt düşer. Nice insan vardır ki hasta olduğu halde nefsini sever! Sıhhatli olmayı ister. Oysa kendisine zarar vereni yer. Zarar verdiğini bile bile bunu yapar. Böyle yapması nefsini sevmediği mânâsına gelmez. Fakat marifet bazen zayıf olur. Şehvet de galebe çalar. Böylece sevginin hakkını yerine getirmekten aciz olur.

Buna şu rivâyet delâlet eder: Nuayman b. Amr b. Rifa el-Ensâri içki içip Hazret-i Peygamber'e her getirilişinde had uygulanırdı. Bir gün yine getirildi. Hazret-i Peygamber ona had uyguladı. Bu esnada bir kişi ona lanet okuyarak 'içki içip durmadan Peygamber'in huzuruna getiriliyor' dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber şöyle dedi:

Sakın ona lanet okuma! Muhakkak o, Allah ve Rasûlü'nü sever!43

Görüldüğü gibi, Hazret-i Peygamber, günahtan dolayı onun sevgisini yok saymadı. Evet! Günah onu sevginin kemâlinden yoksun bırakır. Ariflerden biri şöyle demiştir: 'Îman kalbin zâhirinde olursa, şahıs Allah'ı normal bir derecede sever. Kalbin derinliklerine girdi mi beliğ bir sevgi ile Allah'ı sever, günahları terkeder'.

Kısacası; muhabbet davasında tehlike vardır. Bu nedenle Fudayl b. Iyâz şöyle demiştir: "Sana 'Allah'ı sever misin?' diye sorulduğunda sükût et. Zira eğer 'hayır' dersen kâfir olursun. Eğer 'evet' dersen senin vasfın sevenlerin vasfı değildir. Bu bakımdan gazaptan sakın!"

Alimlerden biri şöyle demiştir: 'Cennette marifet ve muhabbet ehlinin nimetinden daha yüce bir nimet yoktur! Cehennemde de yapmacık olarak marifet ve muhabbet iddia edenin azabından daha şiddetli bir azap yoktur!' O alâmetlerden biri de Allah'ın zikriyle müstağrak olmaktır. Öyle ki kişinin dili ve kalbi zikirden boşalmaz. Bu bakımdan bir şeyi çok seven kimse, zarurî olarak, ondan ve onunla ilgili şeylerden çokça bahseder. O halde, Allah sevgisinin alâmeti O'nun zikrini sevmektir. O'nun kelâmı olan Kur'ân'ı sevmektir. O'nun rasûlünü sevmektir ve Allah'a nisbet edilen herkesi sevmektir. Çünkü bir insanı seven onun mahallesinin köpeğini bile sever. Bu bakımdan sevgi arttıkça sevgiliden, sevgilinin etrafına sirayet eder. Bu ise sevgide ortaklık değildir; zira sevgilinin elçisini onun elçisi olduğu için seven bir kimsenin, onun kelâmını seven bir kimsenin sevgisi mahbubun gayrisine geçmiş sayılmaz. Aksine bu sevgi sevgisinin kemâline delâlet eder. Allah sevgisi kimin kalbine galebe çalarsa Allah'ın yarattığıdır diye Allahü teâlâ'nın bütün mahlukâtını sever. Öyleyse böyle bir kimse Kur'ân'ı, peygamberi, Allah'ın salih kullarını nasıl sevmez? Biz bunun hakikatini uhuvvet ve arkadaşlık bahsinde zikretmiştik!

De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah'da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın! (Âl-i İmrân/31)

Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

Size gıda olarak vermiş olduğu nimetlerinden dolayı Allah'ı seviniz. Beni de Allah için seviniz.

Süfyân es-Sevrî şöyle demiştir 'Allah'ı seveni seven, ancak Allah'ı sever! Allah'a ikram eden ancak Allah'a ikram eder'.

Bir müridden şöyle hikâye edildi: "İrade yaşında münacâtın tadını tatmıştım. Gece gündüz Kur'ân okumaya devam ettim. Sonra bana bir gevşeklik yapıştı. Kur'ân okumayı bıraktım. Rüyamda bana şöyle haykıran birini gördüm: 'Eğer sen beni seviyorsan neden kitabıma cefa verdin? Kitabımdaki ince itâbımı (serzenişimi) hiç düşünmedin mi?' Bunun üzerine uyandım. Gördüm ki kalbime Kur'ân'ın muhabbeti yerleştirilmiştir. Böylece eski hâlime döndüm".

İbn Mes'ûd şöyle demiştir: 'Hiçbirinizin nefsine Kur'ân'dan başkasını sorması uygun değildir. Eğer nefsi Kur'ân'ı seviyorsa, o Allahı seviyor demektir. Eğer Kur'ân'ı sevmiyorsa Allah'ı da sevmez'.

Sehl şöyle demiştir: 'Allah sevgisinin alâmeti, Kur'ân sevgisidir. Allah ve Kur'ân sevgisinin alâmeti, peygamber sevgisidir. Peygamber sevgisinin alâmeti, sünnet (hadîs) sevgisidir. Sünnet sevgisinin alâmeti, âhiret sevgisidir. Âhiret sevgisinin alâmeti, dünyadan nefret etmektir. Dünyadan nefret etmenin alâmeti, ondan sadece kendisini âhirete ulaştıracak kadar bir azık edinmektir'. O alâmetlerden biri de tenhada Allah'a olan münacâtlarına ve Allah'ın kitabını okumaya rağbet etmektir. Böyle bir kimse teheccüd namazına devam edip gecenin sükûnetini fırsat bilir. Dünyevî meşgalelerin kesilmesiyle vaktin dürülmesini ganimet sayar. Sevgi derecelerinin en azı, dost ile başbaşa kalmaktan zevk duymak, onun münacâtından nimetlenmektir. Bu bakımdan bir kimseye uyku ve boş sözlerle iştigal etmek Allah'ın münacâtından daha hoş gelirse onun sevgisi nasıl sıhhatli olabilir?

İbrahim b. Edhem, dağdan inerken kendisine 'Nereden geldin?' diye sorlunca 'Allah ile ünsiyetten geldim' diye cevap vermiştir.

Hazret-i Dâvud'un (aleyhisselâm) haberlerinde şöyle vârid olmuştur: 'Sakın kullarımdan birine ünsiyetini verme, muhakkak ki ben kendimden iki kişiyi ayırırım: Vereceğim sevabı geç verilecek sanarak ibadetten ayrılan kişiyi ve beni unutmuş, haline râzı olmuş kişiyi kendimden uzaklaştırırım. Bunun alâmeti; onu kendi nefsine havale etmemdir. Onu dünyada taşkın bir vaziyette bırakmamdır'.

Şahıs ne zaman Allah'ın gayrisiyle ünsiyet peyda ederse, Allah'tan başkasıyla olan ünsiyeti nisbetinde Allah'tan korkar, yine o nisbette Allah muhabbetinden uzaklaşır. Hazret-i Mûsa siyah köle Berhî'nin yüzü suyu hürmetine Allah'tan yağmur istedi. Onun kıssasında vârid olmuştur ki Allahü teâlâ, Hazret-i Mûsa'ya (aleyhisselâm) 'muhakkak Berhî benim en güzel kulumdur. Ancak onda bir kusur vardır' dedi. Hazret-i Mûsa 'Yârab! Onun kusuru nedir?' diye sorunca,

Allahü teâlâ şöyle buyurdu:

Seherlerde esen nesim rüzgârı onun hoşuna gider. O rüzgâra gönül kaptırır. Oysa beni seven bir kimse hiçbir şeye gönül kaptırma malıdır.

Rivâyet ediliyor ki bir âbid uzun seneler bir ormanda Allah'a ibadet etti. Bir ara ağacın tepesine yuva yapıp akşamları gelip yuvaya sığınan bir kuşa baktı. Kalbinden 'İbadetimi, kuşun yuva yaptığı şu ağacın altında yapsam, kuşun sesini dinlesem ne güzel olur' dedi. Bunun üzerine o ağacın altına gitti. Allahü teâlâ o zamanın peygamberine vahiy göndererek şöyle dedi: 'Filan âbide de ki: 'Sen bir mahluka ünsiyet verdin. Muhakkak senden öyle bir derece alacağım ki ebediyyen amelinden hiçbir şeyle artık o dereceye varamayacaksın!'

Durum böyle olduğu zaman muhabbet'in alâmeti, mahbubun münacâtıyla ünsiyet etmek ve mahbub ile tenhada kaldığında en güzel şekilde nimetlenme ve sevdiği ile arasındaki halveti bulandıran, kendisini münacâtın lezzetinden alıkoyan herşeyden kaçmaktır.

Ünsiyet'in alâmeti; akıl ve idrâkin münacâtın zevkinde müstağrak olmasıdır. Tıpkı mâşukuna hitab ve mâşuku ile münacât eden bir kimse gibi. . . Bu tür zevk bazılarını öyle bir raddeye getirmiştir ki namaz kılarken evi yandığı halde haberi olmaz. Bazılarının ayağı kendisine isabet eden bir hastalıktan dolayı namaz kılarken kesilir, bundan haberdar olmaz. Sevgi ve ünsiyet kendisine galebe çaldığında halvete çekilmek ve münâcat etmek onun için gözaydınlığı olur. Onunla bütün üzüntülerini bertaraf eder. Ünsiyet ve sevgi onun kalbini öyle kaplar ki dünya meseleleri birkaç defa tekrar edilmedikçe onlardan hiçbir şey anlamaz. Tıpkı donakalmış aşık gibi. . . Böyle bir aşık diliyle konuşur, fakat kalbi sevgilisinin zikriyle meşguldür. Bu bakımdan muhib odur ki ancak sevdiği ile mutmain olur.

Onlar inanmışlardır ve kalpleri Allah'ı anmakla yatışır; iyi bilin ki kalpler ancak Allah'ı anmakla yatışır. (Ra'd/28)

Katâde bu ayetin tefsirinde 'Kalplerin itminanı Allah'ın zikriyle ünsiyet peyda etmeleri demektir' der.

Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) şöyle demiştir: 'Kim Allah'ın muhabbetinden zevk alırsa bu zevk onu dünya talebinden meşgul eder. Bütün insanlardan onu uzak tutar'.

Mutarrıf b. Ebî Bekr 'Dost, dostunun konuşmasından usanmaz!' dedi.

Allahü teâlâ Hazret-i Davud'a (aleyhisselâm) vahyederek 'Gece olunca uyuyan benim sevgimi iddia etmekte yalancıdır. Acaba muhib, habibiyle mülâki olmayı sevmez mi? Ben, beni arayan için varım!'

Hazret-i Mûsa (aleyhisselâm) şöyle demiştir: 'Yârab! Sen neredesin ki senin yanına gelelim?' Allahü teâlâ 'Sen kasdettiğine muhakkak varırsın!' demiştir.

Yahya b. Muaz şöyle demiştir: 'Allah'ı seven bir kimse nefsinden nefret eder!'

Yine şöyle demiştir:

'Kimde şu üç haslet yoksa o muhib değildir:

1. Allah'ın kelâmını, halk kelâmına tercih etmek,

2. Allah'ın mülâkatını, halkın mülâkatına tercih etmek,

3. Allah'ın ibadetini, halkın hizmetine tercih etmek!'

O alâmetlerden biri de Allah'tan başka elden kaçırdığı hiçbir şey için esef etmemesidir. Teessüfünün ibadet ve zikirsiz geçirdiği zamanlar için olmasıdır. Bu bakımdan arada sırada meydana gelen gafletler için de nefsini kınamak ve tevbe etmek suretiyle çokça dönüş yapmalıdır. Ariflerden biri şöyle demiştir: 'Allah'ın bir kısım kulları vardır ki Allah'ı sevmiş ve O'na ünsiyet vermişlerdir. Böylece elden kaçırdıkları şeyler için gam yemek onlardan giderilmiştir. Onlar nefislerinin zevkiyle meşgul değildirler; zira onların sultanının (Allah'ın) mülkü geniştir. O Sultan ne dilerse o olur. Bu bakımdan onlar için ne takdir edilmişse o onların eline gelir. Onların elinden kaçan ise o Sultanın onlar için takdir buyurduğu tedbirledir'.

Muhibbin yapması gereken şey gafletinden kurtulduğunda mahbubuna yönelmektir. Nefsini kınamakla meşgul olmak, rabbinden şöyle dilemesidir: 'Ey rabbim! Hangi günah ile lütfunu benden kestin? Beni huzurundan uzaklaştırdın? Nefsimle ve şeytanın arkasına düşmekle beni meşgul ettin?'

Nefsini böyle bu kınamak onda berrak bir zikir ve incelmiş bir kalp meydana getirir ki daha önceki gafletinin kefareti olur. Onun düşüşü, zikrinin ve kalp temizliğinin yenilenmesine sebep olur.

Muhib, mahbubdan başkasını görmeyince ve her gördüğünü ondan görünce üzülmez, şikayet etmez ve herşeyi rıza ile kucaklar ve bilir ki mahbub, kendisi için faydalı olanı takdir etmiştir. Derhal Allahü teâlâ'nın şu ayetini hatırlar:

Gerçi hoşunuza gitmez ama, size savaş yazıldı (farz kılındı) . Bizden hoşlanmadığınız birşey hakkınızda iyi olabilir. (Bakara/216)

O alâmetlerden biri de ibadetle nimetlenmesi, ibadeti ağır saymaması ve ibadetten gelen yorgunluğunun gitmesidir.

Biri şöyle demiştir: 'Yirmi sene gecenin acısını çektim. Sonra yirmi sene ondan nimetlendim'.

Cüneyd-i Bağdâdî şöyle demiştir: 'muhibbin alâmeti canlılığın devamıdır. İstek ile ibadete koyulan bir kimsenin kalbi değil bedeni fersûde olur!'

Bazıları şöyle demiştir: 'Sevgi üzerindeki çalışmaya gevşeklik karışmaz!'

Âlimlerden biri şöyle demiştir: 'Allah'a yemin ederim, Allah'ın dostu olan bir kimse büyük vesilelere konsa bile Allah'ın ibadetinden usanmaz'.

İşte bu ve buna benzer şeyler müşahedelerde mevcuttur; zira aşık, mâşukunun isteğine koşmayı ağır görmez! Onun hizmetini bedenine ağır gelse bile kalben lezzetli bulur. Onun bedeni her ne kadar aciz düşse de, onun nezdinde en sevimli şey bedeni tekrar kuvvetlendirmek, ondan aczi Allah'a ibadetle meşgul olması için gidermektir. İşte Allah sevgisi böyle olur; zira sevgi hâkim olduğu zaman, şüphesiz altındaki şeyi istila eder. Bu bakımdan mahbubu, tembellikten kendisine daha sevimli gelen bir kimse, o mahbubun hizmetinde tembelliği bırakır. Maldan daha sevimli ise onun sevgisi uğruna malı bırakır. Muhiblerden biri malını vere vere kendisine hiçbir şey bırakmayınca, kendisine şöyle denildi:

- Senin muhabbetteki bu halinin sebebi nedir?

- Bir gün bir muhib gördüm. Mahbubu ile başbaşa kalmış şöyle diyordu: 'Allah'a yemin ederim ben, kalbimin tamamıyla seni seviyorum! Oysa sen yüzünün tamamıyla benden yüz çeviriyorsun'. Mahbub ona 'Eğer beni seviyorsan bana ne infak ediyorsun?' dedi. O cevap olarak dedi ki: 'Ey efendim! Mülkümde olan her şeyi sana mülk edeceğim. Sonra senin için, helâk oluncaya kadar, ruhumu sana infak edeceğim'. Sonra ben kendi kendime dedim ki: 'Bu bir mahluktur, bir mahluka böyle hitap ediyor. Bu bir kölenin kölesidir. Acaba bütün bunların sebebi olan bir ilahın kölesi nasıl olmalıdır?

O alâmetlerden biri de bütün kullara şefkatli olmasıdır. Onlara merhamet etmesi, Allah'ın düşmanlarına karşı şiddetli olması, Allah'ın hoşuna gitmeyen şeylerden birini yapandan nefret etmesidir.

Kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. (Fetih/29)

Ona hiçbir kınayıcının kınaması tesir etmez. Allah için öfkelenmekten hiçbir mâni onu çevirmez. Allahü teâlâ bir hadîs-i kudsî'de velî kullarını bununla vasıflandırarak şöyle buyurmuştur:

Öyle kimselerdir ki çocuğun bir şeyle mükellef kılındığı gibi benim sevgimle mükellef olmuşlardır. Nesir denilen kuşun yuvasına döndüğü gibi onlar benim zikrime dönerler. Kaplanın kışkırtıldığı zaman öfkelendiği gibi onlar da benim haram kıldıklarım yapıldığında öfkelenirler; zira böyle bir kimse insanların çok veya az olmalarına perva etmez!

Bu bakımdan şu misale dikkat et: Çünkü çocuk, herhangi birşeyle mükellef kılındığı zaman, asla ondan ayrılmaz. O şey çocuğun elinden alındı mı çocuğun işi ancak ağlamak, o şey geri gelinceye kadar bağırmaktır. Eğer uyursa elbiselerinin arasında onunla beraberi uyur. Uyandığında geri dönüp ona yapışır. Ondan ayrılınca ağlar. Onu her buldukça güler. O şey hususunda kendisiyle mücadele edenden nefret eder. Onu kendisine vereni çocuk sever. Kaplana gelince, o öfkelendiğinde nefsine hâkim olamaz. Bazen nefsini helâk edecek kadar öfkesi kabarır. İşte bunlar muhabbetin alâmetleridir, kimde bu alâmetler tamam olursa onda muhabbet tam ve berraktır. Âhirette onun içkisi berrak ve tatlıdır. Kim Allah'ın sevgisine başkasının muhabbetini katarsa âhirette sevgisi nisbetinde nimetlenir; zira onun içkisine mukarreblerin içkisinden bir miktar katılır. Nitekim Allahü teâlâ ebrar hakkında şöyle buyurmuştur:

İyiler nimet içindedirler. (İnfitâr/13)

Onlara mühürlü, saf bir şaraptan içirilir ki sonu misktir. İşte yarışanlar bunun için yarışsınlar. Karışımı tesnîmdendir. Bir çeşme ki (Allah'a) yaklaştırılanlar ondan içerler. (Mutaffifîn/25-28)

Ebrarın şarabı mukarreblerin katıksız şarabı ona katıldığı için hoş oldu. Ayetteki şarab, cennetlerin tüm nimetlerinden ibarettir. Nitekim (Kur'ân) , bütün amelleri bununla ifade buyurmuştur.

Hayır! İyilerin yazısı illiyyîn'dedir. (Mutaffifîn/18)

(Allah'a) yaklaştırılmış olanlar onu görürler. (Mutaffifîn/21)

Onların kitabının yüceliğinin alâmeti, mukarreblerin onu müşahede edecek kadar yükselmesidir. Nasıl ki ebrar, mukarreblere yaklaşmak suretiyle, hâl ve marifetlerinde artış hissederler, onları müşahede etmekle gelişirlerse, tıpkı âhiretteki halleri de böyle olacaktır:

Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. (Lokmân/28)

İlk yaratmaya başladığımız gibi onu iade ederiz. (Enbiyâ/104)

Yaptıklarına uygun bir ceza olarak. . . (Nebe/26)

Yani ceza, onların amellerine uygun olur. Bu bakımdan hâlis amel, katıksız şarap ile, karışık amel de saf olmayan şarap ile karşılanır. Her şarabın katığı, şahsın sevgi ve amellerindeki saflık nisbetindedir:

Artık kim zerre miktarı bir hayır yapmışsa onun mükafatını görür ve kim zerre miktarı bir kötülük işlemişse onun cezasını görür. (Zilzâl/7-8)

Bir kavim kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez,

Allah zerre kadar haksızlık etmez. Eğer zerre kadar bir iyilik olursa onu kat kat artırır. Ayrıca kendi katından büyük bir mükafat verir. (Nisâ/40)

(İnsanın yaptığı amel) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa onu tartıya koyarız. Hesap gören olarak biz kâfiyiz! (Enbiyâ/47)

Bu bakımdan dünyadaki sevgisi cennet nimeti, elâ gözlü hûrî ve cennet köşkleri için olan kimse cennette dilediği şekilde kendisine yer yapması, cennet vildanlarıyla oynaması, kadınlarından faydalanması için cennete girme imkânına sahip olur. İşte orada âhiretteki lezzeti sona erer; zira İnsan oğluna ancak muhabbet hususunda nefsinin isteği olan şeyler verilir. Maksadı evin sahibi ve mülkün mâliki olan ve o mâlikin ihlâslı ve doğru sevgisi kalbine galebe çalan bir kimse ise, kudret sahibi bir sultanın katında, rıza gösterilen bir yerde misafir edilir. Bu bakımdan ebrar, cennet bahçelerinde dolaşırlar. Cennetlerde elâ gözlü huriler ve vildanlarla nimetlenirler. Mukarrebler ise, Allah'ın huzurundan ayrılmaz. Gözleriyle daima O'na bakarlar. O huzurun bir zerresine nisbeten cennetin bütün nimetlerini hakir sayarlar. Bazı gruplar, işkembesi ve tenasül uzvunun şehvetiyle meşguldür. Bazı gruplar da sohbetle meşguldür.

Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

Cennet ehlinin çoğu saflardır. İlliyyîn ise akıl sahiplerinindir.

Zihinler illiyyîn'in mânâsını idrâk etmekten âciz olduklarından Allahü teâlâ illiyyîn hakkında şöyle buyurdu:

İlliyyîn'in ne olduğunu sana bildiren nedir? (Mutaffifîn/19)

(Başlara) çarpan, (yürekleri hoplatan) hadise! Nedir o çarpan hâdise? O çarpan hâdisenin ne olduğunu sen nereden bileceksin? (Kâria/ 1-3)

O alâmetlerden biri de sevgisinde korkak, Allah'ın heybet ve azameti karşısında küçülmektir. Bazen zannedilir ki korku, sevginin zıddıdır. Oysa hiç de öyle değildir. Azametin idrâki heybeti gerektirir. Nitekim cemâli idrâk etmenin sevgiyi gerektirdiği gibi. . . Muhiblerin muhabbet makamında özel korkuları vardır ki başkası için o korku sözkonusu değildir. Onların korkularının bazısı diğerinden daha şiddetlidir. O korkuların ilki Allah'ın yüz çevirmesinden (iltifat etmemesinden) korkmaktır. Hicabın korkusu bundan daha şiddetlidir. Uzaklaştırmanın korkusu ise ondan da şiddetlidir. Hûd suresinde olan bu mânâ muhiblerin efendisi Hazret-i Muhammed Mustafa'yı (sallâllahü aleyhi ve sellem) ihtiyarlatmıştır.

İyi biliniz ki Semûd (kavmi) nasıl uzaklaşıp gittiyse Medyen halkı da öyle uzaklaşıp gitti. (Hûd/95)

Uzaklaşmanın heybeti ve korkusu ancak yakınlığa alışmış yakınlığın tadını tatmış bir kimsenin kalbinde büyür. Bu bakımdan uzaklaştırılanlardan bahsedilince, bu Allah'a yakın olanları ihtiyarlatır. Yakınlığa ancak uzaklığa alışan bir kimse iştiyak duymaz! Uzaklık korkusundan ancak yakınlık sergisine konmak imkânını bulamayan bir kimse ağlamaz! Sonra (bundan daha şiddetlisi) huzurunda durmanın ve fazla bırakılmamanın korkusudur! Zira biz daha önce yakınlaşmanın dereceleri sonsuzdur demiştik. Kulun yapması gereken şey, her nefeste biraz daha yaklaşmak için var kuvvetiyle çalışmaktır.

Benim de kalbimin üzeri paslanır. Hatta, yetmiş defa Allah'tan af talep ederim. 45

Hazret-i Peygamber'in af talep etmesi, ancak ilk adımdandır. Çünkü ilk adım, ikincisine nisbeten uzaklıktır. Bu da sâlikler için yolda vâki olan gevşeklik ve sevgiliden başkasına iltifat ettiği için bir cezadır.

Kudsî haberlerde rivâyet ediliyor ki Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur: 'Alim kişi dünyayı benim taatime tercih ettiğinde ona vereceğim en az ceza, ondan münacâtımın zevkini almaktır'.

Şehvet sebebiyle fazla nimeti selbetmek, halk tabakasına verilen bir cezadır. Havassa gelince, onları sadece ucub ve beliren lütfun başlangıçlarına meyletmek, fazla nimetten mahrum eder. Kendisinden ancak ayakları marifet zemininde yerleşmiş kimselerin sakınabildiği gizli mekr budur. Sonra (ondan daha şiddetlisi) , telâfi edilmeyenin korkusudur.

İbrahim b. Edhem, seyahatte iken dağın tepesinde birinin şu şiiri okuduğunu duydu: 'Senden gelen herşey bağışlanır. Ancak bizden yüz çevirmen hariç! Fevt olunanı sana hibe ettik! Bizden fevt olunan kaldı'. Bunun üzerine İbrahim tirtir titreyip düştü ve bayıldı. Bir gün bir gece ayılmadı. Onda birçok haller meydana geldi. Sonra dedi ki: "Dağdan bir ses işittim: 'Ey İbrahim! Kul ol' (diyordu) . Bunun üzerine kul olup rahata kavuştum".

Bir öncekinden daha şiddetlisi, aşktan mahrum olmak veya bir derecesine kanaat etmek korkusudur; zira muhib için daha şevk ve amansız bir talep gerekir. Aşık bir kimse daha fazla istemekten hiçbir zaman gevşemez. O ancak yeni bir lütuf ile teseli bulur. Eğer mahbubun yerine başka bir şey ile teselli olursa onun bu teselli oluşu duraklamasının veya dönüşünün sebebi olur. Teselli olmak, onun haberi olmaksızın, kalbine girer. Nitekim haberi olmadığı halde sevginin kalbine girmesi gibi. . . Muhakkak ki bu değişikliklerin gizli ve semavî sebepleri vardır. O sebepleri çözmek insanın kudreti dahilinde değildir. Allahü teâlâ bir insanı aldatmak istediğinde ondaki 'Başkasıyla kanaat etme' özelliğini gizler.

Dolayısıyla o ümitle başbaşa kalır. Güzel bakışla veya gafletin galebe çalmasıyla veya heva-i nefisle veya unutkanlıkla aldanır. Oysa bütün bunlar şeytanın ordularıdır. Öyle ordular ki meleklerin ilim, akıl, zikir ve beyandan müteşekkil ordularına galebe çalarlar!

Allahü teâlâ'nın vasıflarından lütuf, rahmet ve hikmet gibi bir kısmının sevginin heyecanını gerektirdiği gibi, ceberrût, izzet ve istiğna vasıfları gibi bir kısmı da vardır ki görünür, dolayısıyla başkasıyla kanaat etmeye sevkeder. Başkasıyla kanaat etmekse mekr'in, şekavet ve mahrumiyetin başlangıcıdır. Sonra bütün bunlardan daha şiddetlisi kalbin Allah'ın sevgisinden, başkasının sevgisine intikal etmesiyle Allah'ı başkasıyla değiştirme korkusu gelir. Bu da makt'ın ta kendisidir. Allah'ın yerine başkasıyla kanaat etmesi; bu durumun başlangıcıdır. Allah'tan yüz çevirmek, O'nun cemâlinden perdelenmek, başkasıyla kanaat etmenin başlangıcıdır. İyilik yapmak hususunda göğsün daralması, zikrin devamında inkıbaza uğraması, virdlerdeki vazifelerini yapmakta usanması, bunun sebep ve başlangıcıdır. Bu sebeplerin belirmesi sevgi bakımından makd makamına nakledilmenin delilidir. Bunlardan korkmak, bunlardan doğru bir murakabe ile sakınmak, doğru sevginin delilidir; zira bir şeyi seven bir kimse, şüphesiz ki onun yok olmasından korkar. Öyleyse muhib bir kimse mahbubunun yok olması mümkün olan şeylerden olduğunu bildiğinde korkudan emin olmaz.

Ariflerden biri şöyle demiştir: 'Kim korku olmaksızın, katıksız muhabbetle Allah'a kulluk yaparsa o, nimetlerin kendisi için yayılmasıyla ve naz etmekle helâk olur. Kim Allah'a, muhabbeti olmaksızın (sadece) korku ile kulluk yaparsa o, uzaklık ve ürkmekle Allah'tan ayrılır. Kim muhabbet ve korku ile Allah'a kulluk yaparsa Allah onu sever ve kendine yaklaştırır. Mütemekkin kılar ve öğretir'.

Bu bakımdan muhib bir kimse korkudan kurtulamaz. Korkan bir kimse muhabbetten uzak değildir. Fakat alabildiğine muhabbet denizine dalacak kadar muhabbetin kendisine galebe çaldığı bir kimsenin korkusundan kendisinde birazcık varsa o muhabbet makamındadır ve muhiblerden sayılır. Korkusunun katıştığı muhabbet, sarhoşluğunun azını teskin eder. Eğer sevgi galebe çalarsa, marifet istilâ ederse, buna tahammül etmeye beşerin tâkati kalmaz. Bu bakımdan bunu normale ancak korku çevirir. Kalbe vuruşunu hafifletir.

Nitekim bazı haberlerde rivâyet edildi ki sıddîkların birine ebdaldan biri şöyle ricada bulundu: Allahü teâlâ'ya bana marifetten bir zerre vermesi için rica et'. Sıddîk da Allah'tan bunu diledi. Bunun üzerine ebdaldan olan zat dağlara düştü. Aklı dehşet içerisinde kaldı. Kalbi muzdarip oldu. Yedi gün gözlerini semaya dikti, yemedi, içmedi. Bunun üzerine sıddîk rabbinden, onun için dilekte bulunarak şöyle dedi: 'Yârab! O marifetin zerresinden bir miktarını kaldır'.

Bunun üzerine, Allahü teâlâ, sıddîka şöyle ilham etti: 'Biz ona marifetin bir zerresinin yüz bin parçasından bir parçasını verdik! Bunun sebebi de şudur: Yüz bin kul, bu kulumun istediği anda, benden muhabbetten birşey istediler. Onların dualarını kabul etmeyi, sen şu ebdal için benim nezdimde şefaatta bulununcaya kadar geciktirdim. Senin dileğini kabul ettiğimde onlara da şu ebdala verdiğim kadarını verdim. Böylece marifetin bir zerresini yüz bin kulum arasında taksim ettim. İşte ona isabet eden bu yüz bin parçadan biridir!'

Bunun üzerine sıddîk hayret ederek şöyle haykırdı: 'Ey hâkimlerin hâkimi! Sen ortaktan münezzehsin. Ona verdiğin o parçadan da eksilt! (Çünkü onun buna da tahammülü yoktur) '. Bu dilek üzerine Allahü teâlâ ondan o parçanın bir kısmını giderdi. Böylece onun yanında bir zerresinin yüz bin cüzünden bir cüzünün on bin parçasından bin parçasını bıraktı. Bunun üzerine onun korkusu, sevgi ve ümidi normale döndü. Sükûnet buldu. Diğer ârifler gibi oldu.

Arifin hâli hakkında şair şöyle demiştir: 'Vecdi yakındır. İnsanların hür ve kölelerinden uzak hedefe, garip vasıflı ve garip ilme sahiptir, onun kalbi kuvvetli demir gibidir. Mânâları gözlerle görülmekten yüceldi. Ancak hazır bir kimseye görünür. Bayramlar belli vakitlerde olur. (Oysa) onun için her gün bayramdır. Ahbablar için uzak aralıklı sevinçler vardır, fakat onun sevinci uzak tanımaz'.

Cüneyd-i Bağdadî birkaç beyit okuyarak âriflerin sırlarına işaret etti. Her ne kadar bunu belirtmek caiz değilse de. . . Onlar şu beyitlerdi: 'Bazı insanları kalpleri gayb'ta yürüttü. Dolayısıyla onlar nimet veren cömerdin yakınma kondular. Allah'ın yakınında bir meydana, onun kudsünün gölgesine (kondular) . O meydanda onların ruhları cevelân eder, yer değiştirir. Onların o meydana varışları izzet ve akıl iledir. Oradan çıkışları ise, bundan daha kâmil olanadır. O'nun sıfatlarından tek olan izzetle O'na giderler. Tevhîd'in hüllelerinde yürürler. Bundan sonra da sıfatların daha incesi vardır. Onun nezdinde ketmedilmesi daha evlâ ve daha adaletli olan vardır. Ona olan ilminden onu koruyanı ketmedeceğim. Ondan verilmesi doğru olanı vereceğim. Ondan Allah'ın kullarına haklarını vereceğim. Ondan menedilmesi gerekenleri menedeceğim. Bütün bunlara ilaveten Rahman'ın bir sırrı vardır. Onu ehli için gizli bir yerde korur. Onu korumak daha güzeldir'.

Kendisine işaret edilen bu marifetlerin emsaline halkın müdahalesi ve iştirak etmesi caiz değildir. Bu marifetlerden birşey bir kimseye keşfolunursa, başkasına belirtmesi caiz değildir. Eğer bütün insanlar burada iştirak ederlerse, dünya harap olur. Bu bakımdan hikmet; dünyanın imarı için gafletin şümulünü gerektirir. Hatta bütün insanlar kırk gün helâl yerlerse, dünyada zâhidlik edeceklerinden dolayı dünya harap olur. Pazarlar ve maişetler iptal olur. Eğer âlimler helâl yeseler, nefisleriyle meşgul olup dilleri durur, ilimleri yaymaktan çekinirler. Fakat zâhirde şer görünen bir şeyde Allah'ın birçok sır ve hikmetleri vardır. Nitekim hayırda da onun sır ve hikmetleri olduğu gibi. . . Hikmetinin sonu yoktur, kudretinin sonunun olmadığı gibi. . .

O alâmetlerden biri de sevgiyi terketmek, iddialardan sakınmak, mahbubun tâzim, iclâl, heybet ve sırrını gizleme gayreti için muhabbet ve vecdi göstermekten kaçınmaktır. Zira sevgi, dostun sırlarından bir sırdır ve hem de iddialara mânânın hududunu aşan ve mânâdan fazla olan şeyler girer. Bu ise iftiradır. Âhirette bunun cezası pek büyür. Böyle bir kimsenin belâsı dünyada acelece verilir. Evet! Bazen muhibbin sevgisinde bir sarhoşluğu olur ve dehşete kapılır. Durumları sarsılır. Böylece sevgi onun üzerinde belirir. Eğer bu yapmacık ve kendi kazancının eseri değilse, burada mazurdur. Çünkü sevgiye mağlup olmuştur. Çoğu kez sevginin ateşi buram buram yanar. Onu zaptedemez. Bazen de kalp sevgi ile fezeyan eder. Fezeyanının önüne geçemez. Bu bakımdan gizlemeye kudreti olan kimse der ki: Dediler yakındır! Dedim ki: Güneş ışığı odamda olsa bile onun yakınlığını neyleyeyim! O'ndan benim kalbime gelen ve sevgi ateşini kabartan bir anmadan başka ne faydam vardır? Oysa şevk benim göğsümdedir.

Bu sırrı gizlemekten aciz olan bir kimse ise der ki: Gizlenir. Fakat gözyaşı onun esrarını açığa vurur. Ona olan vecdi, alınan nefes belirtir.

Yine şöyle der:

O kimse ki ki onun kalbi başkasıyla beraberdir, onun hali nice olur?

O kimse ki onun sırrı göz pınarındadır. O nasıl sırrını gizleyebilir?

Âriflerden biri şöyle demiştir: İnsanların Allah'tan en uzağı, Allah'a çokça işaret yapanıdır'.

Sanki bu kimse herşeyde Allah ile târiz eden ve herkesin nezdinde O'nu anmak için yapmacık harekette bulunan bir kimseyi kasdetmiştir. Böyle bir kimseden muhibler ve Allah'ı bilen âlimler nefret eder.

Zünnûn-i Mısrî bir arkadaşının yanına girdi. O zat muhabbetten bahsediyordu. Zünnûn onun bir belâ ile mübtela olduğunu görünce şöyle dedi: 'O'ndarı gelen bir zararın elemini hisseden bir kimse O'nu sevemez!' Kişi cevap olarak dedi ki: Fakat ben şöyle diyorum: 'O'nun zararıyla nimetlenmeyen bir kimse O'nu sevemez!' Buna karşılık olarak Zünnûn Takat ben de nefsini onun sevgisiyle teşhir eden onu sevmez derim' deyince, kişi, estağfirullah (Allahtan af talep ediyorum) ve ona tevbe ediyorum' dedi.

Soru: Sevgi, makamların zirvesidir. Onu izhar etmek hayri izhar etmektir. Bu bakımdan onu izhar etmek neden iyi görülmesin?

Cevap: Sevgi güzeldir. Onu belirtmek de güzeldir! Kötü olan, onunla kendini belirtmektir. Çünkü buraya iddia ve büyüklük taslama girer. Muhibbin hakkı; gizli sevgisinin temeli üzerinde sözlerini değil fililerini ve hallerini tamamlamaktır.

Uygun olan odur ki sevgisini izhar etmek kastı olmaksızın sevgisi kendiliğinden açığa çıksın. Sevgisini belirtmeye kastı olmadıği gibi sevgiye delâlet eden fiiline de kastı olmamalıdır. En uygun olan şudur: Muhibbin kastı, sadece dostunu muhabbetine muttali kılmaktır. Başkasını sevgisine muttali kılmak için birşey söylerse, bu sevgide şirk koşmaktır ve zarar verir.

Nitekim İncil'de şöyle vârid olmuştur: 'Sadaka verdiğinde öyle bir şekilde ver ki sol elin sağ elinin yaptığını bilmesin! Gizlileri gören Allah açık olarak seni mükafatlandıracaktır. Oruç tuttuğunda yüzünü yıka! Saçlarını yağla ki orucunu rabbinden başkası bilmesin!'46

Bu bakımdan söz ve fiilin izharı tüm olarak kötüdür. Ancak muhabbet sarhoşluğu galebe çalıp dil kendiliğinden konuşursa, azalar titrerse bu takdirde sahibi kınanmaz.

Hikâye ediliyor ki bir kişi mecnunların birinden cahilce bir hareket gördü ve bunu Mâruf-u Kerhî'ye haber verince Mâruf-i Kerhî tebessüm ederek şöyle dedi: 'Ey kardeşim! Onun küçük, büyük, akıllı, deli muhibleri vardır. İşte bu gördüğün kimse o muhiblerin delilerindendir!'

Mekruh olanlardan biri de sevgi ile gösteriş yapmaktır. Bu sebeple eğer muhib ârif ise, meleklerin daimî sevgilerindeki hallerini ve gevşemeden, isyan etmeden gece gündüz Allah'ı tesbih ettiklerini ve Allah'ın emrini yapmaktaki şevklerini biliyorsa, muhakkak muhabbetini izhar etmez ve kendisinin muhabbetinin Allah'ın diğer muhiblerinin muhabbetinden daha eksik olduğunu bilir.

Muhiblerden ve ehl-i keşiften olan biri şöyle demiştir: 'Kalp ve azalarımla otuz sene Allah'a var kuvvetimle kulluk yaptım. Hatta Allah katında benim bir kıymetim olduğunu zannettim'. Sonra, göklerin alâmetlerinden keşfolunan birkaç şeyi uzun bir hikâye içinde anlattı. O kıssanın sonunda dedi ki: "Ben Allahü teâlâ'nın bütün yarattıkları kadar olan bir melek safına vardım. Onlara 'Siz kimsiniz? diye sordum. Onlar dediler ki: 'Biz Allah'ın muhibleriyiz. Şurada üç yüz bin seneden beri O'na ibadet ediyoruz. Buna rağmen hiç birimizin kalbine O'ndan başkası gelmiş değildir ve O'ndan gayrisini anmadık!' Kişi diyor ki: Bu söz üzerine amellerimden utandım ve amellerimi cehennem azabına müstehak olan kimseye, azabı hafifletilsin diye hibe ettim!"

Öyleyse nefsini ve rabbini bilen ve rabbinden gereği gibi utanan bir kimsenin dili iddialardan uzak olur. Evet! O'nun sevgisine hareketleri, sekeneleri, atılganlık ve geri çekilmesi ve mütereddid olması şahidlik eder.

Cüneyd-i Bağdadî'den şöyle hikâye edilmiştir. Hocamız Sırrî es-Sekatî hastalandı. Hastalığının ilâcını bir türlü bilemedik ve hastalığının sebebini de çözemedik. Bunun üzerine bize hâzık bir doktor tavsiye edildi. Hocamızın idrarından bir şişe alıp doktora gösterdik. Doktor uzun uzun o idrarı tedkik ettikten sonra bana 'Bu idrarın aşık bir kimsenin idrarı olduğunu görüyorum!' dedi. Bunun üzerine bir çığlık attım ve düşüp bayıldım. İdrar şişesi de elimden düştü. Sonra dönüp Sırrî es-Sekâtî'ye durumu anlattım. Tebessüm ederek şöyle dedi: 'Allah müstehakını versin ne de hâzık bir doktor imiş!' Dedim ki: 'Ey üstad! Sevgi insanın bevlinden de belli olur mu?' 'Evet !' dedi.

Sirrî es-Sekatî bir defasında 'Eğer istesem, derimin kemiğime yapışıp kuruması ve cismimin çekilmesi O'nun sevgisinden olmuştur diyebilirim' dedi. Sonra düşüp bayıldı. Bayılması delâlet eder ki Sırrî bu durumu vecdin galebe çaldığı ve baygınlığın başlangıcında söylemiştir. İşte bunlar muhabbetin alâmet ve meyvelerinin esas noktalarıdır.

O alâmetlerden biri de ileride geleceği gibi ünsiyet ve rıza dır. Kısacası; dinin güzel saydığı bütün ahlâklar ve iyilikler sevginin semeresidir. Sevginin meyvesi olmayan birşey, hevâ-i nefsin arkasından gitmektir ve ahlâkların düşüklerindendir. Allahü teâlâ bazen kuluna ihsan ettiğinden dolayı kulu tarafından sevilir. Bazen de kul sadece O'nu celâlinden ve cemâlinden ötürü kula o anda bir ihsanı olmasa bile sever, velev ki kula o anda herhangi bir ihsanı yoksa bile. . . Muhibler de bu iki kısımdan hariç değildirler.

Cüneyd-i Bağdadî şöyle demiştir: İnsanlar Allah muhabbeti hakkında genel ve özel olarak ikiye ayrılırlar. Genel olanlar o muhabbeti, Allah'ın ihsanının devamlılığında ve nimetlerinin çokluğunda temin ettikleri marifetle elde etmişlerdir. Onlar O'nu râzı etmekten kendilerini tutamamışlardır. Ancak şu kadar vardır ki onların muhabbeti nimet ve ihsanın nisbetinde azalır ve çoğalır. Havassa gelince onlar muhabbeti kudret, ilim, hikmet ve mutlak saltanatın büyüklüğünden ötürü elde etmişlerdir. Onlar Allahü teâlâ'nın kâmil sıfatlarını, en güzel isimlerini tanıdıklarında O'nu sevmemek artık onların elinden gelmez; zira Allah bu kâmil sıfatlardan dolayı onların katında muhabbete müstehak olur. Çünkü onlar muhabbetin ehlidir. Eğer Allahü teâlâ onlardan bütün nimetlerini alsa bile yine de O'nu severler'.

Evet! İnsanlardan bir kısmı vardır ki hevâ-i nefsini ve Allah'ın düşmanı İblis'i sever. Buna rağmen cehâletlerinden ötürü kendilerini kandırarak Allah'ın muhibbi olduklarını zannederler. İşte bu kimse öyle bir kimsedir ki onda bu saydığımız alâmetler yoktur. Münafıklıktan, riyakârlık ve gösterişten dolayı o alâmetlere bürünür. Oysa gayreti dünyanın peşin verilen nasibi içindir. O kötü âlimler, kötü kurralar gibi olduğunun hilâfını gösterir. İşte bunlar yeryüzünde Allah'ın buğzettiği kimselerin ta kendileridir.

Sehl bir insanla konuştuğunda ona 'ey dost!' diye hitap ederdi. Sehl'e 'Ey dost diye hitab ettiğin kişi bazen senin gerçek dostun değildir. Sen ona nasıl böyle dersin?' diye sorulunca, cevap olarak şöyle dedi: "Söyleyenin kulağında bir sır vardır! Kendisine 'ey dost' diye hitap ettiğim kişi, ya Mü'min, ya münâfıktır. Eğer Mü'min ise, o Allah'ın dostudur. Eğer münâfık ise, o şeytanın dostudur".

Ebû Turab eni-Nahşubî, muhabbetin alâmetleri hakkında şu beyitleri söylemiştir: 'Sakın zillet gösterme! Zira habibin delilleri vardır. Habibin yanında habibinin hediyelerinden vesileler vardır. O delillerden biri habibinden gelen belanın acısıyla nimetlenmektir. Habibinin her yaptığına sevinmektir. Habibin vermemesi, (onun katında) makbul bir atiyyedir. Fakirlik bir ikram ve acelece verilen bir ihsandır. Tenkidçi ne kadar ısrar ederse habibine itaate azimli olmak delillerindendir. Kalbinde habibten gelen ızdıraplar dopdolu olduğu halde onu mütebessim olarak görmen delillerdendir. Nezdinde dilencinin nasip aldığı bir zatın konuşmasını anlayışla karşılamasını görmen de delillerdendir. Delillerden biri de zahmetlere katlandığını, her söylenenden korunduğunu görmendir.

Yahya b, Muaz şu şiiri okumuştur: 'Onu sahillerin kenarlarında, iki beze bürünerek görmen, delillerdendir. Tenkidçisi olmadığı halde karanlığın içinde üzüntü ve ağlayışı delillerdendir. Onun cihada doğru ve her güzel fiile doğru koştuğunu görmen de delillerdendir. Geçici nimet ve zillet evinden her görünen şey hakkında zâhidliği de delillerdendir. Delillerden biri de mevlâsı kendisini kötü fiiller üzerinde gördüğünden dolayı onu ağlarken bulmandır. Delillerden biri de onun bütün işlerini âdil olan Sultana teslim ettiğini görmendir. Delillerden biri de Sultanın hükmüne razı olduğunu görmendir. Delillerden biri de kalbi matemli kadının kalbi gibi üzüntülü olduğu halde onun insanlar arasında gülmesidir'.

40) Müslim, Buhârî

41) Ebû Nuaym, Hilye

42) Adı Ebû Yakub b. Yahya el-Mısrî'dir. Bu zat İmâm-ı Şâfiî'nin arkadaşı ve kendisinden sonraki halifesidir. H. 231'de Kur'ân'ın mahlûk olmadığını savunduğundan dolayı Bağdad'da zincirle bağlı iken vefat etmiştir.

43) Buhârî

44) Bu sadece Abdülazîz b. Ebî Revvad'ın rüyasında vâki olan bir hadîstir, Bu zat der ki: "Hazret-i Peygamber'i rüyada gördüm ve dedim ki: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Bana tavsiyede bulun!' O da bana bunu emretti". Beyhakî, Zühd.

45) Müslim, (Ahmed b. Humeyd'den) , Ebû Dâvud, Nesâî, İbn Hıbbân

(Irâkî) Deylemî de merfû olarak zayıf bir senedle rivâyet etmiştir ve bu rivâyet rüya hadîsi değildir. (Bkz. İthâfu's-Saâde)

46) İmâm-ı Ahmed, Zühd

14.Allah ile Ünsiyet'in Mânâsı

Biz ünsiyet'in, korku ve şevk'in muhabbet eserlerinden olduğunu zikrettik. Ancak bunlar değişik eserlerdir. Muhibbin bakışı ve kendisinde galip bulunan şeyden ötürü değişir. Bu bakımdan muhib gayb perdelerinin arkasında cemâlin müntehasına muttali olmak hâli galebe çaldığında, celâlin künhüne muttali olmaktan kusurlu olduğunu sezdiğinde, kalp talebe yönelir ve onun için kıpırdanır ve ona koşar. Bu hale şevk adı verilir.

Bu şevk ancak gaib bir şeye izafetendir. Kişinin üzerine mahbuba yaklaşmaktan ötürü sevinmek, keşften hâsıl olan şey ile huzurun müşahedesi galebe çalmış, bakışı da görünen ve hazır bulunan cemâli mütalaa etmenin üzerine teksif edilmiş ise ve görmediğine iltifat etmiyorsa, kalp düşündüğüyle müjdelenir ve onun müjdelenmesine ünsiyet adı verilir. Eğer izzet, istiğna ve pervasızlık sıfatlarına bakarsa, kalmak ve uzaklaşmak imkânı kalbe gelirse kalp bundan elem duyar. Kalbin bu elemine havf (korku) adı verilir. Bu haller, bu düşüncelerin sebeplerine tâbidir.

Bu bakımdan ünsiyetin mânâsı, kalbin cemâli mütalaa etmekle müjdelenmesi demektir. Öyle müjdelenir ki bu seziş galebe çaldığında ve kalp kendisinden gaib olanın ve ileride gelip yakasına yapışacak olan zeval tehlikesinin düşüncesinden tecerrüd ettiğinde nimet ve lezzeti oldukça büyür.

İşte bu noktada bazıları düşünmüştür. Nitekim kendisine 'Sen müştak mısın?' diye sorulan 'Hayır! Şevk ancak gaib olan bir şeye karşıdır. Gaib olan hazıra ise kişi niçin müştak olsun?' diye cevap vermiştir. Bu elde ettiği makamın sevgisinde müstağrak, imkân dahilinde kalan diğer lütûfların meziyetlerine iltifat etmeyen bir kimsenin konuşmasıdır. Ünsiyet hali her kime galebe çalarsa onun isteği tek başına bulunmak ve halvete çekilmek olur.

Şöyle hikâye ediliyor: İbrahim b. Edhem dağdan inip gelince kendisine 'Nerden geliyorsun?' diye soruldu. Cevap olarak 'Allah ile ünsiyetten geliyorum!' dedi.

İbrahim b. Edhem'in bu sözü şu hikmete binaendir: Allah ile ünsiyet, Allah'ın gayrisinden tevahhuş etmeyi, hayrete mâni olan her şeyden kaçmayı ve nefret etmeyi gerektirir. Bu bakımdan ünsiyet, kalp üzerindeki şeylerin en ağırıdır.

Rivâyet ediliyor ki Hazret-i Musa (aleyhisselâm) rabbi ile konuştuğunda bir müddet herhangi bir insandan bir ses duyar duymaz düşüp bayılıyordu. Çünkü sevgi, mahbubun konuşmasının tatlı olmasını, onu anmanın tatlı olmasını gerektirir. Bu bakımdan mahbubtan gayrisinin tatlılığı kalpten çıkar!

Hükemadan biri şöyle dua etmiştir: 'Ey beni zikriyle me'nûs kılan ve kullarından uzaklaştıran (seni çağırıyorum)!'

Rabia el-Adevîye'ye şöyle denildi: 'Sen bu dereceye ne ile ulaştın?' 'Beni ilgilendirmeyeni terketmek, lâyezâl bir zatla ünsiyet kurmakla!' dedi.

Abdülvahid b. Zeyd şöyle demiştir: Bir rahibin yanından geçtim ve kendisine şöyle sordum:

- Ey rahib! Tenhalık pek hoşuna gidiyor mu?

- Ey kişi! Eğer tenhalığın zevkini tatsaydın nefsinden ürküp ona sığınırdın. Tenhalık ibadetin sermayesidir.

- Tenhalıkta en az gördüğün nedir?

- Halkla yaşamaktan rahat olmak ve onların şerrinden selâmetbulmaktır.

- Ey rahib! Kul ne zaman Allah ile ünsiyetin zevkini tadar?

- Sevgi arındığı, Allah ile arasındaki muamele halis olduğuzaman!

- Ne zaman sevgi durulur?

- Ne zaman ki himmet birleşip taatta bir himmet olursa o zaman sevgi durulur.

Hükemadan biri dedi ki: 'Mahluklara hayret ediyorum! Nasıl senin yerine başkasına yönelirler? Kalplere hayret ediyorum. Nasıl senin yerine başkasıyla ünsiyet ederler?'

Soru: Ünsiyet'in alâmeti nedir?

Cevap: Ünsiyet'in özel alâmeti, halkın muaşeretinden sıkılmak ve onlarla oturup kalkmaktan nefret etmek ve zikrin tatlılığına kendisini tamamen kaptırmaktır. Eğer halkın arasına katılırsa, cemaatta olduğu halde tek başına gibi olur. Halvette bir cemiyet, hazerde bir garip, seferde bir hazır, gaibde bir şahid, huzurda bir gaib gibidir.

Nitekim Hazret-i Ali bunların vasıfları hakkında şöyle demiştir: 'Onlar bir kavimdir ki ilim onları işin hakikati üzerine üşüştürmüştür. Onlar yakînin ruhuna yapışmışlar, nimetler içerisinde kıvrananların haşin gördüklerini yumuşak telâkki etmişler, cahillerin tevahhuş ettiklerine ünsiyet vermişlerdir. Bedenleriyle dünyaya arkadaşlık yaparlar, fakat ruhları en yüce merkeze bağlıdır. Onlar Allah'ın yeryüzündeki halifeleri ve dinine çağıranlardır'.

İşte Allah ile ünsiyet'in mânâsı budur. Bu onun alâmeti ve söylediklerimiz de onun delilleridir. Kelâmcıların bazısı, ünsiyeti; şevk ve sevgiyi inkâr etmeye yeltenmişlerdir. Bunların oluşunun teşbihe delâlet ettiğini zannetmişlerdir. Bu kelâmcılar, basiretlerle idrâk olunanların cemâli, gözlerle görülenlerin cemâlinden daha kâmil olduğunu, bunların marifetinin lezzetinin kalp sahiplerine daha galib olduğunu bilememişlerdir.

Bu kelâmcılardan biri de 'Halil'in Gulâmı'47 diye bilinen Ahmed b. Galib'tir. Bu zat, Cüneyd-i Bağdâdî'ye, Ebû Hasan en-Nûri'ye ve diğerlerine sevgi, şevk ve aşk meselesini inkâr ederek hücum etmiştir. Hatta kelâmcılardan bazıları rıza makamını bile inkâra yeltenip 'Sabırdan başkası yoktur. Rızaya gelince bu düşünülemez' demiştir!

Bütün bu sözler eksik, kusurlu dînî makamların ancak kabuğuna muttali olmuş ve kabuktan başka varlığın olmadığını sanmış bir kimsenin sözüdür; zira duyularla hissedilen şeyler ve din yoluyla hayale giren herşey sırf bir kabuktur. Esasen istenilen öz, onun ötesindedir. Bu bakımdan cevizin kabuğundan başka şey görmeyen bir kimse zanneder ki cevizin hepsi kabuktur. Bu kimsenin katında cevizden yağ çıkarmak şüphesiz muhal görünür. Bu kimse mazurdur. Fakat onun özrü makbul değildir.

Allah ile olan ünsiyeti tembel bir kimse idrak edemez. Hileci bir kimse pazu kuvvetiyle onu idrâk etmez. Ünsiyet verenler birtakım kişilerdir ki hepsi necibdirler. Hepsi tertemiz ve Allah için var kuvvetiyle çalışan kimselerdir.

47) Uzun zaman Nahiv alimi Halil b. Ahmed'in hizmetinde ve refakatinde bulunduğundan ve yanında okuduğundan bu ismi almıştır. Bu zat da Nahiv ve Kelâm ilminin ileri gelenlerindendi.

15. Ünsiyet'in Galebe Çalmasının Sonucu Olan İdlâl ve İnbisat'ın Mânâsı

Ünsiyet, devam edip galebe çalar yerleşirse ve aynı zaman da şevk'in ızdırabı bu şahsı sarmazsa, perdelenme ve bozulma korkusu onu bulandırmazsa, muhakkak ki o, sözlerde, fiillerde ve Allah ile olan münacâtta bir nevi inbisat (yayılma ve alabildiğine konuşma) yı meyve olarak verir. Bazen de bu inbisat, içindeki cüret ve az heybetten dolayı çirkin suretli olur. Fakat ünsiyet makamında ikamet eden bir kimseye tahammül edilir. O makamdan olmayıp, kendisini fiilde ve sözde o makamda olanlara benzeten bir kimse ise bu tür konuşma ile helâk olmuş ve küfre düşmeye yaklaşmıştır. 48

İnbisatın misali, siyah köle Berhî'nin münacâtıdır. O Berhî ki Allahü teâlâ, kulu ve Kelîm'i Musa'ya (aleyhisselâm) Berhî'den yedi seneden beri kıtlık çeken İsrailoğulları için yağmur duasında bulunmasını istemesini emretti, Musa (aleyhisselâm) yetmişbin kişi ile yağmur duasına çıktı. Bunun üzerine Allahü teâlâ ona şöyle vahiy gönderdi: 'Ben onların duasını nasıl kabul ederim? Oysa günahları onların kalplerini kötü bir şekilde karartmıştır. Beni yakîn olmaksızın çağırırlar. Azabımdan emin olurlar. Benim kullarımdan Berhî denilen biri vardır. Ona git ve dua etmesini iste, ben de duasını kabul edeyim!' Bunun üzerine Musa (aleyhisselâm) tanımadığı için Berhî'nin kim olduğunu sordu. Musa (aleyhisselâm) bir gün yolda giderken siyah bir köle karşısına çıktı. Kölenin alnında secde eseri olarak toprak bulunuyordu. Sırtında boynuna dolanmış bir aba vardı. Bunun üzerine Musa (aleyhisselâm) onu Allah'ın nûruyla tanıdı. Selâm verip ismini sordu. O da 'İsmim Berhî'dir' diye cevap verince, Musa (aleyhisselâm) 'Sen, uzun zamandan beri aradığımız kimsesin. Çık da bize yağmur talep et!' dedi. Bunun üzerine, Berhî çıkıp şöyle dua etti: 'Bu senin fiilinden değildir ve bu senin hilminden değildir. Nedir sana görünen? Pınarların mı eksildi veya rüzgârlar mı senin itaatinden çıktı veya hazinende bulunanlar mı bitti veya günahkârlar üzerindeki gazabın mı şiddete geldi? Sen Gaffâr değil misin? Hata edenlerin yaratılışından önce rahmeti yaratmadın mı? Şefkati emretmedin mi veya bize mümteni olduğunu mu gösteriyorsun veya yok olmaktan korkup da acelece azap mı veriyorsun? (Oysa bütün bunlardan münezzehsin) '.

Râvî der ki: Berhî, İsrailoğulları yağmura kavuşmadıkça duasını kesmedi! Allahü teâlâ yarım günde bitkileri dize yetişecek derecede bitirmedikçe Berhî yerinden kıpırdamadı. Sonra Berhî geri döndü. Musa (aleyhisselâm) kendisini karşılayınca Musa'ya şöyle dedi: 'Rabbimle cedelleşmemi nasıl gördün? Bana nasıl hak verdiğini gördün?' Bu sözü üzerine, Musa (aleyhisselâm) onu edeplendirmek istedi. Allahü teâlâ Musa'ya şöyle vahyetti: Berhî beni hergün üç defa (şanıma yakışır bir şekilde) güldürür!'

Hasan-ı Basrî'den şöyle rivâyet ediliyor: Basra şehrinde kamıştan yapılmış birkaç ev yandı. Aralarından bir tanesi yanmadı. O zaman Basra'nın valisi Ebû Musa el-Eş'arî idi. Valiye bu haber verildi. Bunun üzerine vali, o evin sahibini çağırdı. İhtiyar bir kimse huzura getirildi. Ebû Musa: 'Ey ihtiyar! Senin evin neden yanmadı?' dedi. İhtiyar 'Ben evimi yakmayacağına dair Allah'a yemin teklif ettim!' Bunun üzerine Ebû Musa (radıyallahü anh) Hazret-i Peygamber'den şu hadîsi nakletti:

Benim ümmetimde başları tozlu topraklı, elbiseleri kirli bir grup olacaktır. Eğer onlar Allah'a herhangi bir hususta yemin teklif ederlerse muhakkak Allah onların yemininin gereğini yapar. 49

Basra'da bir yangın oldu. Ebû Ubeyde (Ubbad b. Ubbad) el-Hevvas kamıştan yapılmış evlere geldi. Ateşin üzerine basa basa yürüdü. Basra valisi ona 'Dikkat et! Yanmayasın!' deyince, 'Rabbimin üzerine beni ateşte yakmaması için, yemin etmiştim' dedi. Vali 'O halde ateşi yemine verdir ki sönsün!' dedi.

Bunun üzerine Ebû Ubeyde el-Hevvas ateşin üzerine yürüdü ve ateş derhal söndü!

Ebû Hafs 50 bir gün yürüyordu. Sersemleşmiş bir köylü onun karşısına çıktı. Ebû Hafs köylüye dedi ki: 'Sana ne oldu?' Köylü 'Merkebim kayboldu. Ondan başka da bir şeyim yoktur. Ondan böyle sersemleştim' dedi. Ebû Hafs durup şöyle dedi: 'Senin izzetine yemin ederim, şu şahsın merkebini geri getirmedikçe bir adım atmayacağım!' Kişinin merkebi derhal ortaya çıktı. Ebû Hafs da yürüyüp gitti!

İşte bu ve bunun benzeri olaylar, ünsiyet sahipleri için cereyan eder. Başkası kendisini onlara benzetemez.

Cüneyd (radıyallahü anh) şöyle demiştir: 'Ünsiyet ehli konuşmalarında, halvetlerindeki münacâtlarında birtakım şeyler söylerler ki onlar avam-ı nâs nezdinde küfürdür!'

Başka bir defasında 'Eğer avâm-ı nas, o şeyleri dinleseydıler muhakkak kâfir olurlardı! Oysa ünsiyet ehli hallerinde, bundan dolayı artış olduğunu görürler. Bu durum ünsiyet ehlinden tahammül edilir ve onlara uygun düşer' demiştir.

Şair buna şöyle işaret etmiştir: Bir kavim ki efendileriyle böbürlenmek onlara yakışır. Zaten kul, efendisinin derecesi nisbetinde böbürlenir. O'nu görmekle masivasından O'nun için şaşkına döndüler. Hayrete düştüklerinin izzeti içinde onların görünüşlerinin güzelliği (hazır ol) seni çağırıyorum! (Ey kavim! Hayrete düştüklerinin izzeti için görüşlerinin güzelliğini bir görseydiniz) .

Allah'ın başkasına öfkelenmesine vesile olan bir hareket ile diğer bir kulundan razı olmasını sakın uzak sayma. Bu, iki insanın makamları ayrı olduğundandır. Bu bakımdan Kur'ân'da, eğer anlarsan bu mânâlara çok kere dikkat çekildiğini görürsün. Öyleyse Kur'ân'ın bütün kıssaları basiret sahipleri için onlar ibret gözüyle baksınlar diye uyarmalardır; zira bu kıssalar ancak mağrur kimselerin katında hikâyelerden sayılır. Kıssaların ilki Âdem (aleyhisselâm) ile İblis'in kıssasıdır. Âdem ile İblis'i görmez misin? İkisi de isyan ve muhalefet bakımından nasıl ortak olmuşlardır? Sonra Allah tarafından seçilmek ve korunmak hususunda nasıl ayrılmışlardır? İblis'e gelince, onu rahmetinden uzaklaştırdı ve 'O, uzaklaştırılmışlardandır' denildi. Âdem'e (aleyhisselâm) gelince, onun hakkında da şöyle denildi:

Âdem rabbına âsi oldu da şaşırdı. Sonra rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve ona doğru yola iletti. (Tâhâ/121-122)

Allahü teâlâ bir kuldan yüz çevirdiğinden bir kula da yöneldiğinden dolayı Hazret-i Peygamber'i kınadı. Oysa onların ikisi de kullukta eşit idiler. Fakat halde değişik durumdaydılar.

Fakat koşarak sana gelen, (Allah'tan) korkarak gelmişken, sen onunla ilgilenmiyorsun. (Abese/8-10)

Kendisini zengin görüp tenezzül etmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun. (Abese/5-6)

Ayetlerimize îman edenler sana geldikleri zaman 'Size selâm olsun!' de! (En'âm/54)

Ayetlerimiz hakkında (münasebetsizliğe) dalanları gördüğünde onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir! (En'âm/68)

Hatırladıktan sonra (hemen kalk) o zâlimler topluluğu ile beraber oturma! (En'âm/68)

Nefsini, sabah akşam rızasını dileyerek rablerine dua eden kimselerle beraber tut! (Keh/28)

İşte inbisat ve idlâl böylece bazı kullardan tahammül edilir, bazılarından edilmez. Ünsiyetin inbisatına örnek Musa'nın sözüdür:

Bu (iş) , senin imtihanından başka birşey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğine yol gösterirsin. Sen bizim velimizsin, bizi bağışla! Bize merhamet et! Sen bağışlayanların en hayırlısısın. (Araf/155)

Hazret-i Mûsa'ya (aleyhisselâm) 'Firavun'a git!' denildiği zaman özür beyan etmekteki sözüdür.

Hem benim üzerimde onlara karşı işlediğim bir günah da var. (Şuarâ/14)

Rabbim! Doğrusu onların beni tekzib etmelerinden korkuyorum. Göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. (Şuarâ/12-13)

Rabbimiz! Firavun'un bize taşkınlık etmesinden yahut iyice azmasından korkuyoruz. (Tâhâ/45)

Bu konuşma Musa'dan başkasından olsaydı edepsizlik olurdu; zira ünsiyet makamında durdurulan bir kimse nazlanır ve nazına tahammül edilir. Fakat Hazret-i Yunus'a (aleyhisselâm) bu sözlerden daha hafifi için bile tahammül edilmedi. Çünkü o kabz ve heybet makamında durdurulmuştu. O üç karanlık içinde balığın karnında hapsedilmekle cezalandırıldı ve ona şöyle söylendi:

Eğer rabbinden ona bir nimet yetişmiş olmasaydı yerilerek çıplak bir yere atılırdı. (Kalem/49)

Hasan-ı Basrî dedi ki: Ayette geçen Ara kelimesi kıyâmet demektir. Aynı zamanda peygamberimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) , Yunus'a (aleyhisselâm) uymaktan nehyedilerek kendisine şöyle denildi:

Sen rabbinin hükmüne sabret, balık sahibi (Yunus) gibi olma! Hani o, sıkıntıdan yutkunarak (Allah'a) seslenmişti. (Kalem/48)

Bu değişikliklerin bazısı, hâl ve makamların değişikliklerinden ileri gelir. Bazıları da ezelî kaderde sebkat eden üstünlük ve kullar arasındaki taksimdeki farklılıktan ileri gelir.

Andolsun kî biz peygamberlerin kimini kimine üstün kıldık! (İsrâ/55)

İşte biz, o elçilerden kimini kiminden üstün kıldık. Allah onlardan kimiyle konuştu, kimini de derecelerle yükseltti. (Bakara/253)

Îsa (aleyhisselâm) üstün derecelere mazhar olanlardandı. Nazı geçtiği için kendi nefsine selâm vererek şöyle demiştir:

Doğduğum gün de öleceğim gün de ve diri olarak kaldırılacağım gün de bana esenlik verilmiştir. (Meryem/33)

Hazret-i Îsa'nın bu sözü, ünsiyet makamında müşahede ettiği lütûftan dolayı bir nazlanmadır. Yahya b. Zekeriyya (aleyhisselâm) ise, heybet ve haya makamında durduruldu. Onu yaratan onu övüp de 'Ona selâm olsun!' (Meryem/15) demedikçe konuşmadı.

Dikkat et ki Allahü teâlâ, Yusufun kardeşleri hakkında, Yûsuf un başına getirdiklerini Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir' (Yûsuf/8) ayetinin başından yirminci ayetin başına kadar ki bu ayetlerde Allahü teâlâ onların Yûsuf (aleyhisselâm) hakkındaki istememezliklerinden haber veriyor kırk küsur hata tesbit ettim. Bu hataların bazısı bazısından daha büyüktür. Bazen bir cümlede üç dört hata bir araya gelir. Buna rağmen Allahü teâlâ onları affedip günahlarını bağışladı.

Fakat Üzeyr'in51 kader hususunda sormuş olduğu bir meseleye bile tahammül etmedi. Hatta Üzeyir'in peygamberlik defterinden silindiği bile söylenmiştir.

Bel'am b. Baura da büyük âlimlerdendi. Diniyle, dünyayı yedi ve bu hareketi affedilmedi. Asaf (Hazret-i Süleymân'ın teyzezadesi ve veziridir) israf edenlerdendi. Onun günahı azalarıyla idi. Bunun için Allah onu affetti.

Rivâyet ediliyor ki Allahü teâlâ, Süleyman'a (aleyhisselâm) vahiy göndererek şöyle buyurmuştur: 'Ey âbidlerin başı! Ey zâhidler delilinin oğlu! Ne zamana kadar teyzezaden Asaf bana isyan edecektir ve ben de onu affedeceğim? İzzet ve celâlime yemin ederim, eğer onun gırtlağına, ona yönelen sıkışmalardan biri yapışırsa, onu beraberindekilere ve kendisinden sonra gelenlere ibret olacak şekilde bırakacaktır!'

Bunun üzerine Asaf, Hazret-i Süleymân'ın huzuruna geldiğinde, Süleyman (aleyhisselâm) Allah'ın vahyini ona söyledi. Asaf çıkıp kumdan bir tepeceğin üzerine vardı. Sonra başını kaldırıp ellerini göklere kaldırdı şöyle dedi: 'İlâhî (Ey mâbudî) , ey seyyidî (ey efendim) sen sensin. Ben de benim. Eğer sen nasip etmezsen sana nasıl tevbe edebilirim? Eğer beni korumazsan muhakkak döneceğim. O halde ben nasıl korunayım?'

Bunun üzerine Allahü teâlâ kendisine (Süleyman (aleyhisselâm) vasıtasıyla) vahiy göndererek şöyle buyurmuştur: 'Asaf kulum! Doğru söyledin. Sen sensin ben de benim. Tevbeyi kabul ederim. Sana tevbeyi nasip ettim. Çokça tevbeyi nasip ve rahmet eden benim!'

Asaf'ın bu konuşması, Allah ile Allah'a naz eden, Allah'tan kaçıp Allah'a sığınan, Allah ile Allah'la cedelleşen bir kimsenin konuşmasıdır.

Haberde vârid olmuştur ki Allahü teâlâ, helâk olmaya yaklaştıktan sonra kurtarmış olduğu bir kuluna şöyle vahyetti: 'Nice günahlarla bana karşı çıktın da seni affettim. Oysa o günahların daha küçüğü ile ümmetlerden birini helâk ettim'. İşte bu, Allah'ın kulları hakkında üstün kılma, ileriye alma, geriye bırakma sünnetidir. Bu da ezelî meşiyyetin sebkat ettiği düzene göre tanzim olunmuştur.

Bu kıssalar Kur'ân'da vârid olmuştur ki onlarla Allah'ın daha önce geçmiş kulları hakkındaki sünnet ve âdeti bilinsin! Öyleyse Kur'ân'da hidayet ve nûr olmayan hiçbir şey yoktur. Bu kıssalarla Allah kendisini kullarına tanıtmıştır. Bazen takdis ile onlara kendisini şöyle tanıtır:

De ki: O Allah tek'tir. Allah Samed'dir, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey de O'na denk olmamıştır'.

(İhlâs suresi) Bazen de onlara kendisini celâl sıfatıyla tanıtır:

Melik'tir, Kuddûs'tür, Selâm'dır, Mü'min'dir (emniyet verendir) , Müheymin'dir, Azîz'dir, Cebbâr'dır, Mütekebbir'dir! (Haşr/23)

Bazen de onlara korkutucu ve ümit verici fiilleriyle kendisini tanıtır. Onların üzerine düşmanları ve peygamberleri hakkındaki sünnetini okuyarak şöyle buyurur:

Görmedin mi rabbin ne yaptı Âd (kavmin) e? Yüksek sütünlu İrem'e?! (Fecr/6-7)

Görmedin mi rabbin fil sahiplerine ne yaptı?! (Fil/l)

Kur'ân şu üç konunun dışına çıkmaz: Allah'ın zatının marifetine ve takdisine veya sıfat ve isimlerinin marifetine veya kullarına karşı tatbik ettiği sünnetinin marifetine irşâd! İhlâs suresi bu üç konudan biri olan takdisi kapsadığından Hazret-i Peygamber bu mübârek sureyi Kur'ân'ın üçte birine muadil sayarak şöyle buyurmuştur:

Kim İhlâs suresini okumuşsa, muhakkak o Kur'ân'ın üçte birini okumuştur. 52

Çünkü takdisin son noktası, takdis edilen zatın bu üç şeyden biri olmasıdır:

1. O'nun benzeri O'ndan hâsıl olmamıştır. Buna doğurmadısözü delâlet etti.

2. Benzerinin olmamasıdır. Buna da doğurulmadı sözü delâlet eder.

3. Aslı ve kısımları olmasa bile benzeri olan bir kimsenin derecesinde olmamasıdır. Buna da 'Hiçbir şey de O'na denk olmamıştır' cümlesi delâlet eder. Bütün bunları Allahü teâlâ'nın şu sözü bir araya getirir: 'De ki: O Allah'tır. Tektir! (İhlâs suresi) Bunun tümü Lâ ilâhe illâllah cümlesinin tafsilatıdır.

İşte bunlar Kur'ân'ın sırlarıdır. Bu sırların benzerleri Kur'ân'da sayılamayacak kadar çoktur. Yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bu kitapta bulunmasın!

İbn Mes'ûd şöyle demiştir: 'Kur'ân'ı deşiniz! Onun gariplerini arayınız. Muhakkak onda geçmişin ve geleceğin ilmi vardır'. Hakîkat İbn Mes'ûd'un dediği gibidir. Onu ancak Kur'ân'ın kelimelerini uzun uzun düşünen, Kur'ân'ın mânâları kendisi için berraklaşan bir kimse bilir. Kur'ân, anlayışı böyle olan bir kimse için öyle bir şekilde berraklaşır ki onun için Kur'ân'ın her kelimesi Kur'ân'ın Cebbâr, Kâhir, Melik ve Kâdir olan Allah'ın kelâmı olduğuna şahidlik eder. Beşer kuvvetinin haricinde bulunduğuna şahidlik yapar. Kur'ân'ın esrarının çoğu Kur'ân'daki kıssa ve haberlerin kıvrımlarında gizlenmiştir. Bu bakımdan o sırları çıkarmaya var kuvvetinle çalış ki Kur'ân'ın acaiplikleri senin için keşfolunsun ve Kur'ân'ın haricinde bulunan ilimlerin bir hiç olduğu anlaşılsın. İşte buraya kadar söylediklerimiz ünsiyet ve ünsiyetin meyvesi olan inbisat (nazlanma) nın mânâsından ve bu makamdaki kulların değişikliklerinden beyan etmek istediğimizdir.

Her türlü şerikten münezzeh ve yüce olan Allah, en doğrusunu bilir.

48) Zamanımızda etraf toplamak, şöhret bulmak ve mertebelere konmak için Hallac-ı Mansur'u, Beyâzıd-ı Bistamî'yi ve Muhyiddin-i Arabi'yi taklid eden birtakım zavallıların kulakları çınlasın! İrşad vardır, fakat sünnet çerçevesinde olması şarttır. İddiacılardan ise kaçınmak farzdır.

49) İbn Eb'id-Dünya, Kitab'ul-Evliya, (hadîs munkatı'dır)

50) Adı Ömer b. Şulem el-Heddad'dır. Nişaburludur. Cüneyd-i Bağdâdî'nin şeyhidir.

51) Adı Üzeyr b. Şarûh'dur. Tevrat'ı yeniden tedvîn eden zattır. Bu nedenle yahûdîler onun için 'Üzeyr Allah'ın oğludur!' demişlerdir.

52) İmâm-ı Ahmed, (Ubey b. Ka'b'dan)

16. Allah'ın Kazasına Rıza Göstermenin Mânâsı, Rıza'nın Hakikati ve Fazileti Hakkında Vârid Olan deliller

Rıza, sevgi meyvelerinden bir meyvedir. Mukarreblerin makamlarının en yücesidir. Onun hakikati çok kimselere kapalıdır. Ona bir çok benzerlik ve belirsizlik karışmıştır. Ancak Allahü teâlâ tarafından tevil ilmi öğretilen, din hususunda kesin anlayışlı bir kimseye bu hakîkat keşfolunur. Bu bakımdan münkirler, hevâ-i nefse muhalif olmaktan ibaret olan rızayı inkâr ettiler. Sonra dediler ki: 'Eğer Allah'ın fiilidir diye her şeye razı olmak mümkün olsa o zaman küfre ve günahlara razı olmak da gerekir!'

Bu düşünceden hareket eden bir grup aldanarak fısk ve fücura razı oldular. Fısk ve fücurda bulunan kimseye itirazı terketmeyi, Allah'ın kazasına teslim olduğunu iddia ederek savundular. Eğer bu sırlar sadece şeriatın zâhirlerini dinlemekle iktifa eden bir kimseye keşfolunsaydı Hazret-i Peygamber İbn-i Abbâs için 'Ey Allahım! Onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret!' diye duada bulunmazdı. Bu bakımdan biz rızanın faziletinden başlayalım. Sonra olanların hikâyelerini nakledelim. Sonra rızanın hakikatini, hevaya muhalif olan yerde nasıl tasavvur olunduğunu zikredelim. Tıpkı duayı terketmek ve günahlara karşı sükût etmek gibi. . .

36-4

17. Rıza'nın Fazileti

Âyet-i Kerîmeler

Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. (Beyyine/8)

İyiliğin karşılığı yalnız iyilik değil midir? (Rahmân/60)

İhsan'ın son noktası, Allah'ın kulundan razı olmasıdır. Bu ise kulun Allah'tan razı olmasının sevabıdır.

Adn cennetlerinde güzel meskenler va'dedilmiştir. Allah'ın (onlardan) razı olması ise hepsinden büyüktür. İşte bu en büyük saadettir. (Tevbe/72)

Görüldüğü gibi, Allah rızayı Adn cennetinin üstüne çıkarmıştır. Nitekim onun zikrini namazın üstüne çıkararak şöyle buyurmuştur:

Çünkü namaz, kötü ve iğrenç şeylerden meneder. Elbette Allah'ı anmak en büyük (ibadet) tir. (Ankebût/45)

Zikri yapılan zatı namazda görmek namazdan daha büyükse, onun gibi, cennet sahibinin rızası da cennetten daha yücedir. Hatta o, cennet sakinlerinin isteklerinin en yücesidir.

Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur:

Allahü teâlâ Mü'minlere tecelli ederek şöyle buyurur: 'Benden isteyiniz'! Onlar da 'Senin rızanı istiyoruz!' derler. 53

Bu bakımdan cennet ehlinin Allah'ın cemâline baktıktan sonra rızasını istemeleri rızanın fazilette en son zirve olduğunu gösterir.

Kulun rızasına gelince, onun hakikatini ilerdeki bahislerde zikredeceğiz. Allah'ın kuldan razı olmasına gelince, o başka bir mânâ ile Allah'ın kulu sevmesi hakkında söylediklerimize yaklaşır. Fakat o mânânın hakikatini keşfetmek caiz değildir; zira halkın anlayışı onu kavramaktan acizdir. Kimin ona gücü yetiyorsa onu bizzat nefsinden idrâk etmekle müstakil olur.

Kısacası; Allah'ın cemâline bakmanın üzerinde bir mertebe yoktur. Cennet ehli cemâle bakmaktan sonra rızayı şundan dolayı istediler: 'Rıza bakışın devamlılığını sağlar! Sanki onlar bakış nimetine mazhar olduklarında bakışı gayelerin gayesi ve isteklerin son merhalesi olarak gördüler. Allahü teâlâ onlara 'isteyiniz' diye emredince onlar cemâline bakmanın devamından başkasını istemediler ve bildiler ki rıza perdenin daimî bir şekilde kalkmasına vesiledir.

Katımızda daha fazlası da var! (Kaf/35)

Bu âyet hakkında bazı müfessirler dediler ki: 'Cennet ehline bu ziyadelik sırasında rabb'ül âlemîn'in katından üç hediye gelir. O hediyelerden biri, öyle bir hediyedir ki onların katında cennetlerde onun benzeri yoktur. O da şu ayetle ifade edilmiştir:

Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne gözler aydınlatıcı (nimetler) in saklandığını hiç kimse bilemez! (Secde/17)

İkincisi, Allah'ın onlara selâmıdır. Bu ilâhî selâm, daha önceki hediyeyi kat kat artırır. O da şu ayetle ifade edilmiştir:

Çok merhametli rab'den (onlara) söz ile selâm vardır. (Yasin/58)

Üçüncüsü Allahü teâlâ şöyle buyurmaktadır: Muhakkak ben sizden razıyım!

Bu bakımdan bu, hem hediyeden, hem de selâmdan daha üstün olur. İşte bu da şu ayetle ifade edilmiştir:

Allah'ın rızası ise, daha büyüktür. (Tevbe/72)

Yani onların içinde bulunduğu nimetten daha büyüktür. İşte bu, Allah'ın rızasının faziletidir. Allah rızası da kul rızasının meyvesidir.

Hadîsler

Rivâyet edildi ki Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem) ashâbından bir gruba şöyle sordu:

- Siz necisiniz?

- Biz Mü'minleriz!

- İmanınızın alâmeti nedir?

- Belaya karşı sabreder, genişliğe karşı şükreder ve kazayada razı oluruz!

- Kâbe'nin rabbine yemin ederim, Mü'mindirler. 54

Hâkimdirler, âlimdirler. Fıkıh ve anlayışlarından ötürü öyle yaklaştılar ki neredeyse peygamber olacaklardı. 55

Rızkı yetecek kadar olduğu ve buna razı bulunduğu halde İslâm dinine hidayet olunan bir kimseye ne mutlu!

Kim Allah'tan gelen az rızka razı olursa, Allahü teâlâ da ondan gelen az amele razı olur!56

Allah bir kulunu sevdiği zaman, ona belâ verir. Eğer o kul belaya karşı sabrederse, onu kul edinir. Eğer rıza gösterirse onu seçkin bir kul yapar. 57

Hazret-i Peygamber şöyle anlatır:

Kıyâmet günü geldiğinde Allahü teâlâ, ümmetimin bir taifesine kanatlar verir. Onlar kabirlerinden cennetlere uçarlar. Cennetlerde diledikleri şekilde gezer ve diledikleri şekilde nimetlenirler. Bunun üzerine melekler onlara şöyle sorarlar:

- Sizin hesabınız görüldü mü?

- Hayır! Hesap görmedik!

- Sis köprüyü geçtiniz mi?

- Hayır! Herhangi bir köprü görmedik!

- Siz kimin ümmetindensiniz?

- Biz Muhammed'in (aleyhisselâm) (aleyhisselâm) ümmetindeniz!

- Siz Allah'a da böyle söyleyin, dünyada ameliniz neydi?

- Bizde iki haslet vardı. Biz bu makama Allah'ın rahmetininfazlıyla ulaştık.

- O iki haslet neydi?

- Biz tek başımıza kaldığımızda O'na karşı gelmekten utanırdık. Bizim için taksim buyurduğu aza razı olurduk!

- Siz bu nimete müstehaksınız!58

Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur:

Ey fakirler cemaati! Kalplerinizde Allah'a (hükmüne) razı olun! Bunu yaptığınızda fakirliğinizin sevabını elde edersiniz. Aksi takdirde mahrum kalırsınız. 59

Hazret-i Mûsa'nın (aleyhisselâm) haberlerinde şöyle vârid olmuştur: İsrailoğulları Musa'ya, 'Rabbinden bizim için bir şey iste ki biz onu işlediğimizde bizden razı olsun' dediler. Musa (aleyhisselâm) 'Ey ilâhî! İsrailoğullarının dediğini işittin!" dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ şöyle buyurdu:

Ey Musa! Onlara de ki: Benden (kazamdan) razı olsunlar ki ben de onlardan razı olayım!

Buna Hazret-i Peygamber'den rivâyet edilen şu hadîs şahidlik eder:

Kim Allah katında kendisi için hazırlananı bilmek istiyorsa, Allah için yanında ne olduğuna baksın. Zira müşriklerin dediklerinden yüce ve münezzeh olan Allah kul onu nefsinin neresine indirirse, O da kulu katında oraya indirir!60

Dâvud'un haberlerinde şöyle vârid olmuştur: 'Benim velî kullarımın dünyaya ihtimam etmekle ne işleri vardır? Dünyaya ihtimam etmek, münacâtımın tadını velî kullarımın kalplerinden giderir. Ey Dâvud! Velî kullarımdan sevdiğim durum, dünyanın hiçbir şeyi için gam yemeyen ruhânî kimseler olmalarıdır'.

Rivâyet ediliyor ki Hazret-i Mûsa (aleyhisselâm) şöyle dua etti:

- Yâ rabbî! Beni öyle bir şeye muttali et ki onda senin rızan olsun! Ben de onu işleyeyim!

- Benim rızam senin hoşlanmadığındadır. Oysa sen istemediğin bir şeye karşı sabretmezsin.

- Yâ rabbî! Beni bunun üzerine muttali kıl!

- Muhakkak ki benim rızam, senin kaza ve kaderime razı olmandadır.

Hazret-i Mûsa'nın (aleyhisselâm) münacâtında şöyle dediği vârid olmuştur:

- Ey rabbim! Mahlukunun hangisi sence daha sevimlidir?

- O kimse ki ondan mahbubunu aldığımda benimle sulh yapar.

- Hangi mahlukuna kızgınsın?

-O mahlukuma kızgınım ki benden işin hayırlısını ister. Ona hayırlısını verdiğimde kaderime küser!

Bundan daha şiddetlisi rivâyet edildi. O da şudur: Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur:

Ben Allahım! Benden başka ilâh yoktur. Kim verdiğim belaya karşı sabretmez, nimetime şükretmez ve kazama rıza göstermezse, o benden başka bir rab edinsin!61

Şiddette bunun benzeri Allahü teâlâ'nın Hazret-i Peygamber tarafından haber verilen şu hadîs-i kudsî'deki sözüdür.

Kaderleri takdir ettim. Tedbiri düzenledim. Sanatı sağlam yaptım. Kim razı olursa, benimle mülâki oluncaya kadar benden de ona rıza vardır. Kim kızarsa, benimle buluşuncaya kadar, ben de ona kızarım. 62

Allahü teâlâ bir hadîs-i kudsî'de şöyle buyurmaktadır:

Hayır ve şerri yarattım. Hayrı kendisi için yarattığım ve hayrı onun elleri üzerinde icra ettiğim kimseye cennet vardır. Şer için yarattığım ve şerri onun elleri üzerinde icra ettiğim kimseye cehennem vardır. Sonra neden ve niçin diyen kimseye de cehennem vardır. 63

Geçmiş haberlerde şöyle vârid olmuştur: Peygambierlerden biri Allahü teâlâ'ya açlık, fakirlik ve eziyet hakkında on sene şikayet etti. Onun dileği kabul olunmadı. Sonra Allahü teâlâ ona şöyle vahyetti: 'Ne kadar daha şikayet edeceksin? Yer ve gökleri yaratmadan önce levh'ul-mahfuz'da senin başlangıcın böyleydi. Benden sana kader böyle sebkat etmiştir. Dünyayı yaratmadan önce senin için böyle hükmetmişim. Dünyanın yaratılışını senin için yeniden iade etmemi veya senin için takdir ettiğimi tebdil etmemi mi istiyorsun? Böylece senin sevdiğinin benim sevdiğimin üstüne çıkmasını, senin iradenin benim irademe galip gelmesini mi istiyorsun? İzzet ve celâlime yemin olsun! Eğer bu durum senin göğsünde ikinci bir defa kıpırdanırsa, muhakkak seni peygamberlik defterimden sileceğim!'

Rivâyet ediliyor ki Âdem (aleyhisselâm) küçük çocuklarının bazısıyla beraberken çocuklar onun sırtına biner ve inerdi. İçlerinden biri, merdivene basar gibi, Âdem'in (aleyhisselâm) kaburga kemiklerine basar, başının üstüne çıkar, sonra yine kaburgalarına basa basa inerdi. Âdem de başını yere eğer, ne konuşur, ne de başını kaldırırdı. Bunun üzerine, büyük çocuklarından biri kendisine 'Babacığım görmüyor musun bu sana neler yapıyor?! Neden bunu azarlamıyorsun?' dedi.

Âdem (aleyhisselâm) 'Ey oğul! Sizin görmediğinizi ben gördüm. Sizin öğrenmediğinizi öğrendim. Ben bir hareket yaptım da keramet evinden zillet evine, nimet evinden şekavet evine indirildim. İkinci bir hareket daha yapıp bana bilmediğim bir şeyin isabet etmesinden korkuyorum' dedi.

Enes b. Mâlik (radıyallahü anh) der ki: Hazret-i Peygamber'e on sene hizmet ettim. Bu on sene zarfında yapmış olduğum birşey için 'Neden yaptın?' ve yapmamış olduğum birşey için de 'Neden yapmadın?' demedi. Olan hiçbir şey için 'Keşke olmasaydı' olmayan hiçbir şey için de 'Keşke olsaydı' demedi. Onun aile fertlerinden biri benimle cedelleştiğinde şöyle derdi: 'Onun yakasını bırakın! Eğer birşeye hükmedilmiş ise muhakkak olacaktır'. 64

Rivâyet ediliyor ki Allahü teâlâ, Hazret-i Dâvud'a (aleyhisselâm) vahiy göndererek şöyle buyurmuştur: 'Ey Dâvud! Muhakkak sen de irade ediyorsun ben de! Ancak benim irade ettiğim olur! Bu bakımdan benim irade ettiğime teslim olduğunda senin irade ettiğinden seni müstağni kılarım. Eğer irade ettiğime teslim olmazsan, senin irade ettiğin şey hususunda seni yorarım. Sonra benim irade ettiğimden başkası da olmaz'.

Ashâb'ın ve Alimlerin Sözleri

İbn-i Abbâs (radıyallahü anh) dedi ki: 'Kıyâmet gününde cennete ilk davet edilen insan herhalde Allah'a hamdedenlerdir'.

Ömer b. Abdülazîz şöyle demiştir: 'Benim için kaderin vuruş noktalarından başka hiçbir yerde sevinmek kalmamıştır'.

Kendisine şöyle soruldu:

- Senin iştahın ne çekiyor?

- Allah neye hükmetmişse onu çekiyor!

Meymun b. Mehram şöyle demiştir: 'Allah'ın kazasına razı olmayan bir kimsenin ahmaklığına deva yoktur!'

Fudayl b. Iyâz da şöyle demiştir; 'Eğer sen Allah'ın takdirine sabretmezsen nefsinin takdirine de sabredemezsin'.

Abdülâziz b. Ebî Revvad65 dedi ki: 'Sirke ile arpa ekmeği yemek, kıl ile yün giymek hüner değildir. Fakat hüner Allah'ın rızasındadır'.

Abdullah b. Mes'ud (radıyallahü anh) şöyle demiştir: 'Eğer ben bir ateş korunu yalarsam, o kor da yaktığını yakar; bıraktığını bırakırsa, bu durum bana, olan bir şeye 'keşke olmasaydı' veya olmayan bir şeye 'keşke olsaydı' dememden daha sevimli gelir'.

Bir kişi, (Basralı) Muhammed b. Vasî'ın ayağındaki çıbana baktı ve şöyle dedi: 'Ben bu çıbandan dolayı sana acıyorum!' Muhammed 'Fakat ben bu çıban çıktığından beri, gözümde çıkmadı diye teşekkür ediyorum!

İsrailiyat'ta şöyle rivâyet edilmiştir: 'Bir âbid uzun bir zaman Allah'a ibadet etti. Nihayet rüyada ona 'Cennette filan çoban kadın senin arkadaşındır' dendi. Bunun üzerine âbid, buluncaya kadar o kadını araştırdı. Kadını ameline bakmak için üç gün misafirliğe davet etti. Âbid geceleyin hep ibadet yapar, kadın da yatardı. Gündüz oruçlu olur, kadın yerdi. Âbid kadına sordu: Senin, gördüğümden başka bir amelin var mıdır?'

Kadın 'Yemin, olsun gördüğünden başka bir amelim yok ve bundan başkasını da bilmiyorum' dedi. Âbid durmadan, ısrarla kadına 'Hatırla bakalım!' diyordu. Kadın sonunda 'Benim küçük bir hasletim vardır. O da sıkıntıda olursam, genişlikte olmayı temenni etmem. Hastalık içinde olursam sıhhatte olmayı temenni etmem. Gölgede olursam güneşte olmayı temenni etmem!' dedi. Bu sözleri işittikten sonra, âbid, iki eliyle başını tutup şöyle dedi: 'Ey kadıncağız! Sen buna küçük bir haslet mi diyorsun? Allah'a yemin ederim, bu büyük bir haslettir. Âbidler bile bunu yapmaktan acizdirler'.

Seleften bir zattan şöyle rivâyet edildi: Allahü teâlâ, göklerden bir hükümle hükmettiğinde, yeryüzündeki insanların hükmüne razı olmalarını ister'.

Ebu'd Derda şöyle der: 'İmanın zirvesi; hükme karşı sabretmek, kadere rıza göstermektir'.

Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) şöyle demiştir: 'Sıkıntı ve genişlikten hangisinde sabahladığıma veya akşamladığına aldırmam'.

Süfyân es- Sevrî, bir gün Rabiat'ül-Adeviyye'nin yanında şöyle dua etti: 'Ey Allahım! Bizden razı ol! Bunun üzerine Rabia hatun Sevrî'ye hitaben 'Sen Allah'tan razı olmadığın halde O'ndan razı olmasını istemekten utanmıyor musun?' dedi. Bu çıkış üzerine, Sevrî 'Estağfirullah! (Allah'tan af dilerim) ' dedi. Bu durum karşısında Câfer b. Süleyman ed-Debî66 'O halde kul, ne zaman, Allah'tanrazı olur?' diye sordu. Rabia Hatun 'Kulun musibetle sevinmesi, nimetle sevinmesi gibi olduğunda Allah'tan razı olmuş demektir' dedi.

Fudayl b. Iyâz derdi ki: "Kulun yanında vermek ile vermemek eşit olduğunda Allah'tan razı olmuştur'.

Ahmed b. Ebû Havarî67 şöyle anlatır: Ebû Süleyman Dârânî 'Kullar kölelerinden neyle razı olurlarsa, Allah da kullarından onunla razı olur' dedi. Ben Ebû Süleyman'a şöyle sordum:

- Bu ne demektir?

- Kulun halktan isteği, mevlâsının kendisinden razı olması değil midir?

-Evet!

-Muhakkak ki Allah'ın kullarından gelen sevgisi, o kulların O'ndan razı olmasıdır.

Sehl şöyle demiştir: 'Kulların yakîn derecesinden nasipleri, rıza derecesinden olan nasipleri nisbetindedir. Rıza derecesindeki nasipleri ise Allah ile maişetleri nisbetindedir!'

Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

Allahü teâlâ , hikmet ve celâliyle, sevgiyi, rıza ve yakînde kılmıştır. Gam ve üzüntüyü ise, şekk ile öfkede kılmıştır. 68

53) Ahmed, İbn Hıbbân ve Hâkim

54) İlim bölümünde geçmişti.

55) İlim bölümünde geçmişti.

56) Mehamilî

57) Ehl-i Beyt yoluyla rivâyet edilmiş

58) İbn Hıbbân

59) Daha önce geçmişti.

60) Hâkim

61) Taberânî

62) Taberânî, (bir benzeri)

63) İbn Şahin

64) Müslim, Buhârî

65) Kendisi âbid bir zattır. Tabiîn'in büyüklerinden rivâyetler yapmıştır. Onun zamanında âbidler kıl ile yün'den yapılmış elbise (aba) giyerlerdi.

66) Bafralıdır. Şayân-ı itimad bir zâhiddi. H. 178'de vefat etmiştir.

67) Adı Abdullah b. Meymûn Tığlebî ed-Dımeşkî'dir. H. 146'da vefat etmiştir.

68) Taberânî ve İbn Atiyye, (merfû olarak)

18. Rıza'nın Hakikati, Heva-i Nefse Muhalif Olan Hususlarda Düşünülmesi

Hevâya ve belânın çeşitlerine muhalefet edene sabır'dan başka, yapacağı birşey yoktur. Rıza düşünülemez diyenin sözü ise ancak muhabbeti inkâr etme cihetinden geliyor. Allah'ı sevmeyi düşünmek ve himmeti tamamen bu hususa sarfetmek sabit olduğunda sevgi, habibin fiillerine rıza göstermeyi gerektirir. Bu ise iki yönden olur:

Bir

O yönlerin biri, elemi hissettirmeyi iptal etmesidir. Öyle ki yara aldığı halde yine de elemi hissetmez. Bunun misali savaşan kişidir. Bu kişi öfke veya korku halindedir. Bu durumda yara alır ve hissetmez. Ancak kanı gördüğünde yarası olduğunu farkeder. Bazen işe giden bir kimsenin ayağına diken batar da kalbi meşgul olduğundan dolayı elemini hissetmez. Aksine hacamat yapan veyahut başını körleşmiş bir demir ile traş eden kimse ondan elem duyar. Eğer kalbi mühim şeylerle meşgul ise berber ve haccam vazifesini yaparlarken hissetmez. Bütün bunlar, kalp, işlerin biriyle tam mânâsıyla dolu bulunduğu zaman ve o işi yerine getirmekle meşgul olup başkasını idrâk etmediği için olur. Mâşukunun müşahedesi veya sevgisiyle sarhoş olan bir aşık da böyledir. Elem verici veya üzücü birşey ona isabet ettiğinde, sevgi onun kalbini kapsadığından isabet eden üzüntü ve elemi duymaz. Bu ancak dosttan başkasından kendisine isabet ettiği zaman böyledir. Acaba dostundan kendisine isabet ederse durum nasıldır? Kalbin muhabbet ve aşk ile meşguliyeti, meşguliyetlerin en büyüklerindendir.

Bu durum hafif bir sevgiden ötürü azıcık bir elemde düşünüldüğüne göre büyük bir sevgi ile büyük bir elemde elbette düşünülür. Çünkü sevginin de elemin de kat kat olması düşünüldüğü gibi, kuvvetin de katmerli olması düşünülür. Nasıl ki gözle idrâk edilen güzel suretlerin sevgisi kuvvetlenirse basiret nûruyla idrâk ve gizli suretlerin sevgisi de kuvvetlenir. Allahü teâlâ'nın cemâl ve celâline gelince ona hiçbir cemâl ve celâl kıyas edilemez. Bu bakımdan bir kimseye ondan birşey keşf olunursa, o aklını kaybedercesine, düşüp bayılırcasına dehşete kapılır. Kendisine dokunandan haberi bile olmaz!

Rivâyet ediliyor ki Feth el-Mevsilî nin hanımı düştü ve tırnağı ikiye yarıldı ve gülmeye başladı. Kendisine 'Sen acıyı hissetmiyor musun?' diye soruldu. Dedi ki: 'Bu musibetin sevabının lezzeti, eleminin acılığını kalbimden sildi!'

Sehl et-Tüsterî'nin bedeninde bir hastalık vardı. Aynı hastalığa müptelâ olanları tedavi eder, fakat kendini tedavi etmezdi. Bu hususta kendisine sorulunca cevap olarak şöyle dedi: 'Ey dost! Dostun vuruşu acıtmaz!'

İki

İkinci vecih, elemi hissetmesi ve acıyı idrâk etmesidir. Fakat buna rağmen eleme rıza göstermesidir. Her ne kadar tabiatı ondan hoşlanmıyorsa da aklı ile onu ister. Tıpkı kan alıcıdan kanının aldırılmasını isteyen bir kimse gibi. . . Bu kimse bunun elemini idrâk eder. Fakat buna razı olur. Üstelik de kan alana minnettar olur. İşte kendisine elem isabet edip razı olanın hali budur. Kâr etmek için sefere çıkan yolculuğun meşakkatini çeker. Fakat seferin meyvesini sevmesi onun nezdinde yolculuğun zorluğunu hoş etmiştir. Onu bu zorluğa razı kılmıştır. Ne zaman ki Allah tarafından ona bir belâ isabet eder ve o da bu belâ ile elden kaçırdığından daha fazla sevap alacağını bilirse, bu kimse belaya razı olur. Hatta belayı ister, sever ve beladan ötürü Allah'a şükreder. Bu durum eğer kişi bundan dolayı mazhar olacağı ihsan ve sevabı düşünürse böyledir. Yani sevgi ona galebe çalar.

Muhibbin nasibi, mahbubunun murad ve rızasındadır, Bunun ötesinde değildir. Bu bakımdan bu kimse için dostun kastı ve rızası mahbub ve matlubdur. Bu söylediklerimizin örnekleri gözle görülen halk sevgisinde mevcuttur. Nazım ve nesirlerde bu durum vasıflandırılmıştır. Bunun mânâsı; ancak zâhir suretlerin güzelliğini gözle mülahaza etmektir. Eğer yalnızca güzelliğe bakılırsa, muhakkak güzellik, deri, et ve kandan ibarettir. İçi pisliklerle doludur. Başlangıcı necis bir damla menidendir. Sonu da müteaffin bir cîfedir. O güzel başlangıç ile sonuç arasında pisliği taşır. Eğer kişi güzelliği idrâk edene bakarsa. . . O da hasis bir gözdür. Öyle bir göz ki gördüklerinde çoğu kez yanılır. Küçüğü büyük, büyüğü küçük görür! Uzağı yakın, çirkini güzel görür. Bu bakımdan bu sevginin yayılması düşünüldüğünde ezelî ve ebedî güzelliğin sevgisi hakkında bu nasıl muhal olabilir? Öyle ezelî bir güzellik ki onun kemâline son yoktur. O basiret gözüyle idrâk olunur. Öyle basiret gözü ki yanılmaz ve ölüme mahkum olmaz. Ölümden sonra Allah'ın katında dipdiri olarak kalır. Allah'ın verdiği rızıkla sevinir. Ölümle, uyanma ve keşfetmeyi elde eder. Bu, ibret gözüyle bakış yönünden apaçık bir durumdur. Buna varlık şehadet eder. Muhiblerin hal ve sözleri de şahidlik yapar.

Şakîk-i Belhî şöyle demiştir: 'Kim şiddetin sevabını (hakkıyla görürse) şiddetten kaçmayı istemez!'

Cüneyd-i Bağdâdî de şöyle anlatıyor: Sırrî es-Sekatî'ye 'muhib bir kimse belanın elemini hisseder mi?' diye sordum. 'Hayır!' dedi. 'Kılıçla vurulsa dahi böyle mi?' dedim. 'Evet! Kılıçla yetmiş darbe aynı noktaya üst üste vurulsa yine de hissetmez' dedi.

Biri şöyle demiştir: 'Onun sevgisinden ötürü her şeyi sevdim. Hatta o ateşi sevseydi ateşe girmeyi bile severdim!'

Bişr b. Hâris şöyle anlatıyor: Bağdadin doğusunda yüz sopa yediği halde konuşmayan ve hapse götürülen bir kişinin yanından geçtim. Arkasına takılıp kendisine şöyle sordum:

- Neden dövüldün?

- Aşığım da ondan. . .

- Neden sustun?

- Çünkü mâşuğum karşımda durmuş bana bakıyordu!

- Ya en büyük mâşuka baksaydın (halin ne olurdu) ?

Bunun üzerine bir çığlık atıp ölü olarak yere yığıldı.

Yahya b. Muaz er-Râzî şöyle demiştir: 'Cennet ehli Allah'a baktıklarında gözleri Allah'a bakmanın zevkinden ötürü kalplerine dalar ve içlerine siner, ancak sekiz yüz sene sonra onlar yerine döner. O halde, cemâl ve celâlin arasına düşen, celâlini mülâhaza ettikleri zaman korkan, cemâlini düşündükleri zaman şaşıran kalpler hakkındaki düşüncen nedir?'

Bişr el-Hafî dedi ki: 'Abadan'a gittim. Âmâ, cüzzamlı, mecnun, sâr'aya tutulmuş, karıncaların üzerine üşüşüp ve etini yedikleri bir kişi gördüm. Onun başını yerden kaldırıp eteğime koydum. Durmadan kendisine fısıldıyordum. Ayıldığımda dedi ki: 'Şu benimle rabbimin arasına giren adam kimdir? Eğer rabbim beni parça parça kesse O'na daha çok yaklaşırım'.

Bişr der ki: 'Bu hâdiseden sonra kul ile rabbi arasında herhangi bir musibet gördümse o musibeti hor telâkki etmedim'.

Ebû Amr Muhammed b. Eş'as dedi ki: 'ınısır ehlinin dört ay müddetle gıdaları ancak Hazret-i Yusufun (aleyhisselâm) yüzüne bakmaktı. Acıktıkları zaman onun yüzüne bakarlardı. Onun güzelliği, onları açlık elemini hissetmekten alıkoyardı. (Bu hadise kıtlık zamanında cereyan etmiştir) '.

Kur'ân'da, Ebû Amr Muhammed'in (aleyhisselâm) söylediğinden daha beliği vardır. Bu da kadınlar Hazret-i Yûsuf'un (aleyhisselâm) güzelliğini seyretmeye o kadar dalmışlardı ki ellerini bıçaklarla paramparça ettiler ve bunu hissetmediler.

Said b. Yahya şöyle anlatıyor: Basra'da Ata b. Müslim'in yanında bir genç gördüm. Elinde bir hançer vardı. Halk etrafını sardığı halde yüksek sesle bağırıyor ve şöyle diyordu:

Ayrılık günü kıyâmetten daha uzundur. Ölüm, ayrılığın eleminden daha güzeldir. Dediler: Göç! Ben dedim ki: Göç etmem! Fakat göç eden benim yüreğimdir.

Bu şiiri okuduktan sonra hançer ile karnını deşti ve ölü olarak düştü. 69 Onun durumunu ve kim olduğunu sordum. Bana denildi ki: 'O meliklerden birinin bir kölesini seviyormuş. O köleyi ondan ayırmışlar'.

Rivâyet ediliyor ki Hazret-i Yunus (aleyhisselâm) Cebrâil'e şöyle dedi: 'Bana yeryüzünün en âbid kimsesini göster?' Cebrâil (aleyhisselâm) ona eli ve ayağı cüzzamdan kopmuş, gözü kör olmuş bir kimseyi gösterdi. Yunus ona, kulak verdiğinde şöyle dediğini işitti: 'Yârab! Onların ikisiyle benî istediğin kadar lezzetlendirdin. Yine senin istediğin kadar benden onları aldın. Senin hakkındaki benim emelimi bende bıraktın. Ey Birr! (İyilik yapan) Ey Vesûl'

Abdullah b. Ömer'in oğlu hastalandı. Oğlu için üzüntüsü oldukça şiddetlendi. Hatta bazı kimseler dediler ki: 'Eğer çocuğun başına birşey gelirse bu ihtiyarın başına da birşey gelmesinden korkuyoruz'. Bundan sonra çocuk öldü. İbn Ömer, cenazesine iştirak etti. Hiç kimse ondan daha mesrur değildi. Kendisine bu hâlinden sorulduğunda şöyle demiştir: 'Eski üzüntüm onun için bir rahmetti. Allah'ın emri vâki olduğunda ona razı oldum!'

Mesruk dedi ki: "Çölde oturan bir kişinin bir köpeği, bir merkebi ve bir de horozu vardı. Horoz onları namaza kaldırır, merkebin sırtında su taşır ve eşyalarını yüklerdi. Köpek ise onları korurdu. Bir gün bir tilki gelip horozu yedi. Aile efradı bunun için üzüldüler. Salih bir kimse dedi ki: 'Üzülmeyiniz, umulur ki bu daha hayırlıdır'. Sonra kurt gelip merkebin karnını deşip öldürdü. Çocuklar bunun için de üzüldüler. Salih kişi 'Bu daha hayırlıdır!' dedi. Sonra köpek felâkete uğradı kişi 'Bilakis daha hayırlıdır!' dedi. Sonra bir sabah uyanıp baktılar ki etraflarında yerleşmiş bulunan bütün insanlar esir edilmiş, sadece kendileri kalmışlar. Bunun üzerine o salih insan 'Etrafınızdaki insanların esir edilmeleri onların yanında köpek, merkeb ve horoz sesleri olduğundan dolayıdır. Bu bakımdan Allahü teâlâ'nın takdir buyurduğu gibi, bizim için hayır bu üç hayvanın helâk olmasında idi' dedi.

Durum bu olunca Allah'ın gizli lütfûnu bilen bir kimse her durumda O'nun fiiline razı olur.

Rivâyet ediliyor ki Hazret-i Îsa (aleyhisselâm) âmâ, alaca, kötürüm, iki tarafı meflûç, eti cüzzam sebebiyle paramparça olmuş birinin yanından geçerken şöyle dediğini duydu: 'Kullarından bir çoğuna verdiği beladan beni sâlim kılan Allah'a hamd olsun!' Bu söz üzerine Îsa (aleyhisselâm) ona 'Ey kişi! Acaba senden hangi belâ uzaklaştırıldı, baksana bütün belalar sendedir!' dedi. Kişi 'Ey Ruhullah! Ben Allahü teâlâ'nın kalbime sokmuş olduğu marifetten dolayı kalbine marifet sokmadığı kimseden daha hayırlıyım' dedi. Bunun üzerine Îsa (aleyhisselâm) ona 'Sen doğru söyledin. Elini bana uzat!' dedi. Kişi elini uzattı. Îsa'nın (aleyhisselâm) elinin dokunmasıyla yüzce insanların en güzeli, hâlce insanların en üstünü oluverdi. Allahü teâlâ onda bulunan bütün illetleri, kulu ve peygamberi Îsa'nın dokunmasıyla ortadan kaldırdı. Böylece o, Îsa'ya arkadaş oldu ve onunla beraber Allah'a kulluk yapmaya devam etti.

Urve b. Zübeyr'in (radıyallahü anh) ayağında çıkan bir hastalıktan ötürü ayağı dizinden kesildi. Sonra dedi ki: 'Benden bir ayağımı alan Allah'a hamd olsun. İzzetine yemin ederim, eğer sen almışsan geride bıraktığın da yeter. Eğer sen belâ vermişsen muhakkak afiyet verdiğin de vardır'. Sonra Urve virdlerini bırakmayıp normal gecelerde olduğu gibi okudu.

İbn Mes'ûd şöyle demektedir: 'Fakirlik ve zenginlik iki binektir. Hangisine bindiğimi pek önemsemiyorum. Eğer bindiğim fakirlik ise, onun içinde sabır vardır. Eğer zenginlik ise, onun içinde (Allah yolunda) vermek vardır!'

Ebû Süleyman ed-Dârânî şöyle demiştir: 'Ben rıza makamı hariç, her makamdan bir hâle vâsıl oldum. Rıza makamının ancak kokusunu kokladım. Buna nedenle bütün insanları cennete, beni ateşe soksa razı olurum!'.

Başka bir ârife şöyle denildi: 'Sen ondan razı olmanın zirvesine nail oldun mu?' Cevap olarak dedi ki: 'Zirveye varamadım! Fakat rıza makamına vardım. Eğer beni cehennem üzerinde bir köprü yapsa mahluklar üzerime basa basa cennete gitseler, sonra cehennemi yeminini yerine getirmek için benimle doldursa ve bütün mahluklarının bedeli olarak beni cehenneme atsa O'nun hükmünden dolayı bunu severim. O'nun taksimi dolayısıyla buna razı olurum'.

İşte bu söz, sevginin bütün himmetini kapsadığını ve kendisini ateş elemini hissetmekten bile alıkoyduğunu bilen bir kimsenin sözüdür. Eğer bu kimsede bir his kalmışsa mahbubunun kendisini ateşe atmakla razı olacağını sezmiş olmasından hâsıl olan lezzetinin varlığı o hissi de ortadan kaldırır. Böyle bir halin İnsan oğlunu istila etmesi muhal değildir. Her ne kadar bizim gibi zayıfların hallerinden uzak ise de esasında uzak değildir. Fakat mahrum olan zayıfın kuvvetlilerin hallerini inkâr etmesi uygun değildir. Mahrum olan zayıf zanneder ki kendisinin aciz olduğu her halden Allah'ın velî kulları da acizdir.

Ruzbarî70 diyor ki: "Ebû Abdullah b. Celâ ed-Dimeşkî'ye71 şöyle sordum: Filanın 'Ben isterdim ki bedenim makaslarla paramparça edilsin. Tek bu insanlar Allah'a itaat etsin' sözünün mânâsı nedir?' Ebû Abdullah bana 'Ey kişi! Eğer bu söz tâzim ve iclâl yolundan geliyorsa mânâsını bilmiyorum. Eğer halka nasihat ve şefkat yolundan geliyorsa biliyorum' dedikten sonra bayılıp yere düştü'.

İmrân b. Husayn, karın hastalığına mübtela olup otuz sene gibi uzun bir zaman sırt üstü yattı. Ne kalkabilir, ne de oturabilirdi. Kendisine hurma lifinden yapılmış bir sedirde delik açıldı. İhtiyacını oradan görürdü.

Bir ara Mutarrıf b. Abdillah ve kardeşi Ulâ onu ziyarete geldiler. Mutarrıf onun bu halini görünce ağladı. Mutarrıf'a şöyle sordu:

- Neden ağlıyorsun?

- Seni bu dehşetli halde gördüğümden dolayı!

- Ağlama! Çünkü Allah'ın katında en sevimli olan şey benim katımda da en sevimli olur! Sana birşey söyleyeceğim. Umulur ki Allah seni onunla faydalandırır. Fakat ben ölünceye kadar kimseye ifşa etme. Melekler beni ziyaret ediyorlar. Onlarla ünsiyet ediyorum. Bana selâm veriyorlar. Selâmlarını duyuyorum.

Bununla İmrân'a bildirilmiştir ki bu belâ Allah'ın bir cezası değildir; çünkü bu belâ bu büyük nimetin sebebi olmuştur. Bu bakımdan belasında bu durumu müşahede eden bir kimse nasıl belaya razı olmaz?

Yine bu zat diyor ki: Süveyd b. Mus'abe'nin ziyaretine gitmiştik. Yere atılmış bir elbise gördük. Onun altında birşeyin olduğunu sanmıyorduk. Süveyd'in hanımı onu kaldırdı ve durum anlaşıldı. Süveyd'in hanımı bezin altmdakine (Suveyd'e) şöyle dedi: 'Anam babam sana feda olsun! Sana ne yedirelim, ne içirelim?' Bunun üzerine Süveyd dedi ki: 'Uyku uzadı. Yan kemiklerim delindi. Ben eskimiş bir elbise gibi oldum. Ne yemek yiyorum, ne de şu zamandan beri su hoşuma gidiyor'. Geçirdiği birkaç günü anlattı ve 'Bundan' bir tırnak kesimi kadar zamanı azaltmam beni sevindirmez5 dedi.

Sa'd b. Ebi Vakkas, Mekke'ye vardığında gözleri kapanmıştı. Halk dört yandan etrafına üşüştü. Herkes kendisine dua etmesini istiyordu. Şuna buna dua ediyordu. Duası da makbuldü. Abdullah b. Sâib72 der ki: Ben gençtim, ona geldim, kendimi tanıttım. Beni tanıdı ve şöyle dedi: 'Sen Mekke ehlinin kurrası değil misin?' 'Evet!' dedim. Bunun üzerine Abdullah bir kıssa anlattı. O kıssanın sonunda şöyle dedi: Sa'd'a hitaben dedim ki: 'Ey amca! Sen halk için dua ediyorsun! Eğer kendin için dua etsen de Allahü teâlâ senin gözünü yemden sana verseydi (daha iyi olmaz mıydı) ?' Bu sual üzerine tebessüm ederek şöyle dedi: 'Ey oğul! Benim nezdimde Allah Teâlâ’nın kaza ve kaderi gözümden daha güzeldir'.

Bir sûfînin küçük çocuğu üç gün kayboldu. Kendisinden bir haber alınamadı. Sûfîye denildi ki: 'Allah'tan evladını getirmesini dilesen (olmaz mı?) ' Cevap olarak dedi ki: 'Allah Teâlâ’nın hükmettiğine itiraz etmek, bana çocuğumun kaybolmasından daha ağır gelir!'

Âbidlerin birinden şöyle rivâyet ediliyor: Ben büyük bir günah işledim. Altmış seneden beri o günahımdan ötürü ağlıyorum. Bu âbid aynı zamanda o günahtan tevbe etmek için var kuvvetiyle ibadete dalmış bulunuyordu. Kendisine denildi ki: 'O işlemiş olduğun günah nedir?' Dedi ki: "Olan birşey için bir defacık 'keşke olmasaydı!' dedim"

Abdülvahid b Zeyd'e şöyle denildi: Şuracıkta bir kişi vardır. Elli sene Allah'a ibadet etmiştir. Bunun üzerine Abdülvahid o kişiye gitti ve dedi ki:

- Ey dostum! Kendinden bana haber ver. Sen bu elli senelik ibadetle doydun mu?

- Hayır!

- Bu ibadete ünsiyet verdin mi?

- Hayır!

- Ondan razı oldun mu?

- Hayır!

- Öyleyse ondan sana kalan namaz ile oruçtur!

- Evet!

- Eğer senden utanmasaydım elli senelik ibadetini kalbin kapalı olduğu halde yaptığını haber verecektim.

Abdülvahid'in bu konuşmasının mânâsı 'Senin için kalp kapısı açılmamıştır ki sen kalbin amelleriyle yakınlık merdivenlerine terâkki etmiş olasın. Sen ancak ashâb-ı yemin'den sayılırsın. Çünkü ondan senin artışın halk tabakasının artışı olan azaların amellerindedir' demektir.

Halktan bir cemaat Şiblî'nin huzuruna vardı. Şiblî bir hapishanede bulunuyordu. Önünde bir yığın taş vardı. Gelenlere şöyle sordu:

- Siz kimlersiniz?

- Seni sevenleriz!

Bunun üzerine, Şiblî onları taşlamaya başladı. Onlar kaçtılar. Şiblî arkalarından şöyle haykırdı: 'Hani beni sevdiğinizi iddia ediyordunuz? Eğer doğru olsaydınız benim belama sabrederdiniz!'

Şiblî şu şiiri okumuştur:

Rahman'a olan sevgi beni sarhoş etti! Acaba sarhoş olmayan bir dost gördün mü?

Şam âbidlerinden biri şöyle demiştir: 'Hepiniz Allah'ın huzuruna Allah'ı tasdik ettiğiniz halde varacaksınız'. Fakat bu kimse Allah'ı yalanlamıştır, sebebi de şudur: Eğer birinizin altından yapılmış bir parmağı olsaydı, daima o parmağı (göstermek için) işaret ederdi. Eğer parmağında bir sakatlık olsaydı, daima onu (göstermemek için) kapatırdı.

Şunu kastediyor: Altın Allah'ın nezdinde yerilmiştir. Oysa insanlar onunla böbürlenirler. Belâ ise âhiret ehlinin süsüdür. Halbuki insanlar ondan kaçınırlar.

Şöyle anlatılıyor: Çarşıda yangın çıktı. Bunun üzerine Sırrî'ye şöyle denildi: 'Çarşı yandı da senin dükkanın yanmadı!' Sırrî 'Elhamdülillâh!' dedi. Sonra haberi veren 'Sen nasıl müslümanlar için değil de kendi selâmetin için Allah'a hamdolsun dersin?' dedi. Bunun üzerine Sırrî ticaret yapmaktan tevbe edip hayatı boyunca dükkanı terketti. Bunu da sadece Elhamdülillah deyişinden ötürü yaptı.

Bu söylediğimiz hikâyeleri dikkatle izlersen, kesinlikle bilmiş olursun ki heva-i nefse muhalif düşmeye razı olmak muhal değildir. Aksine din ehlinin makamlarından büyük bir makamdır. Madem ki bu, halkın sevgisi ve nasipleri hususunda mümkündür, o halde Allah sevgisi ve âhiret lezzetleri için de mümkündür. İmkânı iki yöndendir: O yönlerden biri, mevcut sevaptan verilmesi umulan şeyden dolayı eleme rıza göstermektir. Şifayı beklemek hususunda ilâçları içmek, kan aldırmaya razı olmak gibi. . . İkincisi, sadece mahbubun maksad ve rızası olmasından dolayı ona razı olmak, onun ötesinde bir mânâyı aramamaktır. Bu bakımdan sevgi, bazen sevenin maksadını vesilenin maksadına dercedecek derecede galebe çalar. Öyleyse sevenin nezdinde mahbubun kalbini sevindirmek ve onu razı etmek, onun arzusunu yerine getirmek velev ki sevenin ruhu pahasına olsa bile yapılan şeylerin en lezzetlisidir.

Sizi razı ettiğim takdirde hiçbir yaranın önemi olmaz!

Bu durum, elemi hissetmekle beraber mümkündür. Oysa bazen sevgi insanı, elemi hissetmekten sarhoş edecek derecede istila eder. Kıyas, tecrübe ve müşahede sevginin varlığına delâlet eder. O halde, kendi nefsinde yoktur diye inkâra kalkışmak uygun değildir. Çünkü kendisi, ifrat derecedeki sevgiyi kaybettiğinden dolayı bundan mahrum olmuştur. Sevginin tadını tatmayan acaipliklerini bilmez. Sevenlerin söylediklerimizden daha büyük acaiplikleri vardır.

Amr b. Haris er-Râfiî'den rivâyet ediliyor ki: "Rakka şehrinde bulunan bir dostumun yanında, bir mecliste bulundum. Beraberimizde güzel ve şarkıcı bir cariyeye aşık olan bir genç vardı. Cariye de bizimle beraber o mecliste bulunuyordu. Cariye ney çalıp şunları teganni etti.

Aşkın aşıklar üzerindeki zilletinin alâmeti ağlamaktır. Hele derdini açacak bir kimseyi bulamayan bir aşık ise!

Bunun üzerine delikanlı kıza hitaben 'Hatunum! Allah'a yemin ederim, güzel söyledin. Acaba bana ölmem için izin verir misin?' dedi. Kadın ona 'Olgun olduğun halde öl!' dedi. Bunun üzerine delikanlı başını yastığa koydu. Ağzını ve gözlerini kapattı. Kendisine dokunduğumuz zaman ölmüş olduğunu gördük".

Cüneyd şöyle demiştir: Bir çocuğun yenine yapışmış, ona yalvaran ve muhabbetini izhar eden bir kişi gördüm. Çocuk dönüp onun yüzüne baktı ve şöyle dedi:

- Bana gösterdiğin münafıklık ne zamana kadar devam edecek?

- Sözlerimde doğru olduğumu Allah bilir! Hatta sen bana öl desen ölürüm.

- Eğer doğruysan öl!

Cüneyd diyor ki: 'Kişi biraz uzaklaştı. Gözlerini kapattı ve ölü olarak yere serildi'.

Semmun el-Muhib dedi ki: 'Komşularımızdan birinin çok sevdiği bir cariyesi vardı. Cariye hastalandı, kişi ona hurma çorbası yapmak için oturdu. Adam çanağı karıştırırken cariyenin Ah! dediğini işitti. Bunun üzerine kişi dehşete kapıldı. Kaşık elinden düştü. Başladı çanaktaki fıkır fıkır kaynayan çorbayı eliyle karıştırmaya. . . Öyle ki parmakları yanıp düştü. Bunun üzerine cariye 'Ne oldu sana? Parmakların neden düştü?' dedi. Adam dedi ki: 'Senin ah demenden bunlar oldu!'

Muhammed b. Abdullah el-Bağdadî'den şöyle hikâye olundu: 'Basrada yüksek bir damda bir genç gördüm. Halka şöyle haykırıyordu:

Kim aşk için ölmüşse böyle ölsün! Ölümsüz bir aşkın hayrı yoktur! Sonra kendini yere attı. Ölü olarak kaldırıp götürdüler'.

İşte bu ve buna benzer sevgiler bazen mahlukun sevgisinde doğrulanır. O halde, yaratanın sevgisinde bunu doğrulamak daha iyidir; Çünkü batınî göz, zahirî gözden daha doğrudur. Allahü teâlâ'nın cemâli her cemâlden daha tam ve kâmildir. Alemdeki her cemâl, o cemâlin güzelliklerinden bir güzelliktir. Evet! Gözünü kaybeden bir kimse suretlerin güzelliğini inkâr eder. Kulağını kaybeden bir kimse ise güzel seslerin, vezinli nağmelerin lezzetini inkâr eder. Kalbini kaybeden bir kimsenin ise, yalnız kalbin tadabildiği bu lezzetleri inkâr etmesi normaldir.

69) Aklı başında olduğu halde kişinin böyle yapması intihardır. Bu durum cezbe ve manevî sekr halinde cereyan etmiş olabilir.

70) Adı Ebû Ali Ahmed b. Muhammed'dir. Bağdadlı olan bu zat Mısırdaikamet etmiş, H. 322'de orada vefat etmiştir.

71) Adı Ahmed b. Yahya'dır.

72) Adı Seyfı b. Âbid b. Abdullah b. Ömer b. Mahzun el-Kureşî, künyesi Ebû Saib veya Ebû Abdurrahman el-Mekkî'dir. Hem kendisi, hem de babası ashab'dandır. Oğlu Muhammed Mekke'nin ünlü kurrasıdır. .

19. Dua, Rıza'ya Münafi Değildir

Dua eden bir kimse, rıza makamından çıkmaz. Günahları hor görmek, günahkârlara ve günahların sebeplerine kızmak da böyledir. Emr-i bi'l-mâruf (iyiyi emretmek) ve nehy-i an'il-münker (kötüyü yasaklamak) ile günahları kaldırmaya çalışmak da rızaya zıt düşmez. Mağrur ve tembellerden bazı kimseler burada yanılmış ve günahların, fısk u fücûr ve küfrün Allah'ın kaza ve kaderinden olduğunu iddia etmiş ve 'rıza göstermek vacibdir' demiştir. Bu ise tevili bilmemezliktir. Şeriatın sırlarından gâfil olmaktır.

Duaya gelince, biz dua ile Allah'a kulluk yapıyoruz. Dua bölümünde naklettiğimize göre gerek Hazret-i Peygamber'in dualarının çokluğu ve gerek diğer peygamberlerin duaları buna delâlet ederler. Oysa Hazret-i Peygamber rızanın en yüksek makamında idi. Duadan dolayı Allahü teâlâ, bazı kullarını şu ayetiyle övmüştür:

Gerçekten onlar hayırlara koşarlar. Umarak ve korkarak bize dua ederlerdi ve bize derin saygı gösterirlerdi. (Enbiya/90)

Günahları inkâr etmeye, hor görmeye ve onlara razı olmamaya gelince, Allahü teâlâ bununla da kullarını, kulluk yapmaya zorlamıştır. Buna rıza gösterdiklerinden dolayı onları yererek şöyle buyurmuştur:

Dünya hayatına razı olup onunla rahat edenler. (Yunus/7)

Geri kalan kadınlarla beraber olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Artık onlar bilmezler. (Tevbe/93)

Meşhur bir haberde şöyle denilmektedir:

Kim bir münkeri görüp ona rıza gösterirse sanki o münkeri yapmış gibidir. Şerre delâlet eden, şerri işleyen gibidir,73

İbn Mes'ûd şöyle dedi: 'Kul, münker işlenirken yanında olmadığı halde işittiğinde ona rıza gösterirse, münker sahibinin günahı kadar onun boynuna günah yüklenir'.

Bu söz üzerine İbn Mes'ûd'a şöyle soruldu: 'Bu nasıl olur?' 'Ona münkerin işlenildiği haberi gelir ve o da ona razı olur! Eğer bir kul doğuda öldürülürse, başka bir kimse de batıda onun öldürülmesine razı olursa, onun öldürülmesine ortak olur' dedi. 74

Allahü teâlâ hayırlar hususunda yarışmayı ve gıpta etmeyi, şerlerden de korunmayı emretmiştir.

Kî sonu misktir. İşte yarışanlar bunun için yarışsınlar. (Mutaffiîn/26)

Haset ancak iki şeyde vardır:

1. Allah ona hikmeti vermiş, o da hikmeti halk arasında yayar ve öğretir.

2. Allah ona mal vermiştir ve aynı zamanda o malı hak yolunda harcamaya şevketmiştir. 75

Başka bir lâfızda: Allah ona Kur'ân'ı vermiştir. O da gece ve gündüz Kur'ân ile kaim olur. Kişi, gıpta ederek şöyle der: 'Eğer Allahü teâlâ, bu adama verdiğini bana verseydi onun yaptığını ben de yapardım!'

Kâfir, fâsık ve fâcirlerin buğzuna ve onların yaptıklarını inkâr etmeye ve onlardan nefret etmeye gelince, bu hususta vârid olan âyet ve hadîsler sayılamayacak kadar çoktur.

Mü'minler Mü'minlerden ayrılıp kâfirleri dost edinmesin! Kim böyle yaparsa Allah ile bir dostluğu kalmaz. (Âl-i İmrân/28)

Ey îman edenler! Yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyin! (Mâide/51)

İşte kazandıkları (günahları) ndan ötûrü zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmının peşine böyle takarız. (En'âm/129)

Allahü teâlâ, Mü'minden bütün münâfıklara ve her münâfıktan da bütün Mü'minlere buğzetmek için söz almıştır. 76

Kim bir kavmi severse ve onları kendisine velî edinirse, kıyâmet gününde onlarla beraber haşrolunur. 78

Îman kulplarının en kuvvetlisi Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir. 79

Bunun delillerini 'Allah Yolunda Sevmek ve O Yolda Buğzetmek', 'Sohbet Adabı', 'Emr-i bi’l-Ma'ruf ve Nehy-i an'il-Münker' kitablarında beyan etmiştik.

Soru: Allah'ın kaza ve kaderine razı olmak hakkında hadîs ve ayetler vârid olmuştur. Günahların kaza ve kader ile olmaması muhaldir ve tevhîd'e zıddır. Eğer Allah'ın kazasıyla olmuşsa, onu hor görmek ve ondan nefret etmek Allah'ın kazasını hor görmek demektir. Bu bakımdan bu iki şeyin arasını nasıl bulabiliriz? Acaba aynı şey hakkında hem razı olmamak, hem de razı olmak nasıl bir arada olur?

Cevap: İlimlerin sırlarına vakıf olmakta kusurlu ve aciz olanlar için bu karışık konulardandır. Hatta bir grup için o kadar karışık olmuş ki onlar münkerlere susup itiraz etmemeyi rıza makamlarından bir makam sanmışlardır. Buna, katıksız cehalet olduğu halde 'güzel ahlak' demişlerdir. Aksine deriz ki: Rıza ve kerâhiyet (hor görmek ve istemek) aynı şey üzerine aynı cihetten ve aynı vecihden gelirlerse birbirlerine zıt düşerler. Bu bakımdan bir şeyi bir yönden hor görmek, başka bir yönden de aynı şeye razı olmak tezat teşkil etmez. Misâli, senin ve aynı zamanda düşmanlarından bazılarının düşmanı olan bir kimse ölürse, düşmanımın düşmanı öldü diye onun ölümünden hoşlanmazsın. Fakat düşmanının ölmesi hasebiyle de razı olursun. İsyanın da böyle iki yönü vardır. Allah'ın fiili, ihtiyar ve iradesi olması hasebiyle bir yönü vardır ki kişi mülkün sahibi olan Allah'a teslim olmak için razı olur. O'nun oradaki yaptığına da razı olur. Kula nisbetle diğer bir yönü daha vardır. Bu isyanı yapan kulu rahmetten uzaklaştırmış ve buğz sebeplerini musallat kılmıştır. Bu bakımdan münker ve yerilmiştir.

Daha iyi anlaşılması için bunu bir misal ile açıklayalım: İnsanlar tarafından sevilen birisini ele alalım. Bu adam arkadaşlarma 'Ben, beni sevenlerle sevmeyenleri ayırmak istiyorum. Bunun için de şöyle bir karar aldım: Bir kişiyi seçip ona işkence ecleceğim, onu aleyhimde konuşmaya zorlayacağım. O benden nefret edip aleyhimde konuşmaya başlayınca o ve onu sevenler benim düşmanım olacak, ondan nefret edenler ise benim dostum olacaklar' dedi ve dediği gibi de yaptı. Birini seçip ona işkence etti. O da kötü şeyler söyledi ve düşmanlığın sebebi olan nefret meydana çıktı. Bu adamı gerçekten seven ve sevginin şartlarını bilenlerin yapması gereken şey şöyle demeleridir: 'Dost ve düşmanını tanımak için senin aldığın tedbir yerindedir. Biz bunu onaylıyoruz ve bundan memnunuz. Senin tedbirin, isteğin ve işin olduğu için bunu uygun buluyor ve kabul ediyoruz. Yaptığın işkenceden dolayı adamın, sana kötü şeyler söylemesini kınıyoruz.

Çünkü onun vazifesi, bu işkenceye sabretmekti. Fakat senin iraden onun sabretmeyeceği hakkında olduğu için, senin iradene uygun olarak onun boyle davranmasını uygun buluyoruz. Çünkü iraden tahakkuk etmeseydi bu, senin için bir eksiklik olurdu ve biz bunu çirkin görürdük. Ancak bu şahsın böyle yapması, cemalinin gereği hilâfına sana karşı nefret besleyip cephe alması ve bunların kendisine nisbet edilmesi bakımından, yaptıklarını hoş görmüyoruz. Çünkü ona yakışan, senin işkencene katlanıp sana hakaret etmemekti. Bizim çirkin gördüğümüz senin tedbir ve iraden değil, onun sabretmeyip karşılık vermesidir. Bu nedenle senin ondan nefret etmen bizce normaldir. Senin muradın bu olduğu için biz de onun davranışına kızarız. Çünkü muhabbetin gereği, dostunun dostuna dost, dostunun düşmanına düşman olmaktır. Adamın sana düşman olmasına gelince, senin iraden olması açısından bunu kabul ederiz, fakat onun bu davranışının kendi kazancı olması bakımından ondan nefret ederiz. Sana kızıp düşman olduğu için biz de ona kızıp düşman oluruz. Onun sana kızmasını, kendi fiili olduğu için çirkin görüyoruz. Fakat senin iradene uygun olması bakımından biz de kabul ediyoruz. Buradaki çelişki 'Senin iradene uygun olması bakımından uygun görüyoruz' ve yine 'Senin iradene uygun olması bakımından çirkin buluyoruz' demektir. Fakat onun fiili ve iradesi olması bakımından uygun olup, başkasının vasfı ve yapması bakımından mekruh olmasında bir çelişki yoktur. Bir yönden hoş görülüp, bir yönden hoş görülmeyen şeyler bunun şahididir. Bunun benzerleri de sayılamayacak kadar çoktur.

Allah'ın şehvet ve isyanın sebeplerini kula musallat edip, o sebeplerin de onu masiyetin sevgisine çekmesi, bu sevginin de onu isyana sürüklemesi, tıpkı yukarıda verdiğimiz misaldeki olaya benzer. Adamı dövmek, onu ya kızmak ya da kötü şeyler söylemeye sürükler.

Allah'ın isyan edene kızmasına gelince, her ne kadar bu kimsenin mâsiyeti Allah'ın tedbiriyle de olsa küfredilenin kendisine küfredenden nefret etmesine benzer ve her ne kadar küfredenin küfrü, Allah'ın mâsiyet sebeplerini yaratmasına, ilahî meşiyetin ezelde böyle karar verdiğine delâlet ederse de Allah'ı seven her kula, Allah'ın kızdığına kızmak, Allah'ın huzurundan uzaklaştırılana düşmanlık yapmak düşer. Her ne kadar o uzaklaştırılan insanı kahrı ve kudretiyle düşmanlığına ve muhalefetine Allah zorlamış ise de. . . O uzaklaştırılmış, kovulmuş ve huzur-u ilâhî'den atılmıştır, zorla Allah'ın uzaklaştırmasıyla uzaklaştırılmış ve Allah'ın zorlamasıyla tardedilmiş olsa bile. . . Yakınlık derecelerinden uzaklaştırılan bir kimsenin bütün muhibler nezdinde buğzedilmiş olması uygundur ve bu da mahbuba uygun hareket etmek için yapılmalıdır. Mahbub uzaklaştırmak suretiyle gazabını kim için belirtmişse, muhibler de gazablarını onun için belirtip mahbuba uygun hareket etmelidirler. İşte Allah için buğz ve Allah için sevgiden vârid olan bütün haberler ve kâfirlere karşı gösterilen nefretteki mübalağa, Allah'ın kazası olması hasebiyle ve Allah'ın kaza ve kaderine rıza göstermekle beraber böyle yapılması, bu izahlarla anlaşılmıştır. Bütün bunlar ifşası yasak olan kader sırrından yardım alır. Hayır ve şerrin ikisi de meşiyyet ve iradeye dahildirler. Fakat şer istenilmeyen, hayır ise makbul bir istektir.

Bu bakımdan kim 'şer Allah'tan değildir' derse o cahildir. Yine 'hayır ve şerrin ikisi de Allah'tandır' deyip rıza ile kerahiyet arasında fark görmeyen bir kimse de kusurludur. Buradan perdeyi kaldırmaya ruhsat yoktur. Bu bakımdan en iyisi sükût edip şeriatın edebiyle edeplenmektir.

Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur:

Kader Allah'ın sırrıdır. Onu ifşa etmeyiniz!

Bu, mükaşefe ilmiyle ilgilidir. Bizim şimdilik gayemiz; halkı kendisiyle kulluk yapmaya mecbur kıldığı ilâhî kaza ve kadere rıza göstermek ile Allah'ın kazasından olduğu halde günahlara buğzetmenin arasını bulmanın imkânını belirtmektir. Oysa buradaki sırrı keşfetmeye ihtiyaç kalmaksızın hedef belirdi. Bununla şu da anlaşılır. Mağfiretle günahlardan masun kalmak ve din hususunda yardımcı olan diğer sebeplerle dua etmek, Allah'ın kazasına razı olmaya zıt değildir; zira Allahü teâlâ kullarını dua ile kulluk yapmaya çağırmıştır.

Dua saf zikri, kalbin korkusunu, yalvarmanın inceliğini gösterir. Bu da kalplerine cila ve keşif için anahtar olur. Lütfun meziyetlerinin arka arkaya gelmesine sebep olur. Nasıl ki testiyi yüklenmek, suyu içmek, susuzluktaki ilâhî kazaya razı olmaya zıt düşmüyorsa, aynen onun gibi, susuzluğu gidermek maksadıyla su içmek de bir sebeptir. Sebeplerin müsebbibi onu tertip etmiştir. Aynen bunun gibi dua da bir sebeptir. Allahü teâlâ onu tertip ve emir buyurmuştur. Biz daha önce Allah'ın sünnetine uygun olduğu için sebeplere yapışmak tevekküle zıt değildir demiştik. Biz bunu Tevekkül kitabında saymıştık. İşte bu rızaya zıt değildir. Çünkü rıza tevekküle bitişik bir makamdır ve onunla beraberdir. Evet! Şikayet biçiminde belayı izhar etmek, kalben Allahü teâlâ'nın bu yaptığını inkâra kalkışmak rızaya zıddır. Şükür yoluyla ve Allah'ın kudretinden perdeyi kaldırmak suretiyle belayı izhar etmek rızaya zıt değildir. Seleften biri şöyle demiştir. "Yaz mevsiminde şikayet şeklinde 'bu sıcak bir gündür' dememesi, kişinin Allah'ın kazasına güzelce razı olmasındandır". Kış gününe böyle demek ise, şükürdür. Şikayet her durumda, rızaya zıt düşer. Yemekleri kötülemek, Allah'ın kazasına razı olmaya zıt düşer; zira sanatı kötülemek onu yapanı kötülemektir. Oysa bütün yemekler Allah'ın sanatıdır.

Birinin 'Fakirlik belâ ve meşakkattir. Çoluk çocuk üzüntü ve yorgunluktur. Sanat yorgunluk ve meşakkattir' demesi, rıza makamına zarar getirir. Aksine en uygunu; tedbiri Müdebbirine, memleketi sahibine teslim etmesidir ve Hazret-i Ömer'in dediği gibi demesidir: 'Ben zengin veya fakir olduğum halde sabahlamama önem vermem. Çünkü hangisinin benim için daha hayırlı olduğunu bilmiyorum'.

73) Ebû Mansur Deylemî

74) İbn Adiyy

75) Müslim

76) Irâkî aslına rastlamadığını söylemiştir.

77) Daha önce geçmişti.

78) Taberânî

79) İmâm-ı Ahmed

20. Günahlarla Dolu Memleketlerden Kaçmak ve Orayı Yermek Rıza'ya Aykırı Değildir!

Zayıf insan Hazret-i Peygamber'in (sallâllahü aleyhi ve sellem) veba hastalığı görülen memleketten çıkmayı yasaklamasının, fazla günah işlenen bir memleketten çıkmanın da yasak olmasına delâlet ettiğini zanneder. Zira bunların her ikisi de Allah'ın kazasından kaçmaktır. Oysa bu zann, muhaldir. Vebanın zuhurundan sonra memleketten ayrılmanın yasaklanmasındaki illet, eğer bu kapı açılırsa, bütün sıhhatliler memleketten göç edecek, memleketteki hastalar ihmal edilmiş olacak, bakıcıları bulunmayacaktır.

Böylece zayıflık ve zarardan helâk olacaklardır. Hazret-i Peygamber vebalı bir memleketten çıkışı, bazı hadîslerinde savaş meydanından kaçışa benzetmiştir. Eğer bu yasak Allah'ın kaza ve kaderinden kaçmaktan dolayı olsaydı memlekete yaklaşan bir kimsenin geri dönmesine izin vermezdi. Biz bunun hükmünü tevekkül bahsinde zikretmiştik. Bundan anlaşıldığına göre günahlarla dolu olan memleketten kaçmak Allah'ın kaza ve kaderinden kaçış değildir. Aksine kendisinden kaçılması gereken yerden kaçmak kaza ve kaderdendir. Günahlara teşvik eden yerlerin kötülenmesi ve günahlara davet eden sebeplerin yerilmesi de böyledir. Günahtan kaçmak için o yerlerden uzaklaşmak kötü değildir. Hatta bir cemaat Bağdat şehrini açıkça kötüleyerek Bağdad'dan kaçmayı talep etmekte ittifak ettmişlerdir.

İbn Mübarek dedi ki: 'Şark ve garbı gezdim. Bağdat'tan daha şerli bir memleket görmedim'. Denildi ki: 'Nasıl?' Dedi ki: 'Bağdat öyle bir memlekettir ki orada Allah'ın nimeti küçümsenir, günahlar önemsenmez'. Horasan'a vardığında kendisine 'Bağdat'ı nasıl gördün?' diye sorulunca, şu cevabı verdi: 'Orada öfkeli polis, aç tüccar, şaşkın kurra gördüm!'

Sakın onun bu sözünü gıybet sanma! Çünkü İbn Mübarek bu rada belli bir şahıs aleyhinde konuşmadı ki o şahıs bu sözle zarar görsün. Bununla halkı Bağdat'a gitmekten sakındırdı. O Bağdat'ta oturuyordu. Mekke'ye gitmek için kervanın hazırlığını onaltı gün bekledi ve orda kaldığına kefaret olması için her güne bir dinar verdi,

Irak'ı Ömer b. Abdülâziz ve Ka'b'ul-Ahbâr gibi birçok kimse kötülemiştir. İbn Ömer (radıyallahü anh. ) bir azadlısına 'Nerede duruyorsun?' dedi. 'Irak'ta!' dedi. 'Irakta ne yapıyorsun? Kulağıma geldiğine göre Irak'ta oturan herkese Allahü teâlâ belâ'dan bir arkadaş veriyormuş' dedi.

Ka'b'ul-Ahbâr bir gün Irak'tan bahsederek şöyle demiştir 'Şerrin onda dokuzu oradadır. Orada müzmin hastalık vardır. ' (Bu söz, Hazret-i Ömer'e aittir. )

Denildi ki: 'Hayır ona taksim olunmuş onda dokuzu Şam'da, onda biri Irak'tadır!'

Hadîs âlimlerinden biri şöyle demiştir: Bir gün Fudayl b. İyaz'ın yanında bulunuyordum. Bir arabaya bürünmüş bir sûfî geldi. Fudayl onu yanına oturttu. Ona yöneldi ve kendisine şöyle sordu: 'Nerede oturuyorsun?' Sûfî 'Bağdat'ta'dedi. Bunun üzerine Fudayl sûfîden yüz çevirir dedi ki: "Onlardan herhangi biri ruhbanın elbisesine bürünerek bize geliyor. Kendisine nerede oturduğunu sorduğumuzda 'zâlimlerin yuvasında' diye cevap veriyor!"

Bişr b. Hâris derdi ki: 'Bağdat'ta ibadet eden bir kimsenin misali tuvalette ibadet eden bir kimse gibidir. '

Yine o 'Sakın Bağdat'ta durmak hususunda bana uymayınız! Kim Bağdat'tan çıkmak istiyorsa derhal çıksın!' demiştir.

Ahmed b. Hanbel derdi ki: 'Eğer şu çocukların telâşesi olmasaydı bu şehirden çıkıp gitmek nefsime daha hoş gelirdi. ' Bunun üzerine kendisine 'Nerede oturmak istiyorsun?' diye soruldu. Ahmed b. Hanbel 'Hududlarda' diye cevap verdi.

Birine Bağdad halkı sorulduğunda şöyle dedi: 'Onların zâhidleri iyi zâhid, şerirleri de çok şerirdir. '

İşte bu içinde çokça günah işlenen bir memlekette belaya uğrayan bir kimsenin orada durması hususunda herhangi bir özrü olmadığına delalet eder. Böyle bir kimsenin hicret etmesi daha uygundur.

Nefislerine yazık eden kimselere canlarını alırken melekler 'Ne işte idiniz' dediler. 'Biz yeryüzünde âciz düşürülmüştük' diye cevap verdier. Melekler dediler ki: 'Peki Allah'ın yeri geniş değil miydi ki onda göç edeydiniz?' (Nisâ/97)

Eğer aile efradı veya bir yakını onu bu hicretten menederse bu durumda haline razı olmaması uygundur, Bu halde kalbi mutmain olmamalıdır. Aksine kalbinin daima münfail bulunması daha uygundur. Daima şöyle demelidir:

Ey rabbimiz! Bizi halkı zâlim olan şu memleketten çıkar! (Nisâ/75)

Bunun sebebi şudur: Zulüm umumileştiğinde belâ iner ve herkesi kapsar.

Öyle bir azap ki aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz. (Enfâl/25)

Öyle ise dinin eksilmesinin sebeplerinden hiç birine hiçbir şekilde mutlak mânâda razı olmak yoktur. O sebepler ancak Allah'ın fiiline izafe edilmeleri bakımından hoş görünürler. Esasında ise hiçbir zaman onlara rıza gösterilmez. Âlimler üç makamın ehlinden hangisinin daha üstün olduğu hususunda ihtilâf ettiler:

1. Birisi Allah'ın mülâkatına iştiyak gösterdiği ölümü sever.

2. Birisi mevlâsına hizmet etmek için sağ kalmayı sever.

3. Birisi de 'Ben hiçbir şeyi tercih etmem. Allahü teâlâ'nın benim için seçtiğine razı olurum' der.

Bu mesele âriflerden birine götürülünce şöyle demiştir: 'Rıza sahibi daha üstündür. Çünkü onun fuzûlîliği daha azdır'.

Bir gün Vuheyb b. Verd, Süfyân es-Sevrî ve Yûsuf b. Esbat bir araya geldiler. Sevrî dedi ki:

-Ben bugüne kadar ani olarak gelen ölümü hoş karşılamıyordum. Fakat bugün ani olarak ölmeyi istiyorum.

- Neden istiyorsun?

- Korktuğum fitneden dolayı. . .

- Fakat ben uzun yaşamayı kerih görmüyorum!

- Neden?

- Tevbe edip salih amel işleyeceğim bir güne tesadüf etmesiniumuyorum!

Bunun üzerine Vuheyb'e denildi ki: 'Sen ne diyorsun?' Vuheyb 'Ben hiçbir şeyi tercih etmiyorum! Bunların bence en sevimlisi, Allah'a en sevimli olanıdır'. Bunun üzerine Sevrî, Vuheyb'in gözlerinin arasından öperek şöyle dedi: 'Kâbe'nin rabbine yemin olsun ki bu ruhânîdir!'

21. Allah'ı Sevenlerin (Muhiblerin) Keşf ve Kerametleri, Sözleri ve Hikâyeleri

Âriflerden birine 'Sen muhib misin?' diye soruldu. Ârif 'Hayır! Muhib değilim, ben ancak mahbubum. Çünkü muhib sevdiğine ulaşıncaya kadar sıkıntıdan kurtulamaz' dedi.

Yine kendisine 'Halk senin yedi (evtad) lerden olduğunu söylüyor. Sen buna ne dersin?' denildiğinde, cevap olarak şöyle demiştir: 'Ben yedilerin tamamıyım!'

Yine o derdi ki: 'Beni gördüğünüzde, muhakkak kırk abdalı görmüşsünüzdür!' 'Bu nasıl olur? Oysa sen bir kişisin?' denilince, dedi ki: 'Çünkü ben kırk abdal gördüm. O abdalların her birinden bir ahlâk edindim'.

Kendisine şöyle soruldu: Kulağımıza geldiğine göre sen Hızır (aleyhisselâm) görüyormuşsun?' Tebessüm ederek dedi ki: 'Hızır'ı görene şaşmamak gerek. Fakat o kimseye hayret etmeli ki Hızır onu görmek istiyor, o ise Hızır'dan gizleniyor!'

Hızır'dan şöyle hikâye olunuyor. 'Hangi gün nefsime 'Benim tanımadığım bir velî kul artık kalmadı' dedimse mutlaka o gün tanımadığım bir velî ile karşılaştım'.

Ebû Yezid el-Bistamî'ye bir defasında şöyle denildi: Allahü teâlâ'dan gelen müşahedenden bize bahset!' Bunun üzerine bağırarak şöyle dedi:

- Azap olasıca! Onu öğrenmek sizin için uygun değildir!

- O halde, Allah yolunda nefsinin en şiddetli mücâhedesindenbize haber ver?

- Sizi buna da muttali etmem caiz değildir.

- O halde, nefsinin başlangıçtaki riyazetinden bize haber ver!

- Nefsimi Allah'a davet ettim. O serkeşlik yaptı. Bunun üzerinebir sene su içmemeye; bir sene uyku uyumamaya karar verdim. Bunun üzerine nefsim bu şartı yerine getirdi.

Yahya b. Muaz, Ebû Yezid el-Bistamî'nin bazı müşahedelerini yatsı namazından fecre kadar gözledi. Hazret ayaklarını yerden kaldırmış, çenesini göğsünün üzerine koymuş, gözleriyle bir noktaya nazarını teksif ederek bakıyordu. Yahya der ki: 'Sonra seher zamanında secde etti ve secdesini oldukça uzattı. Sonra oturarak şöyle dedi: 'Ey Allahım! Bir kavim seni istedi. Onlara su üzerinde yürümeyi verdin. Havada yürümeyi ihsan ettin. Onlar da bununla razı oldular. Oysa ben böyle bir şeyden sana sığınıyorum. Diğer bir grup seni aradı. Onlara tayy-i mekan (mekân ve zamanüstü hareket etme kerametini) verdin, onlar da buna razı oldular. Ben bundan da sana sığınıyorum. Bir grup seni aradı. Onlara yeryüzünün hazinelerini verdin. Onlar buna razı oldular. Bundan da sana sığınıyorum!'

Hazret böylece velilerin kerametlerinden yirmi küsür makamı saydı. Sonra dönüp bakınca beni gördü:

- Yahya mısın?

- Evet efendim!

- Ne zamandan beri buradasın?

- Hayırlı bir zamandan beri. . .

Bunun üzerine sustu. Ben de 'Efendim! Bana herşeyi anlat' dedim. Bunun üzerine şöyle devam etti: 'Sana elverişli olan birşey haber vereyim: (Allah) beni en alt feleğe yükseltti. Sonra beni en alt melekûtta gezdirdi. Bana yerleri ve yerlerin altında bulunan şeyi, tâ toprağa varıncaya kadar gösterdi. Sonra beni en yüksek feleğe çıkardı. Beni göklerde gezdirdi. Göklerdeki cennetlerden, arşa kadar her şeyi bana gösterdi. Sonra beni huzurunda durdurdu ve şöyle buyurdu: 'Gördüğünden herhangi bir şeyi iste! Sana hibe edeyim!' Dedim ki: 'Mevlâm! Ben güzel saydığım hiçbir şey görmedim ki onu senden isteyeyim!' Bunun üzerine şöyle buyurdu' 'Sen hakikî kulumsun! Sadece benim hatırım için, doğru olarak bana kulluk yapıyorsun. Muhakkak senin hakkında şunu şunu yapacağım'. Sonra Allahü teâlâ yapacağı birkaç şeyi söyledi.

Bu durum beni dehşete düşürdü. Bundan hayrete kapıldım ve dedim ki: "Ey efendim! Neden O'nun hakkındaki marifeti O'ndan istemedin? Oysa Sultanlar Sultanı sana 'dilediğini iste!' demiş!"

Bu söz üzerine bana bağırarak 'Azap olasıca! Sus!' dedi. 'Ben O'nu dahi kıskanıyorum. Benden başkasının O'nu bilmesinden hoşlanmıyorum!' dedi.

Hikâye olunuyor ki; Ebû Turab Nahşebî müridlerinden birini çok beğenir, onu yanına yaklaştırır maddi ve manevî her ihtiyacını giderirdi. Mürid ise ibadeti ve halleriyle meşguldü. Ebû Turab bir gün müride 'Keşke Ebû Yezid'i bir görseydin!' dedi. Mürid ben meşgulüm!' dedi. Ebû Turab 'Keşke Ebû Yezid'i görseydin!' sözünü tekrarlayınca müridin muhabbeti galeyana geldi ve şöyle dedi: 'Rahmet olasıca! Ben Ebû Yezid'i ne yapayım. Ben Allahü teâlâ'yı gördüm. O beni Ebû Yezid'den müstağni kıldı'.

Ebû Turab müridin bu sözüne karşılık heyecana kapılarak nefsine hâkim olamadı ve dedi ki: 'Eğer Ebû Yezid'i bir defa görseydin Allahü teâlâ'yı kendi mizanınla yetmiş defa görmenden sana daha faydalı olurdu'.

Bunun üzerine genç, Ebû Turab'ın sözünden dehşete kapıldı ve bu sözü inkârla karşılayıp şöyle dedi: 'Bu nasıl olur?' Ebû Turab 'Azap olasıca! Sen Allah'ı gerektiği gibi göremezsin. O halde Allah, senin kapasiten nisbetinde sana görünür. Oysa Ebû Yezid'i Allah katında görürsün. Allahü teâlâ ona onun kapasitesi nisbetinde görünmüştür'. Bunun üzerine mürid anladı ve dedi ki: 'Öyleyse beni Ebû Yezid'e götür!' Bundan sonra Ebû Turab bir kıssa zikretti ve o kıssanın sonunda dedi ki: 'Biz bir tepede durup ormandan çıkması için Ebû Yezid'i bekledik. Hazret yırtıcı hayvanlarla dolu bir ormana girmişti'.

Ebû Turab diyor ki: 'Ebû Yezid sırtında ters giymiş olduğu bir aba olduğu halde yanımızdan geçti. Ben gence 'İşte Ebû Yezid budur! Ona bak!' dedim. Genç Ebû Yezid'e baktı. Bir çığlık kopardı. Onu yokladık. Baktık ki ölmüş. Ebû Yezid'le beraber onu defnetmeye koyulduk ve bu esnada Ebû Yezid'e dedim ki: 'Ey efendim! Sana bakması onu öldürdü!' Ebû Yezid 'Hayır! Arkadaşın doğru imiş! Onun kalbinde kendine keşfolunmamış bir sır vardı. Bizi gördüğünde kalbinin sırrı ona keşfolundu ve o sırra tahammül edemedi. Çünkü hâlâ zayıf müridlerin makamında bulunuyordu. Bu bakımdan bu keşf onu öldürdü' dedi.

Habeşliler Basra'ya girdikleri zaman, insanları öldürüp mallarını yağma ettiler. Sehl et Tüsterî'nin arkadaşları Sehl'in yanında toplanıp şöyle dediler: 'Keşke bunları defetmesi için Allah'a niyaz etseydin!' Sehl sükût edip sonra şöyle dedi: Allahü teâlâ'nın bu memlekette birtakım kulları var ki eğer zâlimler aleyhinde bedduada bulunsaydılar yeryüzünde bir tek zâlim bile kalmazdı. Hepsi bir gecede ölürlerdi. Fakat bunu yapmazlar'. Denildi ki: 'Neden?' Dedi ki: 'Çünkü onlar sevilmeyeni sevmezler!' Bundan sonra, Allahü teâlâ'nın birçok şeye icabet ettiğini ki o şeyleri zikretmek mümkün değildir söyledi ve şu cümleyi de ekledi: 'Eğer onlar Allah'tan kıyâmetin kopmamasını dileseydiler kıyâmet kopmazdı!'

Bunlar esasında mümkün olan şeylerdir. Bu bakımdan herhangi birine mazhar olmayan bir kimsenin mümkün olmalarına inanıp tasdik etmekten uzak olmaması uygundur. Çünkü Allahü teâlâ'nın kudreti geniştir. Fazileti umûmîdir. Mülk ve melekûtun acaiplikleri çoktur. Allahü teâlâ'nın kudreti dahilinde olanlar sonsuzdur. Seçmiş olduğu kullarının üzerindeki fazlının sonu yoktur. Ebû Yezid diyor ki: 'Eğer Allah sana Musa'nın münacâtını, Îsa'nın ruhaniyetini ve İbrahim'in dostluğunu verse yine de O'ndan bunun ötesini iste! Çünkü O'nun katında bunun üstünde nice katlar daha vardır. Eğer bununla iktifa edersen seni perdeler. Bu ise onlar gibilerin belasıdır. Onların hallerinin benzerinde bulunanların da belasıdır. Çünkü onlar hadîste emselü fel emsel (sözüyle) kastolunanlardır'.

Âriflerden biri şöyle demiştir: "Bana keşif âleminde kırk hûri gösterildi. Onları havada yürürken, sırtlarında altın, gümüş ve cevherlerden elbiselerle kırıtıp kıvranırken gördüm. Onlara bir kez baktım. Kırk gün cezalandırıldım. Sonra onlardan daha güzel seksen hûri gördüm. Bana dendi ki: 'Bu hûrilere bak!' Ben ise secdeye kapadım. Onlara bakmamak için gözlerimi kapandım ve dedim ki: 'ınâsivandan sana sığınıyorum. Benim bu duruma ihtiyacım yoktur. Bunları bana gösterme!' Böylece onları benden uzaklaştırıncaya kadar durmadan yalvardım".

Bu keşiflerin benzerlerini, mükaşefeden mahrum olan Mü'min kişinin inkâr etmesi uygun değildir. Eğer herkes sadece karanlık nefsinden görmüş olduğuna inanırsa, katı kalbinin verdiğini tasdiklerse, o zaman onun için îman yolları daralır. Bu haller birtakım yollardan geçtikten sonra ortaya çıkar. Birçok makamlara varıldıktan sonra elde edilirler. Bu makamların en aşağısı ihlâs makamıdır. Nefsin paylarını, halkın mülâhazasını, görünen ve görünmeyen bütün amellerden çıkarmaktır. Sonra onun halktan gizlemek için hal perdesiyle örtmeli ki sükût kalesinde mahsur kalmasın!

İşte bunlar sülûklerin başlangıcı, makamların en azıdır. Oysa bu makamlar insanların en muttakîlerinde bile az görülür. Kalbi halka iltifat etmenin bulanıklığından tasfiye ettikten sonra onun üzerine yakîn nûru akar. Ona hakkın başlangıçları keşfolunur. Bunu denemeksizin ve yolun sülûkünü yapmaksızın inkâr etmek, tıpkı şekillendirdikten, temizledikten ve sır sürüldükten sonra demirde suretin inkişaf etme imkânını inkâr eden bir kimsenin inkârı yerine geçer. Bu kimse demirin parlaklığında kendi suretini görse dahi bu keşfe inanmaz. Bu bakımdan münkir bir kimse elindeki karanlık demir parçasına, o parçanın üzerinde biriken pas ve pislikler olduğu halde bakar ve görür ki bu demir parçası suretlerden hiç birini yansıtmıyor. Böylesi, o demirin cevheri göründüğünde karşıdaki insanın suretinin orada keşfolunma imkânını inkâr eder. Bunun inkârı cehalet ve dalâletin son derecesidir (!)

İşte evliyaullahın kerametlerini inkâr eden herkesin hükmü budur; zira kerameti inkâr eden bir kimsenin istinadı kendisinin ve gördüğü kimselerin kerametten mahrum oluşudur. Allah'ın kudretini inkâr etmekte, bu ne kötü istinadgândır. Birşeye sülûk yapan velev ki yolun başlangıcında olsa bile keşfin kokularını duyar.

Bişr'e şöyle denildi:

- Sen bu mertebeye neyle vardın?

- Allahü teâlâ'nın hâlimi ketmetmesine çalışıyorum.

Bu sözün mânâsı Allahü teâlâ'dan hâlimi halktan gizlemesini talep ediyorum demektir'.

Bir zât, Hızır'ı görüp kendisine şöyle dedi: Banim için Allah'a dua et!

- Allah senin taatini kolaylaştırsın!

- Daha fazlasını yap!

- Bu ibadeti senin için örtsün!

'Bu ibadeti senin için örtsün' sözünün mânâsının 'Ya halktan onu gizlesin' veya O'nu senden gizlesin de sen ona iltifat etmeyesin' demek olduğunu söylemiştir.

Bir zât şöyle anlatır Hızır'a olan iştiyak durmadan kalbimi kemirdi. Bir defasında Allahü teâlâ'dan bence eşyanın en mühimi olan birşeyi bana öğretsin diye Hızır'ı bana göstermesini talep ettim. Bu dilek üzerine Hızır'ı gördüm. İsteğim bana galebe çalmadı ve ona şöyle dedim:

-Ey Ebû Abbas! (Hızır'ın künyesidir) . Bana öyle birşey öğret ki onu söylediğim zaman mahlukların kalbinden perdelenmiş olayım. O kalplerde benim hiçbir kıymetim kalmasın. Hiç kimse beni salihlik ve dindarlıkla tanımasın.

- Şöyle söyle: 'Ey Allahım! Kalın örtünü üzerime ört! Perdelerini üzerime indir. Beni gaybının hazinesinde gizle! Kullarının kalbinden beni perdele!'

Râvî diyor ki: 'Hızır bunları söyledikten sonra kayboldu. Onu bir daha görmedim ve bundan böyle de ona karşı bir iştiyakım olmadı. Durmadan bu kelimeleri söylüyorum. '

Sonunda bu kişi öyle bir raddeye geldi ki zelil ve hor görülüyordu. Hasta islâm bayrağı altında yaşayan zimmîler bile onunla istihza eder, yanlarında kıymeti olmadığından dolayı yollarda onunla alay edip ona yüklerini taşıtırlar ve çocuklar onunla oynardı. Onun rahatı, kalbinin sükûneti; o zillet ve şöhretsizlik içerisinde halinin istikamet! idi.

İşte Allah'ın velî kullarının hali böyledir, velîleri böylelerin arasında aramalıdır. Mağrur insanlar ise velîleri elbiselerin ve taylasanların altında ararlar. Halk arasında ilim, takvâ ve riyasetle şöhret bulanların içinde ararlar. Oysa Allah'ın, velîleri üzerindeki gayreti, onları gizlemeyi gerektirir. Nitekim Allahü teâlâ bir hadîs-i kudsî'de şöyle buyurmuştur:

Velî kullarım perdemin altındadır. Benden başkası onları tanımaz.

Hazret-i Peygamber de (sallâllahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

Nice saçı sakalı karışık, toz toprak içinde kalmış, sırtında eskimiş elbise bulunan kimseler vardır ki kendisine halk arasında önem verilmez. Eğer o, Allah üzerine yemin ederse, muhakkak Allahü teâlâ onu yemininde yalancı çıkarmaz. 80

Kısacası; kalplerin bu mânâları koklamaktan en uzağı; mütekebbir kimselerin, nefislerini beğenenlerin, ilim ve ameliyle sevinenlerin kalpleridir. Bu, mânâlara en yakın kalpler ise kırık, nefsinin zilletini sezen kalplerdir. Öyle ki başkası tarafından zelil görülerek nefsinin zilletini sezer. Önem verilmediğinde zilleti hissetmez. Nitekim köle, efendisi kendisine karşı ne kadar büyüklük taslarsa taslasın efendisinin bu hareketinden zillet hissetmez. O halde bu şahıs zilleti hissetmediğinde, zillete iltifat etmediğini de sezmediğinde kendi nefsi katında zilletin bütün çeşitlerini nefsi için zillet olarak görmekten daha düşük bir derecede olur. Hatta nefsini bundan da alçak görür, tevazû tabii olarak ona sıfat olur. Bu gibi kalplerin o kokuların başlangıçlarım koklaması ümit edilir. Eğer biz bu kalbin benzerini kaybeder, bu ruhun benzerinden mahrum olursak, ehli için mümkün olana inanmamak bizim için uygun değildir. Bu bakımdan Allah'ın velî kullarından olmayan bir kimse hiç olmazsa onlara dost olsun, onların veliliğini tasdik etsin. Bu takdirde sevdiğiyle beraber haşrolunması umulur.

Buna Hazret-i Îsa'dan gelen şu rivâyet şahidlik eder: Hazret-i Îsa (aleyhisselâm) İsrailoğulları'na şöyle sordu: 'Ekin nerde biter?' 'Toprakta' dediler. Hazret-i Îsa (aleyhisselâm) 'Hakikî olarak size derim ki hikmet de ancak toprak gibi olan bir kalpte biter!'

Allah'ın veliliğine talip olanlar; bu veliliğin şartlarını talep etmekte, nefsi düşüklük ve millet derecesine düşürecek kadar ileri gitmişlerdir.

Rivâyet ediliyor ki Cüneyd-i Bağdâdî'nin hocası olan İbn Kerenbî'yi bir kişi üç defa yemeğe davet etti. Her defasında gelirken geri çevirdi. Sonra davet etti. Tekrar geldi. Dördüncü defa da onu içeriye alıp 'Neden kovulduğun halde tekrar davete icabet ettin?' diye sordu. İbn Kerenbî dedi ki: 'Yirmi seneden beri nefsimi zillete alıştırdım. Bu hususta çeşitli riyazetlere başvurdum. Öyle ki nefsim köpek gibi oldu. Kovulduğunda gider. Kendisine bir kemik atılınca da dönüp gelir. Eğer sen beni elli defa kovsaydın, sonra beni davet etseydin yine icabet ederdim'.

Yine İbn Kerenbî şöyle anlatıyor: 'Bir mahalleye yerleştim. O mahallede dindarlıkla tanındım. Dolayısıyla kalbimin huzuru dağıldı. Bir hamama girip güzel bir elbise çalıp o elbiseyi giydim. Sonra onun üzerine yamalı abâmı geçirdim. Çıkıp yavaş yavaş yürümeye başladım. Arkadan bana yetiştiler, yamalı abamı çıkardılar. Elbiseyi sırtımdan çıkarıp beni acıtacak derecede dövdüler. Bu hâdiseden sonra orada 'Hamam hırsızı' diye tanındım. Böylece nefsim sükûnete kavuştu'.

İşte selef nefislerini böyle eğitiyorlardı. Allahü teâlâ kendilerini halka bakmaktan kurtarıncaya kadar bu şekilde terbiyeye devam ederlerdi. Sonra kendi nefislerine bakmaktan da kurtulurlardı!

Nefsine bakan bir kimse Allah'a karşı mahcubdur. Kişinin nefsi ile meşgul olması, kendisi için perdedir. Kalp ile Allah arasında perde yoktur. Ancak kalplerin uzaklığı; Allah'tan gayrisiyle veya kendi nefsiyle meşgul olmaktır. Perdelerin en büyüğü nefsin meşguliyetidir.

Bu sırra binaen hikâye olunur ki: Dünyevî kıymeti büyük olan Bistam eşrafından biri Ebû Yezid Bistamî'nin meclisinden ayrılmıyordu. Bir gün Ebû Yezid'e şöyle dedi: 'Ben otuz seneden beri bütün seneyi oruçla geçirir, orucumu bozmam. Uyumadan bütün geceyi ibadetle geçiririm. Kalbimde senin bu söylediğin ilimden birşey bulamıyorum. Oysa bu ilmi tasdik ediyor ve seviyorum'. Bunun üzerine Ebû Yezid dedi ki:

- Eğer sen üçyüz sene oruç tutsan ve bütün geceleri ibadetle geçirsen yine bu ilimden bir zerre edinemezsin!

- Neden?

- Çünkü kendi nefsin önünde perdedir.

- Bunun çare ve ilâcı var mıdır?

- Evet, vardır!

- Bana söyle ki tatbik edeyim!

- Kabul etmezsin!

- Bana söyle de yapayım!

- Şimdi berbere git! Saç ve sakalını tıraş et. Şu sırtındaki elbiseyi çıkar, bir abaya bürün. Boynuna ceviz dolu bir torba as! Çocukları etrafına topla ve de ki: 'Bana bir yumruk vurana bir ceviz vereceğim!' Çarşıya gir! Memleketin eşrafının yanlarına git ve seni tanıyanlara uğrayarak gez! Bütün bu durumlarda aba sırtında, torba da boynunda olsun!

- Sübhânallah! Bana böyle şeyleri mi teklif ediyorsun!

- Senin Sübhânallah demen şirktir!

- Bu nasıl olur?

- Sen nefsini büyüttüğünden dolayı onu tesbih ettin, rabbini değil!

- Senin bu söylediğini yapamam! Fakat bana başka bir yol göster!

- Her şeyden önce bu söylediğimi yap!

- Buna gücüm yetmez!

- Zaten sana kabul etmeyeceğini söylemiştim!

İşte Ebû Yezid'in söylediği bu söz, nefsine bakmak suretiyle hastalanan, halkın kendisine bakmasıyla fitneye mâruz kalan bir kimsenin tedavisidir. Böyle bir hastalıktan bu ve buna benzer tedavilerden başka hiçbir tedavi insanı kurtaramaz. Bu bakımdan tedaviye gücü yetmeyen bir kimse, hastalıktan sonra nefsini tedavi eden veya hiçbir zaman böyle bir hastalığa giriftar olmayan bir kimse hakkında şifa bulmanın imkânını inkâr etmemelidir. O halde sıhhat derecelerinin en azı, sıhhatin mümkün olmasına inanmaktır. Öyleyse şu azıcık nasipten de mahrum olan bir kimseye yazıklar olsun! Bunlar şeriatta apaçık şeylerdir. Buna rağmen kendini şeriat âlimlerinden sayan bir kimsenin katında pek uzak sayılırlar!

Bir şeyin azı onun katında çoğundan daha sevimli ve bilmemesi bilmesinden kendisine daha sevimli olmadıkça, kul îmanın kemâline eremez. 81

Kimde şu üç haslet varsa onun îmanı kemâle ermiştir: a) Allah katında hiçbir kimsenin kınamasından çekinmez. b) Amelinde riyakârlık yapmaz, c) Kendisine iki şey arzolunduğunda, o emirlerin biri dünya, diğeri âhiret için olursa, âhiret için olanı, dünya için olana tercih eder. 82

Bir kulun îmanı şu üç haslet onda olmadıkça kemâle ermez, a) Öfkelendiği zaman öfkesi kendisini haktan uzaklaştırmayan. b) Razı olduğunda rızası kendisine bâtıla sokmayan, c) Gücü yettiğinde hakkı olmayanı almayan. 83

Üç haslet vardır ki, onlar kime verilmişse o kimseye Dâvud'un (aleyhisselâm) âline verilenin benzeri verilmiş demektir. Ne rıza ne de öfke halinde adaletten ayrılmamak, ne zenginlik ne de fakirlik halinde ayrılmamak, gizlide ve açıkta Allah'tan korkmak!84

Hazret-i Peygamber îman sahipleri için bu şartları zikretti. Bu bakımdan din âlimi iddiasında bulunup da nefsinde bu şartların zerresine tesadüf edilmeyen kimseye şaşmak gerekir. Bu kimsenin ilimden ve akıldan nasibi, ancak imanının ötesinde bulunan yüce makamları geçtikten sonra elde edileni inkâr etmek olur.

Allahü teâlâ peygamberlerinden birine (şöyle) vahyetti:

Ben ancak dostluğum için; zikrimden gevşemeyen, benden başka hedefi olmayan, kullarımdan birini bana tercih etmeyen, ateşle yakılsa ateşin acısını duymayan, testereyle biçilse elem hissetmeyen bir kimseyi seçerim.

Sevgi kendisini bu şekilde mağlub etmemişse sevginin arkasındaki kerâmet ve keşfi bilir. Oysa bütün bunlar sevginin ötesindedir. Sevgi de îman kemâlinin ötesinde. . . İmanın eksiklik ve fazlalıktaki makamları ve değişikliği hesaba gelmeyecek kadar çoktur.

Hazret-i Peygamber, Hazret-i Ebû Bekir'e hitaben şöyle buyurmuştur:

Allahü teâlâ sana ümmetimden bana her îman edenin îmanı kadar vermiştir. Bana da Âdem'in (aleyhisselâm) evladından kendisine îman edenlerin îmanı kadar vermiştir. 85

Allahü teâlâ'nın üç yüz ahlâkı vardır. Kim onun huzuruna o üç yüz ahlâkın biriyle ahlâklanıp da Tevhîdle beraber varırsa cennete girer.

Bu söz üzerine, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) şöyle sordu:

- Ey Allah'ın Resûlü! Bende o ahlâklardan biri var mı?

- O ahlâkların hepsi sende vardır. O ahlâkların Allah katında en sevimlisi de cömertliktir. 86

Göklerden sarkıtılmış bir terazi gördüm. Bir kefesine ben konuldum. Ümmetim de ikincisine konuldu. Ben daha ağır bastım. Ebû Bekir o terazinin bir kefesine konuldu. Ümmetim diğer kefesine konuldu. Ebû Bekir daha ağır bastı. 87

Bütün bunlara rağmen, Hazret-i Peygamber'in Allah'ın sevgisinde fâni olması öyle bir raddeye gelmişti ki Allah'tan başkasıyla dostluk yapmak için orada yer kalmamıştı. Nitekim şöyle buyurmuşlardır:

Eğer ben insanlardan bir dost edinseydim, muhakkak Ebû Bekir'i dost edinirdim. Fakat sizin arkadaşınız Allah'ın dostudur. 88

'Arkadaşınız' tâbiriyle kendi nefsini kastetmiştir.

80) Müslim

81) Ebû Mansur Deylemî

82) Ebû Mansur Deylemî

83) Taberânî

84) Hadis-i Garib'dir. Daha önce geçmişti.

85) Ebû Mansur Deylemî

86) Taberânî

87) İmâm-ı Ahmed, (Ebû Umame'den)

88) Müslim ve Buhari

22. Bu Bölümün Hâtimesi

Kitabı, muhabbetlerle ilgili çeşitli sözlerle sona erdirelim.

Süfyân es-Sevrî şöyle demiştir: 'muhabbet, Hazret-i Peygamber'e tâbi olmaktır'. Bir başkası 'Zikrin devamıdır!' demiştir. Başkası 'ınahbubu tercih etmektir!' demiştir. Başkası 'Dünyada bâki kalmayı istememektir!' demiştir.

Bütün bunlar muhabbetin meyvelerine işarettir. Muhabbetin kendisine gelince bu tariflerin hiçbiri ondan bahsetmemiştir. Bazıları da 'muhabbet, kalpleri idrâkinden kahredici, dilleri kendisini tâbir etmekten menedici bir mânâdır' demişlerdir.

Cüneyd-i Bağdadî şöyle demiştir: Allahü teâlâ herhangi bir şeye ilgi duyan kimseye muhabbeti haram kılmıştır'.

Yine şöyle demiştir: 'Her muhabbet karşılıklı olur, onun karşılığı ortadan kalkınca o da kalkar!'

Zünnûn-i Mısrî şöyle demiştir: "Allah'a muhabbetini izhar edene 'Allah'tan başkasına eğilmekten sakın!' de!"

Şiblî'ye denildi ki: 'Bize ârif ile muhibbi vasıflandır!' Cevap olarak dedi ki: 'Ârif konuşursa helâk olur, muhib ise sükût ederse helâk olur!'

Şiblî şöyle dedi:

Ey kerîm olan seyyid! Sevgin içimde yerleşmiştir.

Ey gözümden uykuyu kaldıran! Sen kalbimden geçeni bilirsin.

Ben 'muhabbeti hatırladım' diyene şaşarım!

Ben unutur muyum ki unuttuğumu hatırlamış olayım!

Seni hatırladığımda ölür, sonra yeniden dirilirim.

Eğer hüsn-ü zannım olsaydı dirilmezdim.

Temenni ile dirilir, şevk ile ölürüm!

Senin için nice dirilir, nice ölürüm.

Muhabbeti, fincan arkasında fincan dolusu içtim; ne şarab bitti, ne de ben kandım!

Keşke onun hayali gözümün önünde olsaydı. Bakışımda kusur etseydim de kör olsaydım!

Rabiat'ul-Adeviye bir gün şöyle demiştir: 'Bizi habibine muttali eden kimdir?' Onun cariyesi dedi ki: 'Habibimiz beraberimizdedir! Fakat dünya bizi ondan ayırmıştır'.

O İbn Celâ (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Allah Hazret-i Îsa'ya (aleyhisselâm) vahyederek şöyle buyurmuştur: 'Ben bir kulumun sırrına muttali olduğumda orada dünya ve âhiret sevgisini görmezsem kendi sevgimle onu doldururum. Kendi hıfzımla onu korurum'.

Denildi ki: 'Semnun bir gün muhabbet hakkında konuştu. O anda önüne bir kuş konuverdi. Gagasından kan gelinceye kadar yeri deşti'.

İbrahim b. Edhem dedi ki: İlâhî! Sen, bence, bana ikram etmiş olduğun muhabbetine, zikrinle bana ihsan ettiğin ünsiyetine ve azametin hakkında düşünmek için bana vermiş olduğun imkâna nisbetle cennetin bir sivrisinek kanadına denk olmadığımı biliyorsun!

Sırrî es-Sekatî şöyle demiştir: 'Allah'ı seven yaşar! Dünyaya meyleden şaşar! Ahmak bir kimse sabah ve akşam bir hiç uğrunda koşar. Akıllı o kimsedir ki ayıplarını deşer!'

Rabia Hatun'a 'Hazret-i Peygamber'i seven ne durumdadır?' dendi. Dedi ki: 'Allah'a yemin olsun! Onu çok seviyorum. Fakat yaratanın sevgisi beni yaratılmışların sevgisinden uzaklaştırdı'.

Hazret-i Îsa'ya 'amellerin en faziletlisi' sorulduğunda, cevap olarak şöyle demiştir: 'Allah'tan razı olmak ve Allah için sevmek!'

Ebû Yezid şöyle demiştir: 'muhib ne dünyayı ne de âhireti sever. Ancak mevlâsının zatını sever'.

Şiblî şöyle demiştir: 'Sevgi, lezzette şaşkınlık, saygıda ise hayranlıktır'.

Denildi: 'Sevgi senin eserini senden silmek, öyle ki senden bir şeyi sende bırakmamak demektir'.

Denildi: 'Sevgi kalbin sevinmesi ve müjdelenmekle mahbuba yaklaşmasıdır'.

Havvâs şöyle demiştir: 'muhabbet iradeleri yok etmektir. Sıfatı ve hâcetlerin tümünü yakmaktır'.

Sehl'e 'muhabbetin mânâsı' soruldu.

Cevap olarak şöyle dedi: 'Kul Allah'ın müşahedesinden, gayenin ne olduğunu anlayınca, Allah'ın kulunun kalbini müşahedesine meylettirmesidir'.

Muhibbin muamelesi dört derece üzerinedir: Muhabbet, heybet, hayâ ve tazimi Bunların en üstünü tazim ile muhabbettir. Çünkü bu iki derece, cennette bile cennet ehliyle beraber kalırlar. Cennet ehlinden bu iki dereceden başka ne varsa hepsi kaldırılır.

Harem b. Hıbbân şöyle demiştir: 'mü'min rabbini tanıdığında sever! Sevdiğinde yönelir. Yönelmenin lezzetini tattığında şehvet gözüyle dünyaya, fetret gözüyle âhirete bakmaz. Bu, dünyada üzüntü çekmesi ve âhirette rahatlaması demektir'.

Abdullah b. Muhammed şöyle demiştir: Abide kadınların birinden dinledim. Ağlıyor ve gözyaşları yanaklarının üzerine aktığı halde şöyle diyordu: 'Allah'a yemin ederim! Hayattan bıktım. Öyle ki ölümün satıldığını görsem, Allah'a olan iştiyakım ve mülâkatına olan sevgimden dolayı onu satın alırdım'. Kendisine 'Sen ameline güvenir misin?' diye sordum.

Cevap olarak şöyle dedi: 'Hayır! Ben bunu Allah'ı sevdiğimden ve hakkında hüsn-ü zan yaptığımdan dolayı seviyorum. O'nu sevdiğim halde bana azap edeceğini sanır mısın?'

Allahü teâlâ, Hazret-i Dâvud'a şöyle vahyetti:

Eğer benden kaçanlar onları nasıl beklediğimi ve onlara nasıl merhamette bulunacağımı, günahlarını terketmeleri için nasıl iştiyakım olduğunu bilselerdi, muhakkak bana olan iştiyaklarından ötürü hemen ölmek isterlerdi. Benim sevgimden mafsalları paramparça olurdu.

Ey Davud! İşte bu, benden uzaklaşanlar hakkındaki irademdir. Acaba bana yönelenler hakkındaki irademin nasıl olduğunu düşün!.

Ey Dâvud! Kulum bana en fazla muhtaç olduğu zaman, benden müstağni olduğunu zannetti. Benim kuluma en fazla rahmet ettiğim zaman, bana sırt çevirdiği zamandır. Kulumun en büyük olduğu zaman, bana yöneldiği zamandır.

Ebû Halid es-Saffar şöyle demiştir: 'Peygamberlerden biri bir abide rastladı ve ona dedi ki: 'Siz âbidler korku ve ümitle amel ediyorsunuz. Oysa biz peygamberler muhabbet ve şevkle amel ediyoruz'.

Şiblî şöyle demiştir: Allahü teâlâ Dâvud kuluna şöyle vahyetti: 'Ey Dâvud! Benim hatırlamam, hatırlayanlar içindir. Ben ise özellikle sevenler içinim'.

Allahü teâlâ Âdem'e (aleyhisselâm) vahyederek şöyle buyurmuştur: 'Ey Âdem! Bir dostu seven, onun sözünü tasdik eder. Habibine ünsiyet veren, fiiline razı olur. O'na müştâk olan O'nun yolunda var kuvvetiyle gider'.

Havvâs göğsünü yumruklayarak şöyle diyordu: 'Beni görüp, benim kendisini görmediğim iştiyakım hazır ol!'

Cüneyd şöyle demiştir: Yunus (aleyhisselâm) iki gözü kör oluncaya kadar ağladı, Sırtı kamburlaşıncaya kadar ibadet etti. Kötürüm oluncaya kadar namaz kıldı ve şöyle dedi: ' (Ey rabbim!) Senin izzet ve celâline yemin ediyorum! Eğer benimle aranda ateşten bir deniz olsaydı, sana olan iştiyakımdan dolayı o denize dalardım'.

Hazret-i Ali'den (radıyallahü anh) şöyle rivâyet ediliyor: Hazret-i Peygamber'e sünnetini sordum, şöyle buyurdu:

Marifet benim sermayemdir. Akıl dinimin esasıdır. Sevgi temelimdir. Şevk bineğimdir. Allah'ın zikri enîsimdir. Güvenmek hazinemdir. Mahzun olmak arkadaşımdır. İlim silahımdır. Sabır abamdır. Rıza ganimetimdir. Âcizlik medarı iftiharımdır. Zâhidlik sanatımdır. Yakîn gıdamdır. Doğruluk şefaatçımdır. Taat sevgimdir. Cihad ahlâkımdır. Gözümün aydınlığı namazdadır. 89

Zünnûn-i Mısrî şöyle demiştir: 'Ruhları mücehhez ordular yapan Allah, müşriklerin dediğinden münezzehtir. Bu bakımdan âriflerin ruhları celâlî (celâl sıfatına mensub) ve kudsîdir. Ârifler Allah'a müştâk oldular. Mü'minlerin ruhları ruhânîdir, çünkü Mü'minler cennete meylettiler. Gâfillerin ruhları hevâîdir, çünkü dünyaya meylettiler'.

Meşâyihten biri şöyle demiştir: Lükam (Şam'ın dağlarından biridir. Abidler orada bulunurdu) dağında rengi esmer, bedeni zayıf bir kişi gördüm. O, taştan taşa sıçrıyor ve şöyle diyordu:

Aşk ile hevâ, beni gördüğün gibi yaptılar!

Denilmiştir ki: 'şevk Allah'ın ateşidir. Allah o ateşi velî kullarının kalplerinde yakmıştır! Öyle ki onunla onların kalplerinde bulunan düşüncelerin, iradelerin, gelip geçici şeylerin ve ihtiyaçların hepsini yakmıştır'.

İşte muhabbet, ünsiyet, şevk ve rıza'nın beyanı hakkında bu kadarı kâfidir. Doğruya muvaffak kılan Allah'tır!

Böylelikle Muhabbet, Şevk, Rıza ve Ünsiyet bölümü sona ermiş bulunuyor. Allah'ın izniyle bunun ardından Niyet, İhlâs ve Sıdk ile ilgili bölüm gelecektir!

89) Kadı Iyaz, (Hazret-i Ali'den)