EL-HASÂİSÜ'L-KÜBRÂ |
| |
15 GELEN ELÇİLER, BU SIRADA VUKUA GELEN MUCİZELER VE BUNLARIN SIRAYLA ANLATILMASI |
Beyhekî ve Ebû Nuaym'in Mûsâ bin Ukbe tarikiyle Zühri'den naklettiklerine
göre, o şöyle demiştir: "Sakîf Kabîlesi'ni (Tâiflileri) temsilen Urve bin
Mes'ûd gelip Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem)'in huzuruna çıktı
ve resmen müslüman oldu. Sonra kavmine dönmesi için izin istedi. Peygamberimiz
kendisine dedi ki: "Onların seni öldürmelerinden korkarım." Urve ise
şu cevabı verdi: Yâ Resûlallah, onlar beni uyurken görseler, uyandırmağa
cesaret edemezler." Bu şekilde ayrılıp kavmine gitti ve onları
müslümanlığa davet etti... Onlardan hiç de beklemediği bir muhalefetle
karşılaştı... Hattâ kötü sözler işitip üzüldü... Birgün, seher vakti kalkıp
Urve bin Mes ud'un öldürülmesinden sonra Sakîf ten sayıları yirmiye
yaklaşan bir heyet geldi, içlerine Kinâne bin Abd-i Yâlîl ile Osman bin
Ebû'l-As da vardı... Hepsi de müslümanlığı kabul ettiler...."
İbn-i Sa'd'ın Vâkıdî'den
naklettiği bir habere göre, Urve bin Mes'ûd, Ezan okuduğu sırada atılan bir
okla yaralandığı zaman; "Şehâdet ederim ki Muhammed Allah'ın Resulüdür! O
bana, bunu önceden haber vermiş ve "kavmin seni öldürür" buyurmuştu,
demiştir...."
Yine Ebû Nuaym'in Vakıdl'den naklettiği bir haber.
Deniliyor ki: "Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Tâiften döndüğü sırada Urve bin Mes'ûd, Gaylân bin
Mesleme'ye şöyle demişti:
"Ey Gaylân, Allah'ın, Resulü Muhammed'e ne kadar büyük bir başarı
verdiğini görüyorsun. Bütün insanlar, ister istemez kendisine tabî olmuş durumda...
Bizler ise, Arab'ın dâhileri arasında anılırız... Böyleyken biz, İslâm'ın
câhili olabilir miyiz? Muhammed'in davetinden bu derece uzakta kalabilir miyiz?
Bak, ben sana vaktiyle yaşadığım bir hali haber vereyim. Şimdiye kadar ben
bunu, senden başka hiçbir kimseye söylemiş de değilim. Şöyle ki: Bir zamanlar
ben ticâret için Necrân'a gitmiştim. O sıralarda, henüz Muhammed
Peygamberliğini ilân etmiş değildi... Necran metropoliti benim arkadaşım idi.
Kendisiyle konuşurken bana demişti ki: "Bak Urve, sizin Mekke Haremi'nde
bir Peygamberin çıkacağı zaman hayli yaklaşmış bulunmaktadır. Ve bu Peygamber, bütüp Peygamberlerin
sonu olacaktır. Kavmiyle arasında çetin mücâdeleler de geçecektir... Bu
Peygamber, ortaya çıkıp insanları Allah'a davet ettiği zaman, muhakkak sen O'na
îmân edip tabî olmalısın!"
İşte metropolit'in bana söyledikleri aynen bunlar idi. Fakat ben onun
bu sözlerim, Sakîf ten veya başka kabileden hiçbir kimseye söylemiş değilim.
Şimdi ilk defa sana söylüyorum ve ben sana söylemekle kalmıyorum, derhal
kendisine gidip tabî olacağım!"
Urve, Gaylân'a bunları söyledikten sonra derhal yola çıkarak Hazret-i Peygamber'e gelmiş ve müslüman
olmuştur...."
Beyhekî'nin rivayetine
göre Vehb şöyle demiştir; "Ben, Câbir'e sordum ve dedim ki: Tâifli'ler
gelip Peygamberimiz’e bîat ettikleri zaman, bâzı şartlar ileri sürmüşler.
Bunların ne olduğunu bana açıklar mısın?" Câbir'in bana verdiği cevab ise
aynen şu olmuştur: "Onlar Hazret-i Peygamber'e, zekât vermiyeceklerini ve
cihâda katılmayacaklarını şart koşmuşlardı... Fakat Peygamberimiz bu sırada
aynen şöyle buyurmuşlardı:
"Hakkiyle müslüman oldukları takdirde, çok geçmez zekât da
verirler, cihâda da katılırlar!" (ve çok geçmedi, aynen Peygamberimiz'in
haber verdikleri gibi oldu...") [1]
Müslim, Osman bin Ebûl-As'ın
şöyle dediğini rivayet eder: "Ben, Peygamber Efendimiz'e: "Ey
Allah'ın Resulü, Şeytan benimle namazım ve kıraatim arasına girip engelleme
yapıyor, bu husuta bana neyi tavsiye edersiniz?" diye mürâcâtta bulundum.
Peygamberimiz de buyurdu ki: "O Hanzeb adındaki şeytanın vesvesesini
hissettiğin zaman, ondan Allah'a sığınmaksın! Sonra sol tarafına da üç defa
tükürmelisin." Ben de aynen Hazret-i Peygamberin dediğini yaptım ve çok şükür, Allah da benden onun
vesvesesini giderdi."
Yine Osman bin Ebû'l-As'tan Ebû Nuaym, biraz farklı olarak şöyle rivayet eder: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) beni Taife gönderdiği zaman, Şeytan
bana musallat olup acâib vesveseler verdi. Artık namazımı nasıl ve ne kadar
kıldığımı bilemez olmuştum... Dönüşümde hâlimi Hazret-i Peygamber'e arz ettim.
O da bana dedi ki: "Bu, şeytandır. Bana biraz yaklaş bakayım!" Ben de
kendisine yaklaştım. Bana: "Haydi ağzını aç!" dedi ve mübarek eliyle
göğüsüme vurdu, ağzımın içine de tükrüğünden çalarak: "Ey Allah'ın
düşmanı, dışarı çık!" diye seslendi ve bunu üç defa tekrarladı. Bundan
sonra bana: "Haydi işine bak!" buyurdu... Artak bana, bir daha şeytan
musallat olamadı, vesvesesiyle bana te'sir edemedi..." (Bir daha okuduğumu
da unutmadım.)
Beyhekî ve Ebû Nuaym de, yine Osman bin Ebû'l-As'tan şöyle
rivayet ederler: "Ben, çatlayıp helak olacak derecede hastalandım...
Kalkıp Hazret-i
Peygamber'e giderek hâlimi
arz ettim. Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem) de bana buyurdu
ki:
"Sağ elinle ağrıyan yerini tut ve yedi defa: "Allah'ın
adıyla! Duyduğum acılardan Allah'ın izzetine ve kudretine sığınırım!"
diyerek dua et!"
Ben de aynen Hazret-i
Peygamber'in tavsiye ettiği
gibi yaptım. Allah da bütün acılarımı giderip beni şifâya kavuşturdu! Artık
ben, gerek kendi ev halkımdan olsun, gerekse başkaları olsun, her hastayım
diyene, Hazret-i
Peygamber'in bana öğrettiği
bu duayı tavsiye etmeye de devam ettim..." [2]
Buhârî ve Müslim İbn-i Abbâs'tan şöyle rivayet ederler: Müseylimetil'l-Kezzâb,
kavminden pekçok sayıda adamla birlikte Medine'ye geldi ve pervasızca dedi ki:
"Eğer Muhammed, kendinden sonra yetkiyi bana bırakmayı kabul ederse O'na
tabî olurum!" Derken Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de yanında Kays bin Şemmâs'ın oğlu
Sabit ile birlikte çıkageldi. Elinde yaprakları soyulmuş hurma dalı parçası
vardı. Bunu göstererek buyurdu ki: "Ey Müseylime, sen benden şu dal parçasını
istemiş olsan, sana bunu dahi vermem! Sen, senin, hakkındaki Allah'ın emrini geçersiz
kılamazsın! Eğer İslâm'dan dönüp kâfir olursan, Allah'ın senin hakkındaki emri
ölümdür! Ve senin akibetin hakkında bana bâzı şeyler de gösterilmiş
bulunmaktadır. Ben, seninle daha fazla konuşacak da değilim, İşte Sabit bin
Kays, o sana Benim hakkımda gerekenleri söyler....''
Peygamberimiz bunları söyledikten sonra çekip gitti... Ben daha
sonraları, Hazret-i
Peygamber'in:
"...Senin hakkında bana bâzı söyler gösterildi" buyurmasının manası
ne idi? diye bazılarına sordum. Ebû Hüreyre'nin bu hususta bana verdiği cevab
şu olmuştur: "Peygamber Efendimiz bir defasında buyurdular ki: "Ben
rü'yâmda, elimde iki altın bilezik gördüm ve bu hususta tasalandım. Ve bana rü'yamda vahyedildi ki:
"Haydi onlara üfle!" Ben de üfledim ve her iki bilezik elimden uçtu gitti...
Ben bunları, benden sonra çıkacak iki yalancı ile tev'vîl ettim.." İşte ey
İbn-i Abbâs, Peygamberimiz'in haber verdiği bu iki
yalancıdan birisi Esved el-Ansî, diğeri de Müseylimetü’l-Kezzâb'tır.."
Ben, Ebû Hüreyre'nin bu cevabını alınca, vaktiyle Hazret-i Peygamber'in
irâd buyurduğu o sözün manâsını da gayet açık olarak anlamış oldum...."
(Nitekim Buharî ve Müslim bunu ayrıca Ebû Hüreyre'den rivayet etmişlerdir... Ve o yalancı Müseylime, Yemame
savaşında Vahşi tarafından katledilmiştir...).
İbn-i Adiyy Muhammed bin
Câbir'in şöyle dediğini haber verir: Ben babamdan işittim, babam da dedem Sinan
bin Talk el-Yemâmî'den dinlemiştir. Şöyle ki: Dedem Sinan, Hanîfe Oğullarından
Resûlüllah'a gelen ilk heyette bulunmuştur. Resûlüllah'a geldiği zaman, Resûlüllah
efendimiz başını yıkamakta imiş. Dedeme demiş ki: "Haydi
- Yemâmeli'lerin kardeşi Sinan başını sen de yıka!" Bunun üzerine
dedem, Resulüllah'tan artakalan su ile başını yıkamıştır. Sonra Resûlüllah'ın
huzurunda müslüman olmuştur. Bunu bizzat kendisi anlatan dedem dermiş ki:
"Sonra Peygamber Efendimiz bana bir mektub yazıp verdi. Ben de
Resûlüllah'a şu ricada bulundum: "Ey Allah'ın Resulü, bana gömleğinizden
bir parça veriniz, onunla ünsiyet duyayım! (Yanımda Allah Resulünün bir
hâtırasıdır, diyerek teselli olayım.)." Benim bu ricamı kırmayan
Resûlüllah Efendimiz, bana gömleğinden bir parça verdi."
Olayı nakleden Muhammed bin Câbir der ki: "Babam bana dedem
Sinan'dan nakleder ve derdi ki: Dedem, bu Resûlüllah'ın gömleğinin parçasını,
kıymetli bir hatıra olarak saklar, hastalara şifa olsun diye onu yıkar ve
suyunu içirirmiş...."[3]
Ebû Ya'lâ ve Beyhekî Mezyede el-Asrî'den nakleder. O demiştir ki: Birgün Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabı ile konuşurken: "Şu taraftan bir topluluk gelecek, onlar doğudakilerin en hayırlılarıdır!" Derken Ömer yerinden kalkıp doğu tarafına doğru gitti. Binitli on üç kişilik bir topulukla karşılaştı ve onlara, kimler olduklarını sordu. Onlar da; Abdü'l-Kays Oğulları olduklarını söylediler..." [4]
İbn-i Sa'd Urve'nin şöyle dediğini nakleder: Abdü'l-Kays heyetinin geldiği günün sabahında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: "Doğudan bir kafile gelecek, bunlar İslâm'a girmeleri için zorlanmış değillerdir! Azıkları tükenmiş olarak yola devam etmekteler ve yakında burada olurlar...." Sonra Resûl-i Ekrem şu duada bulundular: "Allah'ım Abdü'l-Kays Oğullarını mağfiret eyle! Onlar İslâm için geliyorlar, Benden bir mal istemiyorlar! Onlar, doğuda yaşıyanların en hayırlılarıdır!"
Çok geçmeden yirmi kadar adam geldi. Başlarında Abdullah bin Avf el-Eşecc vardı. Bu sırada Resûlüllah Mescid'de bulunuyordu. Gelip kendisine selam verdiler, O da onları selamla karşıladı ve Abdullah bin Avfın kim olduğunu sordu. Abdullah da "Benim, yâ resûlellah" dedi. Abdullah, şişman ve çirkin görünüşlü idi. Resûlüllah kendisine baktı ve şöyle buyurdu:
"Erkeklerin cild ve bedenlerine bakarak güzellik veya çirkinlikleri hakkında hüküm verilemez! Kişinin güzellik ve çirkinliği; dili ve kalbi iledir!" Sonra Abdullah'ın şahsına hitaben: "Sende Allah'ın sevdiği iki haslet bulunmaktadır" buyurdu. Abdullah: "Bu iki haslet nelerdir, yâ Resûlallah" diye sordu. Resûlüllah da: "Akıllı ve ağır başlı olman, bir de yumuşak davranmandır" buyurdu. Abdullah tekrar sordu: "Ey Allah'ın Resulü, bendeki bu iki haslet, cibilli ve fıtrî midir?" Resûlüllah Efendimiz de şu cevabı verdiler: "Evet, cibillî ve fıtrîdir, yâni Allah'ın seni bu fitratta yaratmış olmasıdır.."
Hâkim'in Enes'ten rivayeti de şöyledir: Abdü'l-Kays Oğullarının heyeti geldiği zaman Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine buyurdu ki: "Sizin şu ve şu isimlerde hurmalarınız vardır ve meşhurdur... Bunların renkleri de, şöyle ve şöyledir...." Bu sırada onlardan biri: "Anam-babam sana feda olsun ey Allah'ın Resulü, eğer sen bizim kabilemizde doğup büyümüş olsaydın, bu söylediklerini bundan daha iyi bilemezdin! Ben şehâdet ederim ki Sen, Allah'ın resulüsün!" dedi... Peygamber Efendimiz de şu karşılığı verdiler: "Siz gelip benim yanımda oturduğunuz zaman, sizin ülkeniz bana gösterildi... Ve sizin hurmalarınız arasında el-Berenî adındaki hurmanız, hepsinden daha hayırlıdır. Kendisi hastalık yapmaz ve diğer hastalıktan da giderir...."
Ahmed ve Taberânî el-Vâzi'den şöyle naklederler: Resûlüllah'a gelen heyet içinde ben de vardım, Abdullah'ın kafilesinde idim. İçimizde bir arkadaşımız ise hasta idi. Zaman zaman kendisini sar'a tutuyor, baygınlık geçiriyordu... Onun durumunu Resûlüllah'a arz ettik... Ve onun için duâ buyurmasını rica ettik. Peygamberimiz: "Onu bana getiriniz" buyurdu. Biz de getirdik. Cübbesinin bir kenârını tutarak kaldırdı ve hasta olan arkadaşımızın arkasını vurmaya başladı.... Vururken de: "Çık dışarı, ey Allah'ın düşmanı!" diyerek sesleniyordu... Arkadaşımız da bakıyor ve bakışı, eskisi gibi düzelmiş bulunuyordu... Sonra Peygamberimiz onu yere oturttu, mübarek eliyle onun yüzünü mesh etti ve onun için bir müddet duada bulundu... Bundan sonra arkadaşımız, sıhhatine iyice kavuşmuş oldu... O kadar ki, heyetin içinde hiç birimiz ondan daha sıhhatli olduğumuzu söyleyemezdik...."
Yine Ahmed, Şihab bin Abbâd'tan nakleder. O, Abdü'l-Kays heyeti içinde bulunanlardan bâzısından şöyle işitmiş:" Başkanımız Abdullah bir Avf el-Eşecc demiştir ki: Ey Allah'ın Resulü, bizim yerin havası çok ağır ve fenadır. Eğer bizler bu içkilerden içmezsek benizlerimiz sapsarı kesilir. Karınlarımız da şişer... Bize bu hususta mümkinse ruhsat verseniz! Çok değil, şöyle iki avucunun içi kadarına izin verseniz yeter!"
Bunun üzerine Resûlüllah Efendimiz de şöyle buyurmuştu: "Ey Eşecc, eğer az miktarına izin verirsem, çok miktarını da içersiniz! Ve içkinin etkisiyle sarhoş olursunuz... Bu takdirde de, küçük-büyük tanımaz, birbirinizi yaralar, bacağını sakat bırakırsınız!...."
Bizim heyetin içinde, el-Hâris adında biri vardı ve bir içki meclisinde bacağından yaralanıp sakatlanmıştı... Haris bizzat kendisi demiştir ki: Ben bu sırada, yâni Resûlüllah'ın, "...Sonra da bacağından sakat kalır..." dediği sırada, elbisemle bacağımdaki yarayı örtüyor, burasını elimle tutuyordum... Aynı zamanda kendi kendime: "Ne kadar örtüp gizlemiye çalışsam da, Allah bunu Resulüne bildirmiş bulunuyor... Baksana, içkinin ve sarhoşluğun kötülüklerini sayarken, bizzat benim durumuma da işaret buyurup: "Sonra, amcası oğlu olsa bile bacağından kılıçla vurup yaralar!..." diyor şeklinde içimden geçirip söylendim...."[5]
Beyhekî, İbn-i İshak'ın
şöyle dediğini naklede): Amîr Oğullarının heyeti Resulüllah'a geldiği zaman,
içlerinde Amir bin Tufeyl ile Erbed bin Kays Hâlid bin Cafer ve Hayyan bin Müslim bin Mâlik de vardı... Bunlar aslında
kavimlerinin reisleri ve şeytanları idiler... Amir'in gelişi hiç de iyi niyetle
değildi. Onun maksadı, Peygamber Efendimiz'e kötülük yapmaktı. Hitekim bu
niyetini yolda gelirken Erbed'e de açıklamıştı... Ve demişti ki: "Bak Erbed, tam Muhammed'in yanına
vardığımızda, ben onu lafa tutacağım, tam bu sırada sen de kılıcını çekip
kendisini haklıyacaksın! Bu iş, sana düşmektedir, sakın ihmâl ve dikkatsizlik
yapma!" Erbed de bunu kabul etmişti...
Böylece Resûlüllah'ın huzuruna geldiler ve Amir dedi ki: "Ey Muhammed,
beni kendine sâdık bir dost edin!" Peygamberimiz de dedi ki: "Eğer,
gerçekten Allah'ın birliğine, O'ndan başka hiçbir ilah olmadığına inanırsan,
seni kendime dost edinirim!" Peygamber Efendimiz'in bu şekilde kendisine
karşı şart koşmasına sinirlenen Amir bin Tufeyl, geri dönerken şu tehdidleri
savuruyordu: "Ey Muhammed, madem beni kendine dost kabul etmedim, haberin
olsun ben de burayı kırmızı atlara binmiş süvarilerimle doldurup
çiğnetirim!" İşte o, böyle tehdidler savunarak dönüp gitti...
Peygamberimiz de kendisine beddüâ ederek: "Allah'ım, Amir bin Tufeyl'i
helak eyle!" buyurdu... Yolda giderlerken Amir Erbed'e dedi ki:'Yazık sana
ey Erbed, benim sana olan emir ve tenbihim nerede kaldı?" Erbed de ona şu
cevabı vermiş: "Ey Amir, ben tam senin bana emrettiğini yapacağım sırada,
vallahi Muhammed'le benim aramda sen bulunuyordun! Kılıcımı vursaydım, sana
vurmuş olacaktım, Bunun böyle olmasını elbette sen dahi istemezdin!"
Onlar, kendi ülkelerine doğru giderlerken, yolda Amir boynundan
hastalandı. Selûl Oğullarından bir kadının evinde misafir kaldılar... Derken
Amir'in hastalığı ağırlaştı ve Allah orada onu helak etti... Sonra diğerleri
ülkelerine döndüler... Kavminin adamları Erbed'e sordular: "Arkanızda
neler, ne gibi haberler var?" dediler... Erbed de: "Vallahi Muhammed
bizi bir şeye ibâdet etmeye çağırdı... Fakat o şey şimdi burada olsa, ben onu;
kılıcımla bir vuruşta katlederdim!" diye konuştu... Bundan bir veya iki
gün sonra devesini satmak için yola çıkmıştı ki, Yüceler Yücesi Allah, bir
yıldırım göndererek Erbed'i devesiyle birlikte yakıp helak eyledi...."
Beyhekî'nin rivayetine
göre Müemmel bin Cemîl şöyle demiştir: Amir bin tufeyl Peygamberimiz'(e geldiği
zaman Peygamberimiz kendisine: "Ey Amir, müslüman ol!" diye emretti.
Amir de şu karşılığı verdi: "Köyler ve çöller benim, şehirler senin olmak
şartiyle müslüman olurum!" Peygamberimiz bunu red eyledi, Amir de müslüman
olmadan dönüp gitti... Giderken de şu tehdidi savuruyordu: "Vallahi yâ
Muhammed, burasını atlı askerlerle doldurup çiğneteceğim! Şu hurmalarınızın her
birine bir at bağlıyacağım!..." Onun bu şekilde tehdidler savurarak
ayrılmasından sonra Peygamberimiz: "Allah'ım, Amir'i helak eyle. Kavmine
de hidâyetler ver!" diyerek dua etti... Amir, yolda giderken hastalandı,
Selûl oğullarından bir kadının evindeyken boğazı şişmeye başladı... Kalkıp
atına atladı, mızrağını eline alarak atını sürdü... "Ben, boğazı şişerek,
bir kadının evinde mi öleceğim?" diyerek biraz gitti, sonra atından yere
yuvarlanarak öldü...."
Ebû Nuaym İbn-i Abbâs'in şöyle dediğini nakleder; Erbed bin
Kays ile Amir bin Tufeyl Resûlüllah'a geldikleri zaman, Amir dedi ki: "Yâ
Muhammed, eğer Senden sonra idareyi bana bırakınsan, bu şartla müslüman
olurum!" Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem) de ona dedi ki:
"Bu hususta, sana veya senin kavmine iş düşmez!" Durumdan sinirlenen
âmir: "Ey Muhammed, vallahi ben senin bu yurdunu atlar ve askerlerle
doldurup harâb ederim!" diyerek tehdid etmeye kalkıştı. Peygamberimiz de
kendisine: "Allah, seni bundan meneder!" diyerek karşılık verdi...
Erbed'le birlikte yola çıkan Amir, Erbed'e dedi ki: "Bak Erbed, ben
diyorum ki, hemen geri dönelim, ben Muhammed'i lafa tutayım, sen de bu sırada kılıcını
çekip onun hakkında geliver!" Erbed, onun bu teklifini kabul etti. İkisi
de geri döndüler. Amir, Peygamberimiz'e kendisiyle konuşacakları olduğunu
söylüyerek, oturduğu yerden kalkmasını ve biraz yürümelerini teklif etti. Ve yürümeye başladılar... Bu sırada
fırsatın eline geçtiğini zanneden Erbed, kılıcını kınından sıyırıp tam vuracağı
sırada elinin kuruduğunu ve tutmadığını hissetti. Amir'in kensinine olan emrini
yerine getiremedi... Dönüp Amirle birlikte yola koyuldular... Amir kendisine
çıkıştı ve niçin emrini yerine getirmediğini sordu... Erbed de dedi ki:
"Bak Amir, benim o sırada elim kurudu ve tutmadı... Yoksa, ben senin
emrini yerine getirmemeyi düşünmüş değilim!" İkisi birlikte giderlerken,
Rakm denilen yere geldiklerinde, Allah bir yıldırım gönderdi, Erbed'i yakarak
kül etti... Amir'e de bir boğaz yarası -hastalığı verdi, o da kısa bir zaman
içinde bu yüzden ölüp gitti... Ve
Yüce Allah, şu âyetlerini inzal buyurdu:
"Allah, her dişinin neyi yüklendiğini, rahimlerin neyi eksiltip
artırdığını, bilir. Onun yanında herşey bir miktar iledir. O, gizliyi ve
aşikâreyi bilendir, büyüktür ve yücedir.."
"Aranızdan sözü gizleyen de, onu açık söyleyen de, geceleyin
gizlenen de gündüzün görünen de birdir. (O, hepsini ve herşeyi bilir ve görür)
Onların her birini, önünden ve arkasından izleyen melekler vardır. Onu Allah'ın
emrinden korurlar. Bir millet, kendi durumlarını değiştirmedikçe, Allah onların
durumlarını değiştirmez. Allah da bir kavme kötülük istedi mi, artık onu geri
çevirecek olan da yoktur. Zâten onların, O'ndan başka koruyup kollayanları
bulunmamaktadır. O'dur ki size, korku ve ümid içinde şimşeği gösterir, yağmur
yüklü ağır ağır bulutları yayar.'
"Gök gürültüsü O'nu överek, melekler de O'ndan korkarak O'nu
tesbîn ederler. Ve Allah,
yıldırımlar gönderir de onlarla dilediğini çarpar. Allah, pek kuvvetli olduğu
halde, onlar hâlâ O'nun hakkında mücâdele ederler.." [6]
İbn-i Sa'd, Beyhekî ve Ebû Nuaym Amr bin el-Âs'tan şöyle rivayet ederler: "Ben, İslâm'a karşı
inatçı ve çok zıd idim. Bedir'de Hazret-i Peygamber'e karşı savaşan müşrikler
arasında ben de vardım ve kurtulmuştum... Uhud'da da bulundum ve kurtuldum...
Hendek Savaşı'nda da böyle oldu... Sonra kendi kendime dedim ki: "Daha ne
kadar muhalefet edeceksin? Muhammed, mutlaka Kureyş'e karşı üstün
gelecektir!" Hudeybiye'de bulunduğum ve Resûlüllah'ın Kureyş ile sulh
andlaşması imzaladığı sırada da kendi kendime şöyle diyordum: "Gelecek
sene Muhammed ashabı ile birlikte Mekke'ye girecek. Artık senin için ne Mekke,
ne de Tâif durulacak yer değildir. En iyisi çıkıp gitmektir...." İşte
kendi kendime böyle diyordum ve henüz İslâm'dan çok uzak bulunuyordum... Hattâ
bütün Kureyş müslüman olsa, ben yine müslüman olmam diyordum. Derken kavmimden
bâzı adamları toplayıp kendileriyle bir komışma yaptım. Onlara dedim ki:
"Benim, sizin aranızdaki itibar ve mevkiim nasıldır?" Dediler ki:
"Hepimizin itibar ettiği, mühim işlerde görüşüne mürâcât ettiği bir
zatsın." Bunun üzerine ben dedim ki: Sizin de gördüğünüz gibi, Muhammed
gün geçtikçe kuvvetleniyor, davası yükseldikçe yükseliyor, hemde hiç umulmadık
derecede... Ben bu durumda diyorum ki: En iyisi kalkıp Necâşi'nin ülkesine
gidelim, orada neticeyi bekliyelim, Eğer Muhammed dediğim gibi, tam mânâsı ile
hâkim olursa orada kalalım! Çünkü Muhammed'in eli altında kalmaktansa Necâşî’nin
eli altında bulunmak daha sevimlidir... Yok eğer Kureyş Muhammed'e karşı
üstünlük sağlayacak olursa, bu takdirde zâten mes'ele yok demektir."
Arkadaşlarım benim bu teklifime katıldılar, "Çok yerinde konuştun"
dediler. Ben de kendilerine: "Hemen hazırlanın, Habeş Kralına vereceğimiz
hediyeleri de unutmayalım! Biliyorsunuz Necâşî'nin çok sevdiği bir şey de, bizim
buranın katıklı ekmeğidir. Bundan çok miktarda götürelim!" dedim ve çok
miktarda katıklı ekmek hazırlıyarak yola çıktık... Hızla ilerliyerek Necâşî'nin
ülkesine vardık ve destur alıp onun huzuruna çıktık. Biz tam onun huzurunda
iken, Muhammed'in elçisi Amr bin Ümeyye el-Damrî de Necâşî'nin huzuruna kabul
edildi... Muhammed onu, yazdığı bir mektubla göndermiş ve bu mektubda Necâşî'ye
Ebû Süfyân kızı Ümmü Habîbe'yi kendisine nikahlayıvermesini istiyormuş [7]
Peygamber'in elçisi bu maksatla girdi ve çıktı... Ben arkadaşlarıma dedim ki:
Gördünüz, Peygamber'in elçisi girip işini gördü ve çıktı... Bir fırsatını bulup
veya Necâşî'den izin koparıp onun kellesini uçursaydım, herhalde Kureyşin
yanındaki itibarım bir kat daha artar ve bu sebeble Kureyş beni
mükâfatlandırırdı...."
Peygamber'in elçisi çıktıktan sonra biz, tekrar Necaşî'nin huzuruna
girdik. Her zamanki gibi kendisine secde ettik... O da bana dedi ki: Dostum
merhaba! Bana ülkenizden hediye getirdiniz mi?" Ben cevab verdim:
"Evet, size çok miktarda ülkemizin etli ekmeğinden getirdik." Sonra
kendisine hediyemizi takdim ettik. O da oradakilere bundan verip taksim etti...
Artanını da bir yere konularak saklanmasını emretti... Ben, kendisinin
bizlerden hoşnud olduğunu görünce dedim ki: "Efendim, az önce huzurunuzdan
ayrılan adam, bizim düşmanımız olan ve bizleri öldürüp perişan eden birinin
elçisidir! İzin verirseniz peşinden gidip kendisini öldürmek isterim!"
Necâşî, benim bu sözlerimden beklemediğim derecede gadaba gelip burnumun
üzerine bir yumruk attı. O kadar kuvvetli vurdu ki, ben burnumun kırıldığını
zannettim... Burnum, şiddetli bir şekilde kanamaya başladı... Elbisemle kanımı
siliyor ve çok sıkılıyordum... Utancımdan ve korkumdan yer varılsa
girecektim... Utanarak dedim ki: "Efendim, sizin o sözümden hoşlanmıyacağınızı
bilseydim, kat'iyyen onu söylemezdim!" O da bana dedi ki:
"Ey Amr, sen vaktiyle Musa'ya ve İsa’ya Allah'ın vahyini getirmiş
bulunan Cibril'in kendisine vahiy getirmekte olduğu bir zât'ın, elçisini,
öldürebilmen için onu sana teslim etmemi istiyorsun! Buna nasıl cesaret
edebiliyorsun?"
İşte bu sıradadır ki, Allah benim kalbimi ve İslâm'a karşı olan
durumumu değiştirdi. Kendi kendime dedim ki: Bak Amr, bu hakikati Arab biliyor,
Acem biliyor, Habeş'liler biliyor da bir sen kalkıp ona muhalefet
ediyorsun...." içimden böyle geçirip Kral'a dedim ki: "Efendi
Hazretleri, siz şahsen buna şehâdet ediyor musunuz?" O da "Evet, şehadet
ediyorum, dedi ve ekledi: Ey Amr, gel bana bu hususta itaat et ve Muhammed'e
tabî ol! Allah'a yemin ederim ki O, hak üzere bulunmakta ve hak Peygamber'dir!
Vaktiyle Mûsâ, kendisine muhalefet edenlere karşı nasıl gâlib geldi ve
Fir'avn'i tepeledi ise, hiç şüphen olmasın ki Muhammed dahî kendisine muhalefet
edenlere karşı üstün gelecektir!" Onun bunları söylemesinden sonra kalbim
İslâm'a iyice ısındı... Ve ben
Necâşîye dedim ki: "Ey Melik, şimdi sen, Peygamber Muhammed adına benden
bîât alabilir misin?" Necâşî: "Evet, alabilirim" dedi. Ben de
Bunun üzerine, İslâm'ı kabul etmek üzere ona bîat ettim ve bu şekilde müslüman
oldum..."
Beyhekî'nin tahricine
göre Amr bin Dîhar şöyle demiştir: Amr bin el-Âs Habeşistan'dan döndüğü zaman,
bir müddet evinden dışarı çıkmadı. Kureyş'ten bâzıları: "Amr, acaba niçin
evinden çıkmıyor? dediler... Amr de onlara şu haberi yolladı: "Habeş
meliki Ashama, resmen Muhammed'in Peygamber olduğunu söylüyor!" İbn-i Asâkir ise, yine Amr bin dinarın şöyle
dediğini haber veriyor: Amr bin el-Âs'ın Habeşistan'dan gelişi sırasında
Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem) buyurdu ki:
"Bu
İbn-i Sa'd Vâkıdî'den, o Velîd bin Müslim'den, o da Münir bin Ubeydullah'tan şöyle nakleder: Devs'li Ümmü Şerîk'in kocası Ebûl-Akr, Devs'ten hicret edenlerle birlikte hicret edip Ebû Hüreyre ile birlikte Resûlüllah'ın huzurunda müsülüman oldu... Hanımı Ümmü Şerîk ise, başından geçenleri şöyle anlatır: Kocam Ebû'l-Akr'ın yakınları gelip bana sordular: "Sen de kocan gibi, Muhammed'in dînini kabul ettin mi?" Ben de kendilerine "Evet, ben de onun dîni üzerinde bulunuyorum!" dedim... Onlar bunu öğrenince çok kızdılar ve: "Vallahi sana çok şiddetli bir şekilde azap ve işkence edeceğiz!" dediler. Sonra beni yürümesi kötü bir deveye bindirerek yola çıktılar... Yoldan bana yiyecek olarak sâdece ekmek ve bal veriyorlar, fakat bir damla su vermiyorlardı. Öğle vakti yaklaşırken bir yere indiler, çadırlarını kurup içinde istirahata çekildiler. Beni ise, kızgın öğle güneşinin altında dışarıda bıraktılar... Nihayet ben Güneş'in ve susuzluğun te'siriyle kendimden geçmişim. Aklım çalışmıyor, gözüm görmüyor, kulağım da söylenenleri işitmiyordu... Onlar, bu şekilde bana üç gün işkence ettiler... Üçüncü günü bana: "Üzerinde bulunduğun dîni, yâni müslümanlığı terk et!" diyerek baskı yapıyorlardı. Fakat ben oların bu söylediklerini ancak, kelime kelime duyabiliyor, tam bir cümle halinde söylediklerini anlamıyordum. Bu derece perişan olmuştum. Fakat herşeye rağmen niçin işkence ettiklerinin şuurunda olduğumdan, sözle kendilerine cevap vermeye gücüm yetmese de, şehâdet parmağımla semâya işarette bulunarak "Allah'ın Vahdâdiyetini" ifâde etmek istiyordum... Allah'a yemin ederim ki çok perişan bir halde idim ve bütün gücümü ve şuurumu kaybetmek üzere bulunuyordum. Tam bu sırada, göğsümün üzerinde bir su kovası belirdi. Alıp içtim. Sonra kova çekildi... Baktım, su kovası semâya doğru çekiliyor... Sonra ikinci defâ bana su kovası sarkıtıldı. Ben de alıp içtim. Sonra kova yine çekilmeye başladı... Ben suya henüz kanmadığımdan kovayı tutmak istedimse de, o yine semaya doğru çekildi... Sonra üçüncü defa su kovası sarkıtıldı. Ben de alıp içtim, bu defa suya kandım, başıma, yüzüme ve elbisem üzerine bolca su döktüm ve iyice serinlemiş de oldum... Onlar çadırlarından çıkıp benim bu hâlimi görünce şaşırdılar ve: "Bu nedir?" diye sormaktan kendilerini alamadılar... Ben de kendilerine: "Bu, Allah'tandır, O'nun bana rızık olarak gönderdiği birşeydir!" karşılığını verdim. Onlar önce buna inanmadılar, koşarak gidip su kırba ve kablarını birer biren kontrol ettiler. Hepsinin olduğu gibi durduğunu, hiçbirinin ipinin çözülmemiş olduğunu gözleriyle gördüler... Sonra iyice düşünüp insafa geldiler ve dediler ki:
"Ey Ümmü Şerîk, gerçekten bu sana, kendisine inandığın Rab'binden gelmiş bir rızıktır. Senin Rab'bin, bizim de Rab'bimizdir.
Böylece hiçbir yaratılmışın gücünün yetmiyeceği bir şekilde sana imdâd eyleyen Allah, hiç şüphe etmiyoruz ki İslâm'ı da bizler için seçip emreden Allah'tır! Senin inandığın gibi, bizler de inanarak müslümanlığı kabul ediyoruz!"
İşte onlar orada, bu şekilde müslüman oldular ve müslüman olduklarını bizzat Hazret-i Peygamber’e izhâr edip O'nun huzurunda îlân etmeleri için Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e hicret ettiler... Bana da bundan sonra çok itibâr ve hürmette bulundular. Allah'ın bana olan lütfunu da itiraf ettiler..."
Ümmü Şerîk, kendisini Hazret-i Peygamber'e hibe eden kadındır. Hiçbir mehir istemeden Hazret-i Peygamber ile nikahlanabileceğini bildirmişti... Hazret-i Âişe de bu olay üzerine şu sözleri sarfetmişti: "Bir kadın, hiçbir mehir istemeden kendisini hibe ettiğini söylediği zaman, bence o kadında bir hayır yoktur!" İşte bunun üzerine de Allah şu âyetini indirmişti: "...Kendisini mehirsiz olarak Peygamber'e hibe eden ve Peygamber'in de kendisini almak istediği inanmış bir kadım; diğer mü’minlere değil, sırf sana mahsûh olmak üzere helâl kıldık..." (Ahzâb, 50. âyetten) Bu âyet indiği zaman Hazret-i Ayşe, Peygamberimiz'e hitaben: "Allah, senin arzunu yerine getirmekte ne kadar çabuk davranıyor!" demişti...
(Fakat, İbn-i Abbâs ve Mücâhid gibi zâtların belirttikleri veçhile, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); kendisini O'na hibe eden kadınlardan hiç biri ile, ne Ümmü Şerîk ne diğerleri ile, asla evlenmiş değildir...)
Yine İbn-i Sa'd Arim bin Fadl'dan, o Hammâd bin Zeyd'den, o da Yahya bin Saîd'den şöyle nakleder: Ümmü Şerîk, yurdundan hicret ederek yola çıktığı zaman, yanında hanımı ile birlikte yolculuk eden bir yahûdî de vardı... Ümmü Şerik oruçlu idi. Kendisiyle birlikte yolculuk eden yahûdî, hanımına, Ümmü Şerîk'e iftar zamanında su vermemesi için sıkısıkı tenbihte bulundu... Bu şekilde akşamlayıp gece istirahatına çekildiler. Ümmü Şerîk, geceleyin göğsünün üzerine küçük bir su kovası konulmuş olduğunu gördü, alıp bundan içti... Oradaki yahûdî, hanımına seslenerek: "Hanım, ben bu kadının su içerken ses çıkardığını duydum! O suyu nereden bulmuştur?" dedi... Karısı da yahûdîye cevap verdi: "Vallahi ben ona su vermiş değilim!"
Ümmü Şerîk'in, yanında bir tulum vardı. Bâzıları bu tulumu ariyet olarak alır ve birtakım bereketlere nail olurdu... Bir gün adamın biri gelip, onu satın almak istedi. Ümmü Şerîk de onu, yine ariyet olarak (bir müddet kullandıktan sonra teslim edilmek üzere) verebileceğini söyledi... Sonra Ümmü Şerik, bu tulumu üfleyerek şişirdi ve güneş görecek bir yere astı... Bir müddet sonra tulumun yağ ile dolduğunu gördüler... Bu yüzden denilir ki: "Allah'ın âyet ve mucizelerinden biri de, Ümmü Şerîk'in tulumudur!" (Bu olayla ilgili bâzı rivayet yolları, ileride "Yiyeceklerin bereketlenip çoğalması" bölümünde gelecektir...)[9]
İbn-i Sa'd Hişam bin
Muhammed'den, o Cafer bin Kilâb el-Caferi'den, o da Amir Oğulları'ndan bâzı
yaşlılardan şöyle naklederler: Abdullah bin Mâlik'in oğlu Zeyyâd,
Peygamberimize geldiğinde, Peygamber Efendimiz onun için dua etti, mübarek
elini onun başına koydu ve yüzünden aşağıya doğru çekti... Bu şekilde onun
yüzünde bir güzellik ve bereket meydana geldi... Hilâl Oğulları bu hususta
derlerdi ki: "Biz, onun yüzündeki güzelliği devamlı tanırdık."
Nitekim bu hususta şâir, Zeyyâd'ın oğlu Ali'yi överek şu sözleri söylemiştir:
"Ey Mescid'in yanında kendisi için Hazret-i Peygamber'in dua ettiği ve mübarek eliyle
başından çenesine kadar yüzünü sıvadığı zâtın oğlu! Ne mutlu sana! Öylesine bir
zât ki, Peygamberimiz onun yüzünü eliyle sıvadıktan sonra, yüzünün nuru ve
güzelliği, tâ kabre girinceye kadar hiç eksilmemiştir." [10]
Yine İbn-i Sa'd, Hişam bin Muhammed'den, o Velid bin
Abdullah el-Cu'fi'den, o da babasının üstadlarından naklen şöyle der: "Ebû
Sebra Yezîd bin Mâlik, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldiğinde, yanında Sebra ve Aziz adındaki
iki oğlu da vardı... Peygamber Efendimiz'e dedi ki: "Yâ Resûlallah, benim
elimin üzerinde bir ur var, elimin hareketine ve hayvanımın yularını rahatlıkla
tutmama engel oluyor." Peygamber Efendimiz, bir tas getirilmesini emretti,
tası getirdiler, onu eline alarak Ebû Sebra'nın eli üzerindeki sertliğe vurmaya
başladı... Hem vuruyor, hem de eliyle orasını oğuyordu... Derken Ebû Sebra'nın
bu şikayetinin gittiği görüldü..." [11]
Beyhekî, Cerîr-i Becelî'nin şöyle dediğini nakleder: Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldiğim zaman, Önce üzerimdeki elbiseyi değiştirip en güzel elbisemi giydim. Sonra Mescid'e girdim. Bu sırada Peygamber Efendimiz, hutbe okumakta idi... İnsanlar gözlerini bana çevirerek süzdüler... Ben, yanıbaşımda oturana dedim ki: "Resûlüllah Efendimiz, benim hakkımda birşey söyledi mi?" O da: "Evet, seni en güzel bir şekilde andı. Hutbesini okurken bir ara buyurdular ki: "Az sonra, şu kapıdan hayırlı ve uğurlu bir adam gelip içeri girecek, onun yüzünde meleğin dokunmasından kalan bir iz bulunacak!" İşte Resûlüllah, senin hakkında bunları söyledi..."
Buharî ve Müslim'in ise Cerîr'den rivayetleri şöyledir; "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana buyurdu ki: "Ey Cerîr, şu Zi'l-Halasa putunu gidip tahrîb ederek, beni rahata kavuşturamaz mısın?" Ben de dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, ben ata bindiğim zaman üzerinde duramayıp düşüyorum." Bunun üzerine Rasulullah göğsümün üzerine vurup sıvadı... Ve şu duada bulundu: "Ey Allah'ım, Cerîr'i biniti üzerinde sabit kıl, üzerinde bulunduğu doğru yolda da sabit ve dâim eyle!"
Ben, Resûlüllah Efendimizin benim hakkımdaki bu duasından sonra atıma binerek Zi'l-Halasa'nın yolunu tuttum. Emrimde de yüz elli atlı asker vardı... Sür'atle oraya vardık ve Zi'l-Halasa putunu yakıp kül ettik..."[12]
Beyhekî İbn-i İshak'tan
şöyle rivayet eder: Tayy Heyeti geldiği zaman, içlerinde Zeydü'l-Hayr da vardı.
Hep birlikte Resûlüllah'ın huzurunda müslüman oldular... Resûlüllah Efendimiz,
bu sırada Zeyd'in adını "Zeydü'l-Hayr" olarak değiştirdi... Sonra
kabilelerine döndüler... Onlar giderken, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Zeyd, Medine'nin
sıtmasından halâs bulamıyacak!" Necid taraflarında yollarına devam ederlerken,
bir su başına vardıklarında Zeyd hastalandı ve orada vefat etti..."
Tayy kabilesinden olan Adiyy bin Hâtim'den de Buhari’nin şöyle bir
rivayeti bulunmaktadır: Adiyy diyor ki: "Birgün ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in huzurunda idim. Adamın biri gelip
fakirlikten şikayette bulundu... Bir diğeri gelip yol emniyetinin
bulunmayışından şikayette bulundu... Bunun üzerine Peygamberimiz buyurdular ki:
"Ey Adiyy, eğer ömrün uzun olursa, devesine binmiş bir kadının Hîra'dan
(Kûfe'den) kalkıp Mekke'ye vardığını ve Kabe'yi tavaf ederek yurduna döndüğünü,
bu esnada Allah korkusundan başka hiçbir korkusunun bulunmadığını kendi
gözlerinle göreceksin!' (iyice yerleşip kuvvetlenen İslâm sayesinde; can, mal
ve namus emniyetinin bu derece gerçekleştiğine şahit olacaksın!)" Ben,
Resûlüllah Efendimiz'in bu mübarek tebliğlerini kendi ağızlarından duyunca,
ister istemez içimden şöyle geçti: "Ortalığı fesada veren, kasıp-kavuran
Tayy kabilesinin eşkiyâsı; acaba o zaman nereye gidecekler?" Resûlüllah
Efendimiz ise, sözüne devam, ederek buyurdular ki: "Eğer ömrün uzun
olursa, İran Kralı'nın hazînelerinin de müslümanların eline geçtiğini, oraların
dahi fethedildiğini gözlerinle görürsün!" Ben bunun üzerine: "Ey
Allah'ın Resulü, Hürmüz oğlu Basra'nın hazînesini mi?" diye sordum.
Peygamberimiz de: "Evet, Hürmüz oğlu Kisrâ'nın hazînesi" buyurdu... Ve yine sözüne devam ederek:
"Yine ömrün uzun olduğu taktirde, malın da son derece çoğalıp
bereketlendiğini görürsün! O derece ki, adamcağız iki avucunu altın veya gümüş
ile doldurup evinden çıkar ve bunu kendisinden kabul edebilecek olan birisini
arar... Fakat kabul eden kimseyi bulamaz..."
Adiyy bin Hatim, Resûlüllah Efendimiz'in gelecek hakkındaki bu sözleri
üzerine derdi ki: "Ben, aynen Resûlüllah Efendimizin haber verdikleri
şekilde, tek başına devesine binip de Kabe'ye gelip tavaf ettikten sonra,
Mekke'den yine tek başına yola çıkıp memleketi olan Hîra'ya (Kûfe'ye) giden ve
bu esnada Allah korkusundan başka hiçbir korku aklına gelmeyen İslâm kadımının,
bu mutlak emniyet günlerini gözlerimle görüp yaşadım... Keza İran Kralı'nın
hazînelerini ele geçiren İslâm askeleri arasında, bizzat kendim dahî bulundum.
Bunun da aynen gerçekleştiğine gözlerimle şahit oldum... Eğer sizlerin benden
sonra ömrünüz uzun olursa, Resûlüllah Efendimiz'in haber verdikleri üçüncü
hâlin gerçekleştiğine de şahit olursunuz."
Beyhekî der ki:
"Resûlüllah Efendimiz'in haber verdikleri üçüncü hâl de, Râşid
Halîfelerden Ömer bin Abdü'l-Azîz'in zamanında
gerçekleştirilmiştir..."
Beyhekî bunu söyledikden
sonra, Abdurrahmân bin Zeyd'in torunu Ömer bin Esîd'ten şu
haberi nakleder: "Ömer bin Abdü'l-Azîz, ancak iki buçuk sene
hilâfette kalabilmiştir... Bununla beraber adaletli ve istikâmetli idâresinin
bereketi, huzur ve emniyeti her tarafta kemâliyle hissedilmiştir... Henüz o
sağken, kişi bize büyük ve çok miktardaki bir mal ile gelir ve bunu, istediğimiz
şekilde ve istediğimiz yere harcamak üzere bize vermek isterdi de, içimizden
onun bu malını kabul eden olmazdı... Adamcağız da dönerken: "Gerçekten Ömer bin Abdü'l-Azîz, insanları, başkalarının
malına ihtiyâç duymayacak kadar zengin kılmıştır!" demekten kendisini
alamazdı..." [13]
Beyhekî, Târik bin
Abdullah'tan nakleder. O der ki: Biz, Medine'ye giderken Medine'nin bahçelerine
yaklaştığımızda, hayvanlarımızdan inerek elbiselerimizi giydik... Bu sırada
eski elbiseli bir adama rastladık. Bize selam verdikten sonra, nereye
gittiğimizi sordu. Biz de: "Medine'ye gidiyoruz" dedik. "Orada
ne yapacaksınız?" diye sordu. Biz de: "Medine'nin hurmasından satın
alacağız" dedik. O, "Şu deveyi bana satar mısınız?" dedi. Biz
de: "Şu kadar hurmaya satarız" dedik. O da "Peki, satın
aldım" dedi ve o devenin yularından tutarak çekip gitti... Biz,
kendisinden hiçbir şey almamıştık... Biz, ne yaptık, diye bu alışverişe
şaştık... Devemizi satın alan adamdan hiçbir şey almadığımız gibi, kendisini de
tanımıyorduk... Kafilemiz içinde bir kadın da vardı. Bu kadın bize dedi ki:
"Telaşlanıp da kendi kendinizi ayıplamayınız! Zira sizin devenizi satın
alan adamın, hiç de insanlardan herhangi birini aldatacak hâli yoktu! Yüzü Ay'ın
ondürdüne benziyordu... Allah'a yemin ederim ki, böyle bir sîmâ, sizin hakkınızı
üzerine geçirmez, hiçbir kimseye hiçbir haksızlık yapmaz!... Derken bir adam
geldi ve kendisinin Allah Resûlü'nün elçisi olduğunu söyledi. Dedi ki:
"Resûlüllah Efendimiz, sizden deve satın almışlar, İşte, devenizin bedeli
olan hurma. Ölçünüz ve harhangi bir eksiğiniz olup olmadığını kontrol ediniz!
Yâni eksiksiz olarak teslim alınız! Sonra afiyetle yiyip hepiniz hurmaya
doyunuz!... [14]
Beyhekî ve Târih'inde Buhârî Vâil bin Hucr'dan şöyle naklederler: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in zuhuru haberi, bize ulaştığı zaman, ben kalkıp Hazret-i Peygamber'e gittim. O'nun ashabından bâzılarının bana haber verdiklerine göre, benim gelişimi Hazret-i Peygamber kendilerine üç gün önce haber vermiştir..." [15]
İbn-i Sa'd'ın çıkardığı bir habere göre, Zührî, îkrile, Asım ve diğerleri demiştir ki: Hadramevt Heyeti gelip Resûlüllah Efendimizin huzurunda müslüman oldular... İçlerinden Muhres dedi ki: "Yâ Resûlallah, Allah'a benim için dua ediver de dilimdeki şu kekemelik zâil olsun!" Onun bu ricası üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun için dua ediverdi, onun dilindeki kekemelik de zail oldu..
Yine İbn-i Sa'd'ın Hişam bin Muhammed tarikiyle olan rivayeti ise şöyledir: Muhres bin Ma'dikerb, kendi kabilesinden gelen heyet içinde Resûlüllah'a gelip müslüman oldu... Kabilesine dönüşü sırasında yolda bir rahatsızlık geçirdi. Ağzı bir tarafa kayarak yıkılmıştı... İçlerinden bir grup Resûlüllah'a dönerek durumu haber verdiler ve: "Ey Allah'ın Resulü, kabilemizin efendisi olan Muhres, el-Lakva denilen hastalığa mübtelâ oldu. Tedavisi için bize bir yol gösterir misiniz?" dediler... Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de kendilerine şu tarifte bulundu: "İğneyi alıp ateşte iyice kızdırınız. Sonra bunu, göz kapağının ucuna birkaç defa vurunuz, inşallah onun şifâsı bundadır... Sonra sizler, benim yanımdan çıktıktan sonra ne dediğinizi Allah bilir...." Bunun üzerine onlar, tekrar yola çıkıp Muhres'e kısa zamanda ulaştılar ve bunu aynen yaptılar... Muhres de o hastalıktan şifâ buldu..." [16]
İbn-i Sa'd ve Beyhekî Enes'den rivayet ederler: O demiştir ki:
Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem) şöyle buyurdu:
"Ashabım, sizin yanınıza bir kavim gelecek; onların kalbleri sizin
kalplerinizden daha yufkadır!" Peygamber Efendimiz böyle buyurduktan
sonra, Eşarîler'in heyeti geldi. Onların içinde Ebû Musa da vardı...."
Abdurrazzâk'ın rivayetine göre de Muammer şöyle demiştir: Bana ulaşan
bir habere göre, günün birinde Peygamber Efendimiz ashabı ile birlikte
oturuyormuş. Buyurmuş ki: "Allah'ım, gemilerine binip de bize gelmeye
çalışanları, muradlarına erdir!" Bir müddet geçtikten sonra da:
"Allah, kendilerini korudu, onlar da denizi geçtiler" buyurdu...
Onların Medine'ye yaklaştığı sırada da: "Başlarında sâlih bir kişi olduğu
halde, nihayet geldiler" buyurdu..."
Gemiye binerek yola çıkıp bu gelenler, Eş'ariler idi... Başlarında ise,
Amr bin el-Hamık vardı. Geldikleri zaman Peygamberimiz kendilerine: "Hangi
yolu takiben geldiniz?" diye sordu. Onlar da: "Zebid'den geldik"
dediler... Efendimiz de "Allah, Zebîd'i mübarek kılsın!" diyerek
duada bulundu. Onlar, "Aynı zamanda kima'dan geldik" dediler.
Peygamberimiz ise, ilk duasını tekrarladı. Onlar yine, "Rima'dan"
dediler. Peygamberimiz de ayni duasını tekrarladı... Nihayet üçüncüsünde:
"Allah, Rima'ı da mübarek kılsın!" buyurdular..." (Bunu, Beyhekî de rivayet etmiştir.) [17]
İbn-i Sâ'd, Ayyâd el-Eş'arî'den, aşağıdaki âyet-i celile ile ilgili
olarak şu haberi nakletmiştir: Ayet-i Celüeler (meâlen): "...Allah,
yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı
severler..." (Mâide, 54). İşte bu âyet-i celîle ile ilgili olarak
Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem); Ebû Mûsâ
el-Eş'arî'ye işaretle: "Onlar, İşte bu adamın kavmidir!"
buyurdu." [18]
Beyhekî, Abdurrahmân bin
Ebû Akilin şöyle dediğini nakleder: Resulüllah'a giden bir heyet içinde ben de
vardım... Ona vardığımız ve develerimizi kapının yakınında ıhtırdığımız zaman,
bize O'ndan daha sevimsiz kimse yoktu... O'nun huzurundan ayrıldığımız zaman
ise, O'ndan daha sevgili hiç kimse yoktu... O'nun huzurunda iken içimizden biri
dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, siz de Süleyman Peygamberin mülkü gibi Allah'tan
mülk isteseniz olmaz mı?" Resûlüllah Efendimiz ise, onun bu sözünü
gülümseme ile karşıladı ve şöyle buyurdu: "Ümid edilir ki sizin
Peygamberiniz Süleyman'ın mülkünden (ve kendisinden) daha faziletlidir! Unutmayınız
ki Allah, her Peygambere, kabul buyuracağı bir dua vermiştir. Onlardan
bâzıları, bu kabul edilecek olan duasını, dünyası hakkında kullanmıştır,
bâzıları da kendisine isyan eden kavminin aleyhinde kullanmış, Allah da o kavmi
helak etmiştir... Fakat bana gelince;
"Gerçekten Allah, bana da mutlaka kabul buyuracağı bir dua
vermiştir. Ben ise bu duamı, kıyamet gününde ümmetim için Rabbimin indinde
şefaatta bulunmak üzere saklamış bulunuyorum!" [19]
Beyhekî, Mâiz bin Mâlik'in torunu Cad bin Abdurrahmân'ın şöyle dediğini haber vermektedir: Mâiz bin Mâlik, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldiği zaman, Peygamberimiz ona bir mektub yazıp verdi ve bu mektubta, Mâiz'in, kavminin en son müslüman olan ferdi olduğunu, kendisinin aleyhine, kendi elinden başkasının suç işleyemiyeceğini bildirdi... Bunun üzerine Maiz, bîat ederek müslüman oldu..." [20]
Ahmed, Taberânî ve Beyhekî Nûmân bir Mukrin'den şöyle rivayet ederler: Ben, Muzeyne ve Cüheyne
kabilelerine mensub dört yüz kişi ile, birlikte Peygamber (sallallahü
aleyhi ve sellem)'e gittim...
Peygamberimiz, bize gerekli emirleri verdikten sonra Ömer'e hitaben: "Yâ Ömer, onlara katık ver!" buyurdu... Ömer: "Yanımda arta kalmış bir miktar hurmadan
başka birşey yoktur" dedi. Peygamberimiz aynı emrini tekrarladı. Ömer de bizi, deponun yanına götürüp: "Haydi,
buradaki hurmadan alıp yiyiniz!" dedi... Orada ise, yere çökmüş bir deve
görüntüsü kadar hurma yığını bulunmakta idi. Biz ise dört yüz kişi idik...
Hepimiz sırayla girip ihtiyacımız kadar hurma aldık. En sona kalan ben idim.
İhtiyacım kadar ben de aldıktan sonra, dönüp arkama baktım, O hurma yığınından
hiçbir eksilme görmedim...." (Hafız Ebû Nuaym'in Değin bin Saîd'den sevkettiği bir haber de, bu mealdedir...."
[21]
el-Reşâtî Ebû Ubeyde'den şöyle rivayet eder: Sühaym Oğulları'nın
temsilcileri Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem)'e geldikleri
zaman, aralarında Ek'as bin Seleme de vardı... Hepsi müslüman oldular...
Dönecekleri sırada Hazret-i
Peygamber kendilerine şu
emri verdi: "Kavminize döndüğünüz zaman, onları İslama davet ediniz."
Ayrıca kendilerine içinde su bulunan bir su kabı hediye etti. Bu kabdaki sudan
bir miktar alıp mübarek ağzında çalkaladıktan sonra, yine kabın içine dökmüş
idi... Sonra buyurdu ki: ."Bu suyu, kendi yurtlarındaki mescidlerine
saçsınlar... Dâima başlarını yukarıda ve dik tutsunlar! Çünkü Allah, onların
başlarını yükseltmiş bulunuyor!"
Onlar da öyle yaptılar: O suyu mescidlerine döküp saçtılar ver dâima
başlarını da dik tuttular... Müseylemetü'l-Kezzâb, yalancı peygamberlik
dâvasına kalkışıp niceleri için fitne ve belâ olduğu zaman, bu Süheym
Oğulları'ndan bir tek kişi ona katılmamıştır. Hiçbir zaman bu kabileden, bir
haricî de zuhur etmemiştir...." (Şüphesiz bu, onlar için büyük bir
menkıbe, büyük bir şeref ve fazilettir...) [22]
İbn-i Sa'd, Kayla bint-i Mahrame'den şu haberi nakletmiştir: Şeyban Heyeti Resûlüllah'a gittiği zaman, aralarında ben de vardım. Huzuruna vardığımız sırada Hazret-i Peygamber, dizlerini karnına dayamış ve kolları ile de dizlerini kavuşturmuş bir şekilde oturmakta idi... O'nu, çok huşulu bir şekilde oturur görünce, beni bir korku ve heyecan kapladı... Yanındaki biri, benim bu hâlimi farkederek: "Yâ Resûlellah, zavallıyı korkuttunuz" dedi. Halbuki ben bu sırada Hazret-i Peygamber'in arka tarafında bulunuyordum. Peygamberimiz ise bana bakmaksızın: "Ey zavallı, sakin ol!" buyurdu... O, böyle buyurur buyurmaz Allah, bütün üzerimdeki korkuyu giderdi...." [23]
İbn-i Sa'd Tabakât'ında, Ebû
Sa'd da Şerafü'l-Mustafa'sında Müdlic bin Mikdâd'tan, o da Zümel bin Amr'ın
babası Amr'dan şöyle naklederler: Zümel bin Amr Hazret-i Peygambere geldiği zaman, kendi kabilelerine ait
puttan duyduğu sesi anlattı... Hazret-i Peygamber de ona: "Bu senin duyduğun ses, cinlerden bir mü’minin
sesidir" buyurdu. Zümel de müslüman oldu...."
İbn-i Asâkir ise, yine
Zümel'den şöyle nakleder: Bizim kabilenin Hammâm adında bir putu vardı.
Peygamberimiz’in zuhurundan sonra bu puttan şöyle bir ses duyduk: "Ey
haramzade saçmalar! Hakk zahir oldu, Hammam'ın sonu geldi... İslâm gelip şirki
defetti!" Biz bu sesten ürperip korkmuştuk... Aradan birkaç gün geçtikten
sonra, yine bir ses daha işittik. Bu ses de diyordu ki: "Ey târik, ey
târik! Gönderildi Nebiyy-i Sâdık! O'na verildi Vahy-i Nâtik! O vahiyle çınladı
Arz-ı Tıhame! O'na yardım edenlere va'dedümiştir selâmet, O'nu yardımsız
bırakanlara ise vardır nedamet! Şu sizinle olan vedam, kıyamete kadar
sürecektir elbet!" içinden böyle sesler gelen putumuz, sonra yüzüstü yere
düşüp parçalandı... Ben de bu olaydan sonra kabilemden bazıları ile birlikte
Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem)'e gelip müslüman
oldum... Kendisine bu duyduğumuz sesten de haber verdik. O da buyurdu ki:
"Bu sizin duyduğunuz ses, cinlerin kelâmındandır.." [24]
İbn-i İshâk, Beyhekî ve Taberanî Kürz bin Alkama'dan şöyle rivayet ederler: "Necrân'lı nasranîler
bir heyet hâlinde Hazret-i Peygamber'e geldiler. Atmış aded binitli idiler.
Aralarında Ebû Harise bin Alkama da vardı. Ebû Harise; onların âlimi ve imamı
idi... Rum Hükümdarları bu adama çok büyük itibar da bulunmuş çok miktarda mal
ve bahşişler vererek onu zengin etmişlerdi... Onun istediği kadar ve istediği
yerlere kiliseler yapmış, ona büyük hizmetlerde bulunmuşlardı... Çünkü onun dindeki
ameli, ibâdet ve içtihadı çok üstündü... Bir heyet halinde yola çıktıkları
vakit, Ebû Harise; katırına kasılmış, kardeşi Kurs bin Alkama da onun yanıbaşında
yürüyordu... Derken Ebû Hârise'nin katırı tökezledi, Kürz de Peygamberimizi
kasdederek: "O uzak adam tökezlesin!" dedi... Ebû Harise ise buna
razı olmadı ve kardeşine hitaben: "Sen tökezleyesin!" dedi. Kardeşi
ona: "Niçin böyle söylersin?" diye sordu. Ebû Harise de:
"Vallahi O, hepimizin gelmesini beklediğimiz Peygamberdir!" diye
cevab verdi. Bu cevaba şaşıran Kurs ise: "Peki, madem bunun böyle olduğunu
biliyorsun, niçin O'na tabî olmuyorsun?" diye sordu... Ebû Harise de bu
soruya, ancak şu şekilde mukabele etti:
"Bak kardeşim, bize bunca itibâr, izzet ve ikramlarda bulunanlar,
şimdi O'na muhalif bulunmaktadırlar. Eğer biz, kendiliğimizden kalkıp bu
Peygamber'e tabî olsak, bize verdikleri neleri varsa hepsini geri alırlar....
Kendilerinin âlimi ve imamı bulunan kardeşinin bu sözlerinden çok
etkilenmiş olan Kürz bin Alkama, kardeşinin bu şekilde İslâm'a muhalif
kalmasına karşılık müslüman olmayı kafasına koydu ve sonunda müslüman
oldu...."
(İbn-i Sa'd'ın rivayetine göre, Ebû Hârise'nin o
sözleri üzerine, kardeşi Kürz; derhal orada kardeşine karşı yemin etmiş ve
mutlaka Muhammed'e gidip müslüman olacağını söylemiştir. Yâni bunu kardeşinden
gizlememiştir...."
Buhârî
Huzeyfetübnü'l-Yemân'dan şöyle rivayet eder: Necrân'dan el-Seyyid ve el-Akıb
adındaki iki zât Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e gelerek, kendisi ile karşılıklı lânetleşmeyi göze alıp
kabul ettiler... İçlerinden biri diğerine dedi ki, sakın O'nunla lânetleşmeyi
göze alma! Eğer hakîkaten O, bir Peygamber ise, onunla lânetleştiğimiz takdirde
ne kendimiz, ne de neslimiz asla felah bulmaz!" Bunun üzerine lânetleşmeyi
kabul etmekten vazgeçtiler ve Hazret-i Peygamber'e: "Bizden ne istersen onu Sana verip, Seninle sulh yapmağa
hazırız" dediler... Ve iki
bin elbise vermeleri şartıyla sulh yaptılar..." [25] Ebû Nuaym Katâde'den şöyle rivayet eder;
"Bize anlatıldığına göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Eğer azâb olsa
idi, muhakkak Necrânlılar'ın üzerine inerdi... Eğer onlar Benimle lânetleşmiş
olsalardı, Yeryüzünde onlardan eser kalmazdı...."
Ahmed ve Ebû Nuaym, İbn-i Abbâs'ın şöyle dediğini rivayet ederler: Bir gün Ebû Cehl gadaba gelip:
"Eğer Muhammed'i Kabe'nin yanında namaz kılarken görecek olursam, O'nun
boynunu çiğneyeceğim!" Peygamber Efendimiz de buyurdular ki: "Eğer o
böyle bir şey yapmış olsa, melekler onu göz önünde parçalarlar! Eğer yahhudıler
de gerçekten ölümü temenni etmeyi kabul etmiş olsalardı, hepsi ölürlerdi...
Keza benimle mübâhele (karşılıklı lânetleşme) işini kabul edenler bundan
vazgeçmeselerdi, Necrân'a döndükleri zaman, orada hiçbir şey kalmamış olduklarını
görürlerdi...."
(İmam-ı Ahmed'in bu rivayeti; İsmail bin Yezîd
tarîkile Kurra'dan, o da Abdü'l-Kerîm bin Mâlik el-Cezerî'den; bu da ikrime
tarikiyle İbn-i Abbâs'tandır... Keza bu haberi bu şekilde Buharî, Tirmizî ve Nesâi de Abdürrezzâk tarîkiyle Muammer'den, o da Abdü'l-Kerîm bin
Mâlik'ten rivayet etmişlerdir... Ayrıca Tirmizî, bu rivayetin "Hasen"
ve "Sahih" olduğunu da bildirmiştir...)
Hatîb, "El-Müttefak ve'l-Müfterak" adlı kitabında, içinde
birtakım mechûl râvîler bulunan bir sened ile Kays bin el-Rabî'den nakleder:
"Necrân Heyeti içinde bulunanlardan Şümerdel bin Kubâs el-Ka'bi dedi ki:
Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem)'e hitaben:
"Ey Allah'ın Resulü, anam babam Sana feda olsun, ben tabiblik yaparak bâzı
hastaları tedavi ediyorum. Benim için helâl olan nedir? diye sordum. Peygamber
aleyhisselam da: "Damara neşter vurarak kan alırsın" "buyurdu... Ve ilâve etti: "Kanı kesmek
için, mecbur kalmadıkça dağlamazsın... Yaptığın ilaçlar içine, bir nevi
sütleğen olan şübrum'u da katmayasın! Yeri geldikçe Senamiki'yi kullan...
Fakat, bir hastanın hastalığının ne olduğunu bilmeden, hastalığı iyice
tanımadan, tedavide bulunmayasın!"
Hazret-i Peygamber'in bu sözlerini dinledikten sonra O'nun dizlerini öptüm ve kendisine:
"Seni hak Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, Sen tıbbı
benden daha iyi biliyorsun!" demekten kendimi alamadım...."[26]
Beyhekî ve Ebû Nuaym İbn-i İshak'ın şöyle didiğini rivayet ederler: Esed oğullarının heyeti gelip müslüman olduğu zaman, onların içinde Surad bin Abdullah da vardı. Bu sırada Peygamberimiz kendisine, diğer müslüman olanların başında gidip müşriklerle mücâhede etmesini emretmiş ve onu emîr tâyin etmişti. Surad bin Abdullah da yanındaki askerlerle birlikte gidip Cüraş'ı kuşatmıştı... Burasını bir aya yakın kuşattığı halde bir netice alamadığını görmüş ve geri çekilir gibi yapmıştı... Onların Keser dedikleri dağa kadar çekilmiş. Cüraşlılar da kendisini oraya kadar tâkib etmişler ve onu bozguna uğradı sanmışlar...
Tam ona yetiştikleri sırada, Surad bin Abdullah askerlerine geri dönüp saldırmalarım emretmiş ve çok şiddetli bir savaş vermiştir... Cüraş'lılar, daha önce Hazret-i Peygamber'in yanına durumu gözetmeleri için iki kişi göndermişti... İşte tam bu savaşın şiddetlendiği sırada Hazret-i Peygamber bu iki kişiye hitaben: "Şeker denilen yer, neresidir?" dedi... Onlar da "Bizim Cüraş diyarında bir dağ vardır, fakat onun adı "şeker" değil, "Keşer"dir dediler... Peygamberimiz de kendilerine: "O, "Keser" değil, "Şeker"dir" buyurdu. Onlar sordular: "Peki ona ne olmuştur?" Peygamberimiz cevap verdi: "Şimdi orada, Allah'ın develeri boğazlanıyor!" Cüraş'lı bu iki adam da kalkıp Ebû Bekir ile Osman'ın yanına oturdular. Onlar da bunlara dediler ki: "Siz anlıyamadınız, Peygamberimiz, sizin kavminizin uğradığı bir hâli size haber veriyordu..." Bu ikisi ayrıca onlara derhal Hazret-i Peygamber'e gitmelerim ve kavimlerinin başına çöken halin bertaraf olması için, O'nun dua edivermesini rica etmelerini söylediler... Onlar da kalkıp Hazret-i Peygamber'e gittiler ve bu şekilde ricada bulundular... Peygamberimiz derhal: "Allah'ım, onların başındaki bu hâli, onların üzerinden kaldır!" diye duada bulundu... Cüraş'lı bu iki kişi de bundan sonra derhal yola çıkıp kavimlerine gittiler... Gördüler ki, Hazret-i Peygamber'in onlara o sözü söylediği zaman ve günde kavimleri, Surad bin Abdullah'ın askerleri karşısında büyük bir zâyiât vermişlerdir... Bu iki kişi bunu, yâni Hazret-i Peygamber'in kendilerine bu olup biteni haber verdiğini, kavimlerine haber verdikleri zaman; Cüraş Heyeti de müslüman olmak için yola çıkarıldı... Heyet, topluca Hazret-i Peygamber'e gelip, O'nun huzurunda müslüman oldu...." [27]
Beyhekî, Muâviye bin
Hayda'nın şöyle dediğini haber vermektedir: Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldiğim zaman, O'nun şu sözleri ile
karşılaştım: "Ben Yüce Allah'a sizin ülkenize kuraklık ve kalblerinize
korku vermek suretiyle, size karşı bana ve dînine yardımcı olması için dualar
etmiştim...." Bunun üzerine ben de şu şekilde mukabele etmiştim: "Ey
Allah'ın Resulü, ben de, sana inanmamak ve uymamak için çok ağır yeminler
etmiştim... Fakat Allah'ın bize verdiği kuraklık, kıtlık ve korku sebebiyle
dayanamayıp huzuruna gelmiş bulunuyorum..."
İbn-i Sa'd da, Zâmil bin Amr
el-Cüzâmî’nin şöyle dediğini haber verir: Ferve bin Amr, Rumların Ummân'daki
valisi idi... Ferve Müslümanlığı kabul etti ve bir mektub yazarak bunu
Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem)'e bildirdi...
Bundan haberder olan Rum Meliki, Ferve bin Amr'ı yanına çağırdı ve kendisine
derhal Muhammed'in dininden dönmesini teklif etti... Ona: "Eğer
müslümanhktan dönersen, seni Kral yapacağım!" dedi... Ferve ise Rum
Melikinin bu teklifine karşı şu cevabı verdi: "Ben, hak bildiğim
Muhammed'in dîninden dönmem! Ey Melik, sen de biliyorsun ki, Peygamber Îsâ dahî
O'nun geleceğini haber verip müjdelemiştir. Fakat sen, Krallığım elimden
kaçacak diye korkuyorsun!...
Rum Kralı, Ferve'yi bu spzlerinden ve teklifini kabul etmeyişinden
dolayı zindana attırdı, sonra onu zindandan çıkartarak astırdı..." [28]
İbn-i Sa'd ve Beyhekî Ebû Vecze'nin şöyle dediğini naklederler:
Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem), Tebük seferinden
döndüğü zaman ki bu, Hicret'in dokuzuncu yılı idi, Fezâre heyeti gelmişti...
Sayıları on küsur kadardı... İçlerinden biri dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü,
yurdumuzda kıtlık var... Hayvanlarımız helak oldu, bahçelerimiz kurudu, çoluk
çocuğumuz aç kaldılar... Allah'a dua ediveriniz de o bize, rahmetini yağdırsın,
bolluk ve bereketler versin!" Peygamber Efendimiz de derhal minbere
çıkarak şöyle duada bulundular:
"Allah'ım, beldelerini sula, bütün canlıları suya kandır!
Rahmetini yay, ölü hale gelmiş yerleri dirilt! Allah'ım rahmetini (yağmurunu)
bol ve bereketli olarak yağdır, öyle bir yağdır ki, çok ve kandırıcı olsun,
gecikmeden gelsin ve zararlı değil faydalı olsun! Hakkımızda hakkıyla rahmet
olsun, azâb ve âfet olmasın; yıkıntılara, batmalara ve felâketlere sebeb
olmasın... Allah'ım, yağmurunu yağdır, bize düşmanlarımıza karşı yardım
eyle!"
Bunun üzerine Ebû Lübâbe ayağa kalkıp: "Ey Allah'ın resulü,
sergiliklerimiz hurmalarla dolu, yağmur yağarsa hurmaların hali ne olacak?"
dedi. Peygamber Efendimiz de bunun üzerine şöyle duada bulundular:
"Allah'ım yağmurunu bolca yağdır! O derece yağdır ki Ebû Lübâbe
yerinden fırlayıp hurma bahçesine koşsun ve bahçedeki hurma sergililiğinin
oluğunu, sırtındaki elbisesiyle tıkamaya mecbur kalsın!...
Derken yağmur da yağmaya başladı...
Ve o kadar yağdı ki, tam altı gün hava kapalı kaldı... Ebû Lübâbe de
hızla bahçesine giderek izârıyla hurma sergiliğinin oluğunu kapamıya mecbur
kaldı... Sonra denildi ki: "Mallar perişan, yollar harab oldu!" Bunun
üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yine minbere çıktı ve şu şekilde dua buyurdular:
"Allah'ım, üzerimize değil, etrafımıza yağdır! Tepe ve
dağbaşlarına, vadilerin içine ve ağaçlıklara yağdır!" Resûlüllah'ın bu
şekilde dua buyurmasından sonra hava güzelce açıldı ve Medine semaları gayet
berraklaştı...." [29]
Ebû Nuaym Ka'b bin Mürre'den şöyle nakleder: Resulüllah Efendimiz, Mudar kabilesi aleyhine dua etmişti... Ben, resulüllah'a gidip mürâcât ettim ve dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, Allah gerçekten sana yardım etmiş, sana lütfetmiş ve senin duanı kabul buyurmuştur! Şimdi kavminiz kuraklıktan helak olmuştur... Onlar için dua edivermenizi rica ediyorum!" Benim bu ricam üzerine Hazret-i Peygamber derhal dua buyurdular ve: "Allah'ım, bol, bereketli, kandıran, zarar vermeyen yağmurunu ihsan eyle!" dediler... Bundan sonra bir hafta geçmedi, bol ve afetsiz yağmur yağdı...."
Ebû Nuaym'in İbn-i Abbâs'tan olan rivayeti ise şöyledir: Mudar kabilesinden bâzı kimseler Hazret-i Peygamber'e gelip, kuraklık ve kıtlıktan şikayet ettiler... Ve Cenâb-ı Hakk'a dua edivermesi için ricada bulundular... Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz de, derhal dua buyurup: "Allah'ım, bol, bereketli, kandıran, zarar vermeyen yağmurunu ihsan eyle!" dediler... Hava bulutlarla kapanıp onların üzerine tam bir hafta yağmur yağdı...." [30]
İbn-i Sa'd ve Beyhekî Vakıdî'nin üstadlarından şöyle bir haber
nakletmişlerdir: Mürre Oğulları heyetinin Resulüllah Efendimiz'e gelişi
sırasında, Resulüllah henüz Tebük Seferi'nden dönmüşlerdi... Onlara buyurdu ki:
"Beldeler ne haldedir?" Onlar da: "Vallahi kuraklık sebebiyle develerimizin
ilikleri eridi..." dediler... Ve
Resulüllah'tan dua edivermesini rica ettiler... Resulüllah Efendimiz de
ellerini kaldırıp: "Ey Allah'ım, onlara bol yağmurlar ver!" diyerek
dua ettiler... Onlar yurtlarına döndükleri zaman, Resûlüllah'ın dua ettiği gün
oraya yağmur yağmış olduğunu öğrendiler... Aynı gün resûlüllah'ın dua edivermiş
olduğunu da onlara duyurdular... Bunun üzerine bir heyet seçip Resulüllah'a
gönderdiler. Bu sırada Resulüllah Efendimiz Veda Haccı'nı yapmak üzere
hazırlanmakta idi. Onlar gelip dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, senin bizim
için dua ediverdiğin gün, yurdumuza bol yağmurlar yağmış... O kadar ki,
ekinlerimiz iki kat kuvvetli ve bereketli olmuştur... Develerimiz,
çökertildikleri yerden kalkmadan karınlarını doyuracak kadar otlaklarımız
bereketlenmiştir. Davarlarımızda evlerimizin etrafından uzaklaşmadan karınlarını
doyurur olmuşlardır...."
Bu, bolluk ve bereket haberini alan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Bu bolluk ve bereketi lütfeden
Allah'a hamdolsun!" buyurarak, Allah'a hamd ve senada
bulunmuştur...." [31]
İbn-i Sa'd Zührî tarhikiyle
şöyle bir haber nakleder: "Dârî'lerin heyeti Resûlüllah Efendimiz'e, O'nun
Tebük'ten dönüşü sırasında geldi, sayıları on kadardı... Temim el-Dârî de
onların içinde idi. Hepsi derhal müslüman oldular... Temim-i Dârî dedi ki: Ey
Allah'ın Resulü, bizim Rumlardan bâzı komşularımız var... Onların yakınımızda
Hubrâ ve Beyt-i Aynûn adında iki kasabaları bulunmaktadır. Eğer Allah, Şam'ın
fethini sana nasîb ederse, bu iki kasabayı bana hediye et.." Peygamberimiz
de: "Peki, hibe ediyorum" buyurdu...
Ve bunu bir yazıya alarak Temîm-i Dârî'ye teslim etti... Vaktaki Ebû
Bekir iş başına geçti, Peygamberimiz'e vekâleten o iki kasabayı Temim'e
verdi..." [32]
Müslim Fâtıma bint-i
Kays'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Temîm-i Dârî, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldiği zaman, şöyle bir olaydan
bahsetmiş ve demiştir ki: "Ben denizde yolculuk ederken gemimiz istikâmet
şaşırıp bir adaya yanaştık... Adaya indik ve su aramaya başladık... Saçları
yerde sürünen bir adamla karşılaştık. Ben ona, "Kimsin?" diye sordum,
o da dedi ki: "Ben, Cessâse'yim." Kendisine, hâlinden haber vermesini
istedik. O da dedi ki: "Haber, az ilerideki adamdadır. Ona gidiniz!"
Biz, o adamın yanına gittiğimizde onun bağlı olduğunu gördük. Bize kimler
olduğumuzu sordu. Biz de Arabtan bâzı kimseler olduğumuzu söyledik. O dedi ki:
"Peki, şu Araplar içinden Peygamber olarak ortaya çıkan adamın durumu nedir?
O, ne yaptı?" Biz de dedik ki: "İnsanlar O'na inandı, O'nu tasdik
etti ve O'na tabî oldular." Bunun üzerine o, "Bu, onlar için çok
hayırlıdır" dedi. Sonra Şam tarafındaki Ayn-i Züğar beldesinin hâlini
sordu, biz de haber verdik... Sonra Şam yakınındaki Beysan Hurmalığı'nın hâlini
sordu: Hurmalarının meyve verip vermediğini öğrenmek istedi... Biz de meyve
verdiğini haber verdik. Bunun üzerine son derece heyecanlanan ve yerinden
sıçrayan o adam, Neredeyse arkasındaki duvarı delip çıkacak şekilde kendini
çarptı... Ve şöyle haykırdı:
"Eğer bana izin verilmiş olsa, Tayle hariç bütün beldeleri çiğneyip harab
ederdim!"'
Ben bunları anlattıktan sonra, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bana, bunu insanlara anlatmamı
söyledi ve bu vesile ile orada buyurdu ki: "İşte onun istisna ettiği
Taybe, şu yurdumuz Medine'dir, kendisi de deccâldir!" [33]
Hemedâni "El-Ensâb" adlı kitabında şöyle nakleder: Harîs bin Abd-i Külâl el-Hımyerî, müslüman olmak üzere Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gelmek için yola çıktığı zaman, onun gelişinden önce Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "İşte şu yoldan yakında bir adam gelecek, güzel yüzlü ve güzel atlı olacak!" "Sonra Haris gelmiş ve derhal müslüman olmuştur. Peygamber Efendimiz kendisine güzel itibarda bulunmuş, onun boynuna sarılmış ve altına ridâsını sermiştir...." [34]
İbn-i Sa'd ve İbn-i Şâhîn,
Ca'd bin Abdullah bin Mâiz el-Bekkâi'nin babasından naklen şöyle dediğini
naklederler: Hicretin dokuzuncu yılında Bekkâ oğullarının heyeti Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldi. Bunlar, üç kişi idiler:
Muâviye bin Sevr, bunun oğlu Bişr bir de el-Necî bin Abdullah... Yanlarına
Abd-i Amr'i de almışlardı. Muâviye dedi ki: "Ey Allah'ın Elçisi, ben senin
mübarek elinle mesh etmeni, bir bereket sayarım! Şu iki oğlumun yüzlerini
meshetmeni rica ediyorum." Peygamberimiz de meshetti. Ve onlara birkaç dişi keçi hediye
etti, bunların bereketlenmesi için ayrıca dua da buyurdular... Ca'd bin
Abdullah derki: Biz kabilemize döndük, bu keçilerin çok bereketini gördük.
Kabilemizde kıtlık olduğu zaman bile, bir sıkıntı çekmedik...."
Buhârî, Beğavi ve İbn-i
Mende Sâid bin el-Alâ tarikiyle Bişr bin Muâviye'den şöyle rivayet ederler:
"Dedem Bişr bin Muâviye, Resûlüllah Efendimiz'e babası Muâviye ile
birlikte gittiği zaman, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun başını ve yüzünü mübarek eliyle
meshetmiştir... Ve onun için
hayır duada bulunmuştur.., Bu sebeble dedem Bişr'in yüzü, atın alnındaki
beyazlık gibi parlardı... Kendisi de eliyle neye dokunsa, dokunduğu yerde
hastalık ve arızadan eser kalmazdı..." [35]
İbn-i Sa'd Vahidî tarikiyle
Amr bin Züheyr'in oğlu Abdullah'tan o da Ebûl-Huveyris'ten şöyle nakleder:
Hicretin dokuzuncu yılında tücib heyeti Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldi îçlerinde bir genç de vardı...
Bu genç Peygamberimiz'e dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, benim hacetimi
görüver!" Peygamberimiz kendisine, "Hacetin nedir" diye sordu. O
da, "Allah'a dua ediver de Allah beni affetsin, bana merhamet eylesin,
benim zenginliğimi kalbimde kılsın!" dedi... Peygamber Efendimiz de onun
için bu şekilde dua ediverdi... Sonra bu heyet, kabilelerine döndü.
Peygamberimiz Veda Haccı için çıktıklarında, onlarla Minâ'da karşılaştığı
zaman, o gencin hâlinden sordu...Onlar da dediler ki: "Allah'ın verdiği
rızık ve nasibe, ondan daha fazla kanâat edenim görmedik." Bunun üzerine
Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem): "Öldüğü
zaman, helak olurcasına değil de, tam ve şerefli bir ölümle ölmesini ümîd
ederim!" buyurdular." [36]
Ebû Nuaym Vâkıdî tarikiyle onun üstadlanndan şöyle nakleder: Onuncu Hicret yılının Şevval ayında Selâmân Heyeti Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldi... Peygamberimiz kendilerine: "Beldelerinizin hâli nedir?" diye sordu... Onlar da, kuraklık hüküm sürdüğünü bildirdiler ve Hazret-i Peygamberden dua ricasında bulundular... Peygamberimiz de: "Allah'ım, bunların yurdlanna yağmur ihsan eyle!" diyerek duada bulundu... Onlar, Peygamberimiz'e hitaben: "Ey Allah'ın elçisi, dua ederken ellerini kaldır! Çünkü bu şekilde dua etmek, daha te'sirli ve daha güzeldir!" dediler... Peygamberimiz de tebessüm etti ve duasını ellerini kaldırarak yaptı... Ellerini o kadar kaldırdı ki, koltuk altının beyazları göründü... Selâmân Heyeti, kabilelerine döndükleri zaman Peygamberimiz'in kendileri için dua ediverdiği günde yurtlarına yağmur yağmış olduğunu öğrendiler..." [37]
İbn-i Sa'd Vakıdî tarikiyle
Muhammed bin Salih'ten, o da Ebû veceze el-Sa'dî'den şöyle nakleder: Muhârib
heyeti, Hicrî onuncu yılında ve Veda Haccı sırasında geldi... Sayıları on
kadardı, içlerinde el-Harîs'in oğulları ve Oğlu Huzeyme de vardı... Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Huzeyme'nin yüzünü okşayıp meshetmişti.
Bundan Huzeyme'nin yüzünde nûr gibi bir nişan kaldı...." [38]
Ebû Nuaym der ki: Cinlerin
heyet halinde gelişleri ve müslüman oluşları, aynen insanların heyetler halinde
gelişi ve müslüman oluşu gibi olmuştur... Bölük bölük ve kabile kabile gelip
müslüman olmuşlardır... Gerek Mekke devri'nde, gerekse Hicretten sonraki Medine
devrinde, bu böyle olmuştur."[39]
Hafız Ebû Nuaym, Amr bin Gaylân el-Sekafi tarikiyle
İbn-i Mesûd'tan şöyle nakleder: "Medine'deki Mescid-i Nebevi'nin Suffe
kısmında barınan "Ehl-i Suffe; Allah ve O'nun dini uğrunda yerlerinden ve
yurtlarından hicret etmiş bulunan kimselerdi. Ensardan her biri, onlardan
birini alıp, ona yedirir-içirir, onu evine götürüp bir müddet bakardı. .. Ben
ise bir ara terkedilmiştim... Sevgili Peygamberimiz elimden tutarak beni Ümmü
Seleme'nin odasına götürdü. Sonra birlikte Medine Kabristanına gittik. Elimdeki
asâ ile yere bir çizgi çekip: "Ben, senin yanına gelinceye kadar bu
çizginin ortasından hiç ayrılma!" buyurdu. Sonra yürüyüp ilerledi. Hurma
ağaçlarının arasına daldığı zaman hâla gözümden kaybolmamıştı.... Bu sırada
siyah dişi develer topluluğu gibi bâzı varlıkların, O'nun yanına üşüştüklerini
gördüm... Ve bundan müthiş
koktum. Hattâ Hevâzinli bâzı esmer adamların Peygamberimiz'e pusu kurup onu
öldürmek istedikleri zannına kapıldım da, Medine evlerine koşarak imdâd
kuvvetleri getirmem gerektiğini bile düşünmüştüm... Fakat Resulullah
Efendimizin bana olan: "Ben, yanına gelinceye kadar bu çizginin ortasından
ayrılma!" emrini hatırlayıp yerimden ayrılmadım... Baktım Peygamber
Efendimiz onları elindeki asâ ile durduruyor ve "Şuraya oturunuz!"
diyerek oturtuyordu. Onlar da oturup Peygamberimiz'i dinlemeye başladılar... Tâ
şafak atması öncesine kadar devam ettiler. Bu sırada kalkıp gittiler...
Peygamberimiz de dönüp yanıma geldi ve bana: "Bunlar, cinlerin heyeti idi.
Gelip beni dinlediler ve bana bâzı şeyler sordular, yiyecek talebinde
bulundular... Ben de kendilerine, her örtülü kemiği, sığır ve deve dışkılarını yiyebileceklerini,
bunları, ilk yenildiği zamanki gibi bulacaklarını bildirdim."
buyurdu..." [40]
Ebû Nuaym, Ebû Hüreyre'nin
şöyle didiğini rivayet eder: Bir gün ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile dışarı çıkmıştım, Peygamberimiz
bana: "Bir miktar istincâda kullanacağım taş toplayıp ver! Fakat kemik ve
tezek getirme!" buyurdu... Ben "Ey Allah'ın resulü, kemik ve tezeğin
durumu nedir?" diye sordum. O da buyurdu ki: "Nusaybin Cinleri bana
geldikleri zaman, ki onlar ne güzel bir heyetti, bana katık talebinde
bulunmuşlardı. Ben de kendilerine kemik ve tezekleri buldukları zaman,
kendileri için bir yiyecek olarak bulacaklarını bildirmiştim."
Yine Ebû Nuaym, Ebû Saîd el-Hudrî'den şöyle rivayet
eder: Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem) buyurdular ki:
"Şu Medine'de, müslümanlığı kabul etmiş olan cinlerden bir grup vardır.
Her kim şu mamurelerde onlardan bâzılarını görecek olursa, üç gün onlar için
izin tanısın. Üç gün sonra hala çekip gitmediğini görürse, onu öldürsün. Zira
o, müslüman olmuş bir cinnî değil, bir şeytandır." Yine Ebû Nuaym, İbn-i Ömer'den şu haberi rivayet eder: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz'e el-Cezîre'den cinler heyeti
geldiği zaman, bir müddet Efendimiz'in yanında kaldılar. Ayrılıp gidecekleri
zaman kendileri için katık talebinde bulundular. Peygamberimiz de onlara:'Yolda
giderken rastladığınız her kemiği, taze et olarak bulacaksınız, rastladığınız her
tezeği de hurma olarak ele geçirmiş olacaksınız!" buyurdu ve bu yüzden
kemik ve tezekle taharetlenmeyi yasakladı...."
Ahmet, Bezzâr, Ebû Ya'lâ, Ebû Nuaym ve Beyhekî İbn-i Abbâs'tan şu haberi rivayet ederler:
Hayber'den bir adam tek başına yola çıktı... Giderken peşine iki adam takılmış.
Bir diğeri de bu iki adamın peşinden gelip onlara: "Geri dönün diyorum
size!" diye bağırmakta imiş. Nihayet bu bağıran kişi, o iki adama yetişip
onları geri çevirmiştir... Sonra tek başına yolculuk eden adama yetişip
demiştir ki: "Bak kardeşim, bu senin peşinden gelmekte olan iki adam, iki
şeytan idi... Nihayet ben onlara yetişip senin peşinden gelmemeleri için onları
uyarıp geri çevirdim. Sen yoluna devam edip Resûlüllah'a vardığın zaman,
kendisine benden selâm söyle! Ve kendisine haber ver ki, ben burada O'na
göndereceğim vergileri toplamakla meşgulüm. Gönderilecek kadar toplar toplamaz
göndereceğim."
Tek başına Hayber'den yola çıkan adam, Peygamber Efendimiz'e geldiği
zaman, başından geçenleri haber verdi. Peygamberimiz de bunun üzerine, herhangi
bir kimsenin tek başına yola çıkmasını yasakladı..."[41].
Ebû'ş-Şeyh ve Ebû Nuaym Kesir bin Abdullah'tan, o da babası
vâsıtasiyle dedesinden rivayet eder. Bu rivayete göre, Bilâl bin el-Hâris
demiştir ki: "Biz Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte seferde idik. Nihayet Arc
kasabasına yaklaştığımızda, bâzı adamların kavga ve gürültülerini duydum. Fakat
kendilerini göremedim... Tabii ne oluyor acaba diye, hayret ettim.
Peygamberimiz ise bize bunu şöyle açıkladılar: Yanıma sokulan cinlerin mü’minleri
ile müşrikleri kavga ediyorlar ve kendilerini, bir yere yerleştirmemi
istiyorlardı... Ben de, Arz'ın yüksek yerlerine mü’minlerini, çukur ve kuytu
yerlerine de müşriklerini havale ettim." Peygamberimiz böyle dedi ve bunu
bize gülümseyerek açıkladı,..
Kesîr bir Abdullah ayrıca demiştir ki: Ben bundan sonra, kasaba veya
yüksek yerlerde bir rahatsızlığa uğrayanların, hep bu rahatsızlıklardan iyi
olduklarını, çukur ve kuytu yerlerde bir musibete uğrayanların ise, hemen hemen
hiç iyi olmadıklarını görmüşümdür..." [42]
El-Taberâni, Ebû Nuaym ve İbn-i Asâkir, Ebû Hüreyre'den şu haberi rivayet ederler. Ebû Hüreyre demiştir ki: "Bir gün Harîm bin Fâtek, Hazret-i Ömer'in yanında bulunuyordu. Söz sırasında: "Ben size, İslâm'ı kabul edişimin başlangıcını anlatayım mi?" dedi. Ömer kendisine: "Peki anlat" dedi. O da şöyle anlattı: Ben, kaybolan hayvanlarımı aramaya çıkmıştım... Akşama kadar aradım, gecenin karanlığı çökünce olduğum yerde gecelemek zorunda kaldım. Uykuya' varmazdan önce, o zamanki câhiliye âdetimiz veçhile ve sesimin çıktığı kadar şöyle bağırdım:
Ben, şu vâdînin azizine (sahibine), onun kavminin kötülerinin şerrinden sığınırım!"
Ey delikanlı, Allah'a sığın Allah'a! O, celâl ve azamet sahibidir, nîmet ve lutufiar sahibidir! Sen, sana sâdece Allah'a sığınmayı emreden el-Arâf Sûresinin âyetlerini oku! [43] Allah'ı tevhîd et, gerisine hiç aldırma!"
Ben bu sesi duyunca, gerçekten yadırgadım ve bu nedir, diyerek endîşe ettim... Hattâ şaşakaldım... Kendimi topladıktan sonra, o sese hitaben dedim ki: "Ey bana seslenen! Sen ne diyorsun? Beni irşad ederek doğru yolumu gösteriyorsun, yoksa beni şaşırtmak mı istiyorsun? Bana iyice açıkla! Yol nedir bana söyleyip göster! Ben de senin iyiliğine dua edip sana hayırlar dilerim!"
Hatiften (gaipten) gelen ses dedi ki:
"İşte, iyilikler sahibi Resûlüllah; Medine'de, herkesi necâte davet edip durmakta! Yâsîn'li, Hâmîm'li sûreler okumakta... Başka sûreler de okumaktadır. Bu sûrelerin âyetlerinde, helâl olanları da, haram olanları da bildirmekte, biz müslümanlara Namaz ve Oruçla emretmektedir... Bütün kötülük ve çirkinliklerden ise insanları korumaktadır... O, münker olanı yasaklıyor, yoksa güzellikleri ve tâatları değil... Sen niçin o'nun dâvetine yabancı kalasın?"
Ben, derhal deveme binerek Medine'nin yolunu tutum. Vardığımda Hazret-i Peygamber Mescid'inde imiş. Ebû Bekir beni karşıladı ve bana: "Derhal Mescid'e gir, Allah sana iyilikler versin! Senin Müslümanlığı kabul edeceğin haberi, sen buraya gelmezden önce bize ulaştı" dedi... Ben de hemen Mescid'e girdim. Baktım Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), minbere çıkmış hutbesini okumaktadır... Benim içeri girip oturduğum sırada ise, hutbesinde şöyle diyordu:
Her kim, güzelce abdest alır sonra kalkar namaz kılarsa, aynı zamanda bu namazını hakkiyle akleder ve de hıfzederse; muhakkak o kimse cennete girer!"
[Ebû Hüreyre der ki: Harım bin Fâtek, Hazret-i Ömer'in huzurunda bunu bu şekilde anlattığı zaman, Ömer kendisine dedi ki: "Ey Harım, bunu böyle söylersin amma, bunun isbâtını da yapman gerekir! İsbâtı yapılmayan bir şeyin, bizim yanımızda bir kıymeti olmaz!.,." Harım de bunu isbât edebilmek için, o sırada Hazret-i Peygamber'in hutbesini dinleyip de aynı sözü duymuş olanlardan birinin şahitliğine ihtiyaç duydu... Osman da buna tanıklık edince, mesele tamamlanmış oldu..." [44]
İbn-i Asâkir'in diğer bir tarikten olan rivayetinde şu farklılık vardır: "Harım, olayı bu şekilde anlattıktan sonra, şiir kısmına geldiğinde, bu şiirleri okuyup söyledi, sonra dedi ki: "Gaipten gelen sese karşı ben: Allah sana rahmetler etsin, sen kimsin? dedim. O sesin sahibi de bana: "Ben, Esâl oğlu Amr'im, Esâl'ın Necid'deki müslüman cinler üzerine âmili bulunmaktayım. Eğer sen, müslüman olmak üzere Peygamber’e gitmeyi düşünüyorsan, hiç endişe etme, ben senin develerini alıp evine teslîm ederim!" dedi. Ben de bunun üzerine yola koyulup Medine'ye vardım... Peygamberin adamlarından biri beni karşıladı ve bana dedi ki: "Peygamberimiz sana selâm söylemekte ve senin müslüman olmak istediğinin kendisine bildirildiğim haber vermektedir." Ben kendisine, kim olduğunu sordum. O da: "Ebû Zerr" olduğunu söyledi. Mescid'e girdiğimde Hazret-i Peygamber mimberde hutbesini okumakta idi. Ben derhal hak şehâdetle Şehâdet ederek müslüman oldum. Ve dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, Allah, benim o arkadaşıma mükâfatlar versin, gerçekten ben kendisine itimâd ederek buraya geldim, develerimi de ona emânet ettim." Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Haberin olsun, senin o arkadaşın; hem seni irşâd etti, hem de develerini şu anda senin evine teslîm etmiş bulunuyor!" (İbn-i Asâkir gibi, Taberâni’nin bir diğer vecihten olan rivayeti dahî, bu merkezdedir...)[45]
İbn-i Ebî Şeybe, Ata bin Yesâr'dan,
o da Cahcah el-Gıfâri'den şöyle nakleder: "Cahcâh müslaman olmak üzere Hazret-i Peygamber’e gelen kavminin heyeti içinde gelmiş
ve onların bu gelişleri
Müellif burada, bu kadarı ile yetinmiştir... Onların
Ebû Nuaym, Râşid bin Abd-i
Rabbih'in torunlarından olan Hakim bin Atâ'dan, o da
babası uâsıtasiyle dedesinden şöyle nakleder: "Ben, kavmimin putu olan
Suvâ'a hediye edilen şeyleri götürmek üzere yola çıkmıştım. Henüz Suvâ putuna
ulaşmadan sabahın erken saatinde bir diğer puta uğradım. Ve bu putun içinde şu sesi duydum: "Şaşılacak bir iş!
Abdü'l-Muttalib oğullarından bir Peygamber gelmiş, zinayı, ribâyı ve putlar
için hediyeler sunmayı kesin olarak yasaklamış olsun; yine de bazı insanlar
hâlâ bu gibi batıl işlerde ısrar etsin!" Diğer bir putun içinden de şu
sesler geliyordu: "Ahmet çıktı, Mizmâr putu terkedildi! Ahmet; namazı,
orucu zekâtı, iyilik yapmayı, akrabayı gözetmeyi emrediyor!... " Sonra
diğer bir puttan da şu sesi işitiyordum: "Meryem oğlu Îsâ'dan sonra
nübüvvet ve hidâyete vâris olan Muhammed, doğru yolu gösterir ve insanların
beklediği haberleri getirir..."
Sonra ben yoluma devam edip sabahleyin Süvâ putunun yanına geldim.
Yanımdaki hediyeleri bu puta sunacaktım... Bir de ne göreyim, iki tilki gelmiş,
daha önce sunulan hediyeleri yemek için bu putun üzerine çıkmış, onları
yemekteler; ayrıca Süvâ putunun üzerine işemekteler... Bunu görünce hayretler
içinde kalmışım ve kendi kendime şöyle söylemişim: "Bir put ki üzerine
çıkan iki tilki, onun üzerine çişini yapmaktalar, o ise onlara engel
olamamaktadır! Kendisine yapılan böylesine aşağılayıcı bir harekete engel
olmaktan âciz bulunan bir nesne, nasıl "ilâh" olabilir?" Ben bu
halleri yaşarken, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de Mekke'yi terkederek Medine'ye hicret etmiş
bulunuyordu... Ben de doğruca Medine yolunu tutup O'na vardım ve O'nun
huzurunda Müslüman oldum..."
Yukarıda belirttiğimiz bu rivayete göre, Râşid bu sırada Hazret-i Peygamber'den,
Rihad denilen yerde bir miktar arazî verilmesini istedi. Peygamberimiz de
verdi. Ayrıca dolu bir su kabı verdi ve bu suyu, kendisine verilen yerin en
yüksek noktasına dökmesini söyledi. Suyun fazlasından insanları menetmemesini
di tembihledi... O da öyle yaptı. Ve
orada akar bir çeşme meydana geldi... Ve
hâlen bu su burada akmaktadır... Suyun etrafı da hurma ağaçlarıyla doludur.
Denilir ki Rihad'ın her yerinin suyu, içimli sudur... İnsanlar orada ki suya "Mâü'r-Resûl= Peygamber
Çeşmesi" adını vermişler ve bu sudan yıkanıp onun şifalı bir su olduğunu
kabul etmişlerdir." [47]
İbn-i Ebî'd-Dünyâ ve İbn-i Asâkir Vasile bin el-Eskâ'dan şöyle naklederler: Haccâc bin Allâd'ın müslüman oluşunun sebebi şu idi: O, kavminin bir kervanı ile-Mekke'ye gitmek üzere yola çıkmıştı. Giderlerken gece karanlığı basması üzerine mola verip istirahata çekildiler. Haccâc, kafilenin nöbetçilik ve bekçilik görevini yapıyordu... Hem korkuyor, hem de şöyle diyordu: "Ben, hem kendim için, hem de kafilem için bütün zarar verici cinlerin şerrinden, şu mintıkamn sahibine sığınırım!" derken bir ses işitti. Bu ses diyordu ki: "Ey cinler ve insanlar topluluğu, göklerin ve yerin bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse, geçip gidiniz! Ancak bir kudretle geçebilirsiniz." (Rahman, 33)
Ertesi sabah yola devam edip Mekke'ye vardığı zaman, Kureyş'ten bazılarına duyduğu bu sesi, yâni kelâmı naklederek bilgi istedi... Onlarda dediler ki: "Bu kelâm, Peygamberliğini ilân eden Muhammed'in semâdan kendisine indiğini söylediği kelâmdandır." Haccac, bunun üzerine bu Peygamber'in nerede olduğunu sordu... Onlarda kendisine, "O, buradan Medine'ye göçmüştür" dediler. Bunun üzerine Medine'ye gelen Haccac bin Allâd, Hazret-i Peygamber'in huzurunda müslüman oldu..." [48]
El-Harâitî'nin Saîd bin Cubeyr'den nakline göre, Rafi bin Umeyr nasıl
müslüman olduğunu şöyle anlatmıştır: "Ben bir gün Âlic kumluğunda yolculuk
ediyordum. Uykum gelmesi üzerine istirahata çekildim. Ve yatarken Arab'ın câhiliye âdetinde olduğu gibi: "Şu
vadinin cinlerinin şerrinden, yine şu vadinin efendisine sığınırım"
dedim... Derken yaşlı bir adam göründü ve bana dedi ki: "Ey kişi, Eğer bir
vâdîye iner istirahat etmek ister ve bir korkuya da kapılmış olursan; de ki:
Ben şu vadinin şer ve zararlarından, Muhammed'in rab'bi olan Allah'a
sığındım! Sakın cinlerden herhangi birine (veya onların seyyidine) sığınma.
Zira cinlerin işi bitmiştir!"
Ben o kişiye dedim ki: "Bu Muhammed dediğin de kimdir?" O da
şu karşılığı verdi: "Muhammed; Arab'ın içinden Peygamber olarak ortaya
çıkmış bir zâttır." Ben, "O nerede oturmaktadır?" diye sordum. O
da: "Hurma bahçeleri bulunan Yesrîb (yâni Medine) de oturur." dedi.
Ben de bu cevabı alır almaz Medine'nin yolunu tuttum. Oldukça hızlı giderek
Medine'ye vardım. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) beni gördü ve bana, daha önce başımdan geçenleri anlattı... Ve beni açıkça İslâm'a davet etti.
Ben de onun davetini derhâl kabul ederek müslüman oldum..." [49]
İbn-i Sa'd Mikdâd bin Amr'ın
şöyle dediği haberini verir: "Ben Hakem bin Keysân'ı esir almıştım... Onu
alıp Hazret-i
Peygamber'e getirdik.
Peygamberimiz kendisiyle konuşup onu İslâm'a davet etti... Fakat onda bir
yakınlık görünmüyordu. Bunun üzerine Peygamberimiz, kendisiyle uzun müddet
meşgul oldu ve onu bu müddet zarfında İslâm'a ısındırmaya çalıştı... Fakat o
bütün bunlara rağmen bir yakınlık göstermedi... Durumu takip etmekte olan Ömer, sinirlenmiş olacak ki, Ey Allah'ın Resulü, bu
adamı ne zamana kadar İslâm'a davet edip duracaksınız! Onu kıyamete kadar davet
etseniz, onun yine müslüman olacağı yok.
İzin veriniz de ben onun boynunu vurayım!" diye bağırdı. Peygamber Efendimiz
ise, Ömer'in teklifini red edip, o bilinen büyük
ve geniş şefkati ve himmeti ile, Hakem bin Keysân'ı İslâm'a davete devam etti... Ve sonunda onun müslüman olmasına
vesile oldu... Artık Hakem de müslüman olmuştu. Durumu gören ve insafla
değerlendiren Ömer bin el-Hattâb, bizzat kendi durumunu
şu şekilde dile getirmiştir; "Gördüm ki, Hakem bin Keysân müslüman olmuş,
ve bu vesile ile bütün gelmişimi ve geçmişimi gözümün önüne getirdim ve kendi
kendime: Ey Ömer, sen nasıl oluyor da, Resûlüllah
Efendimiz senden daha iyi bildiği halde, kalkıp ona öyle tekliflerde
bulunabiliyorsun?" diyerek nefsımi kınayıp muâhaze ettim..." [50]
Hâkim sahihtir kaydiyle Âişe'den şöyle nakleder: Bir defasında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: "Ben rü'yâmda Ebû Cehlin bana geldiğini ve biat ettiğini gördüm!" Vaktaki Hâlid bin Velîd müslüman olmuştur, Hazret-i Peygamber'e denilmiştir ki: "Yâ Resûlallah, İşte Allah senin o rüyanı gerçekleştirdi. Senin o rü'yân, Hâlid bin Velîd'in müslümanlığı kabul etmesi şeklinde tecelli etti..." Peygamberimiz ise şu karşılığı verdi: "Benim o rüyam başka şekilde tecelli edecektir!" Nihayet Ebû Cehl'in oğlu İkrime de müslümanlığı kabul etti, İşte onun müslüman oluşu, Peygamberimiz'in o rü'yâsının gerçekleşmesi idi..."
Yine Hâkim'in Ümmü Seleme'den olan rivayeti ise şöyledir: "Bir gün Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu: "Ben, cennette Ebû Cehl'e ait olmak üzere bir ağaç dalı görmüştüm... Ve bu nasıl olur, diye düşündüm. Fakat onun oğlu İkrime müslüman olduğu zaman, bu rü'yâmın onun hakkında gerçekleşmiş olduğunu gördüm..." [51]
İbn-i Sa'd'ın naklettiği bir
habere göre, Zührî ve Saîd bin Amr demiştir ki: Benî Temîm heyeti Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldikleri zaman, hatîbleri Utârid
bin Hâcib'i, bir hutbe irâd etmek üzere takdim ettiler, o da bir Hutbe irâd
etti ve bu şekilde hitabetteki üstünlüğünü ortaya koymak istedi... Peygamber
Efendimiz de Sabit bin Kays'a hitaben: "Ey Kays, kalk onların hatîbine
cevap ver!" buyurdu... Sabit, hitabette tecrübesi veya behresi olan biri
değildi... Peygamber'in emri üzerine kalkıp bir hutbe irâd etti... Sonra
Temîmliler, şâirleri Ziberkân'ı ortaya sürüp şiirler inşâd etmesini istediler.
O da kalkıp isteneni yerine getirdi... Bunun üzerine Peygamberimiz: "Ey
Hassan, kalk onların şâirine cevap ver!" dedi ve şunları buyurdu:
"Allah, muhakkak Hassân'ı o Peygamberi'ni müdâfâ ettiği müddetçe
Rûhu'l-Kudüs (Cebrâîl) ile te'yid buyuracaktır!"
Bunun üzerine Hassan kalktı ve şiirler inşâd ederek onların şâirine
cevap verdi. Hassân'ı can kulağıyla dinlemekte olan Temîtn Oğulları, kendi
aralarında fısıldaşmaya başladılar... İçlerinden
biri onlara temsilen dedi ki: "Açıkça görüp bildiniz ki, vallahi bu adam,
ilahi bir teyide mazhar bulunuyor!" Vallahi bunların hatîbi bizim
hatibimizden daha iyi bir hatîb olduğu gibi, şâirleri de bizim şâirimizden daha
üstün bir şâirdir! Ve bizden daha akıllıdır... Şüphesiz bu, Peygamber sayesinde
olmaktadır..." [52]
Bezzâr ve Ebû Nuaym Büreyde'den şöyle naklederler:
Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem)'e bir A'râbî
gelip, kendisinin müslüman olduğunu ve fakat Hazret-i Peygamber'in kendisine bir mucize göstermesini
istediğini, bunu sırf yakîninin artması için taleb ettiğini ifâde etti...
Peygamberimiz de kendisine ne istediğini sorunca, şu teklifte bulundu: "Şu
ağaca emret de senin yanına gelsin!" Peygamber Efendimiz kendisine
"Git de sen o ağaca emret!" buyurdu. A'râbi'de o ağacın yanına kadar
gitti ve: "Peygamber seni çağırıyor, O'nun çağrısına icabet et!"
diyerek ağacı çağırdı... Ağaç bir tarafına iyice meylederek saçaklarını söktü,
sonra öbür tarafa meylederek diğer saçaklarını söküp Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına kadar geldi ve "Ey
Allah'ın resulü, selâm sana!" diyerek selâm verdi... A'râbî bunu üzerine
"Yeter, yeter!" dedi... Peygamberimiz de o ağaca yerine gitmesini
emretti. Ağaçta gidip yerine yerleşti... Bunun üzerine heyacanlanan A'râbî,
"Ey Allah'ın Resulü, izin ver de başını ve ayaklarını öpeyim" dedi.
Peygamberimiz de izin verdi... Sonra A'râbî, "Sana secde etmek için de
izin ver" dedi. Peygamberimiz de: "Hiç bir kimse, hiçbir kul için
secde edemez!" buyurdu..." [53]
Ebû Nuaym diğer bir tarîkle
yine Büreyde'den şöyle rivayet eder: "Bir A'râbî gelip: "Ey Allah'ın
elçisi, ben sana bir müslüman olarak geldim! Ben Allah'tan başka ilâh
olmadığına, Senin de Allah'ın elçisi ve kulu olduğuna şehâdet ediyorum! Fakat
sırf yakînim artsın diye senin, şu yeşil ağacı çağırmanı istiyorum, çağır da bu
ağaç sana gelsin dedi!" Peygamber Efendimiz de o ağacı çağırdı... Ağaç
kökünü ve saçaklarını yerde sürüyerek geldi... Peygamberimiz o ağaca hitaben:
"Ey ağaç ne ile şehâdette bulunursun?" buyurdu... Ağaç: "Ben
Allah'tan başka üâh olmadığına, Senin de Allah'ın Resulü olduğuna şehâdet
ederim!" dedi... Peygamberimiz de ona: "Doğru söyledin"
buyurdu... A'râbî, "Ağaca emret de yerine gitsin " dedi...
Peygamberimiz de yerine gitmesini emretti.
Ve ağaç yerine gidip yerleşti. Açılan çukur da kapanarak aynen eskisi
gibi oldu... A'râbî bunun üzerine dedi ki: "Şimdi ben, izninizle kendi
kavmime gideyim ve gözlerimle gördüğüm bu mucizeyi onlara haber vereyim. İnşâallah,
onlardan mü’min bir cemâatle döner, seni ziyaret ederiz..." [54]
Ahmed, Buhârî (Târîh'inde), Dârimi, Tirmizî ve sahihtir kaydiyle Hâkim, Beyhekî, Ebû Nuaym, Ebû Ya'lâ ve İbn-i Sa'd; İbn-i Abbâs'ın şöyle dediğini naklederler: Amir bin Sa'Saa oğullarından bir ârâbî, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e geldiğinde, Peygamberimiz onu İslâm'a davet etti... Arâbî: "Ben senin hak Peygamber olduğunu nereden bileceğim?" dedi... Peygamberimiz: "Eğer şu hurma ağacmdaki hurma salkımını çağırsam, o da benim çağrım üzerine gelse bu takdirde Benim Allah'ın elçisi olduğuma inanır mısın?" buyurdu. Arâbî "Evet" dedi... Bunun üzerine Peygamberimiz hurma salkımını çağırdı, o da ağacından ayrılarak yere indi ve yerde sıçrayarak geldi... Peygamberimiz'in önünde durdu. Peygamberimiz de ona: "Haydi yerine git!" buyurdu. O da yerine döndü ... Bunun üzerine o ârâbî: "Ben Şehâdet ederim ki sen Allah'ın elçisi'sin! Ben buna imân ediyorum!" diyerek müslüman oldu..." [55]
Dârimi, Ebû Ya'lâ, Taberânî, Bezzâr, İbn-i Hibban, Beyhekî ve sahih bin sened ile Ebû Nuaym İbn-i Ömer'den şöyle rivayet ederler: Biz bir seferde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bulunuyorduk. Bir A'râbî
bize doğru gelmeye başladı. Yaklaştığı zaman Peygamberimiz ona, nereye gittiğim
sordu. O da: "Ev halkımın yanına gidiyorum" diye cevapladı...
Peygamberimiz ona: "Peki, sana çok hayırlı bir teklifte bulunsam, buna ne
dersin?" buyurdu. O da "Nedir o teklif?" diye sordu...
Peygamberimiz: "Allah'tan başka ilâh olmadığına, Allah'ın birliğine, eşi
ve benzeri olmadığına şehâdet etmen; Muhammed'in de O'nun kulu ve Resulü
olduğuna inanmandır!" buyurdu... A'râbî: "Senin bu dediğinin doğru
olduğuna bir şahit var mıdır?" dedi. Peygamberimiz de: "İşte şu ağaç
şahittir!" buyurdu ve şahitlik yapması için o ağacı çağırdı... Vâdî'nin
kenarındaki o ağaç da yeri yararak geldi ve O'nun önünde durdu. Peygamberimiz,
ağacın şahitlik yapmasını istedi, o da O'nun Allah'ın elçisi olduğuna şehâdette
bulundu. Peygamberimiz bunu üç defa tekrarladı, ağaç da üç defa tekrarladı...
Sonra Peygamberimiz ağacın yerine gitmesini emretti, o da yerine döndü ve
yerleşti. Arâbî de kavmine dönerken şöyle konuştu: "Yâ Resûlallah, eğer
kavmim bana itaat ederlerse, onları sana getireceğim. Eğer beni dinlemezlerse,
ben tek başıma döner ve devamlı seninle birlikte bulunurum." [56]
Ebû Ya'lâ ve (İbn-i Hacer'in El-Metâlibü'l-Aliye adlı kitabında
"senedi güzeldir" dediği bir senedle) Beyhekî, Usâme bin Zeyd'den şöyle rivayet ederler: Üsâme demiştir
ki: "Biz Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem)'in edâ
buyurdukları bu hacca, O'nunla birlikte çıktık... Ravhâ'ya geldiğimiz zaman,
bir kadın Peygamberimiz'e doğru gelmekte idi. Onu gören Peygamberimiz devesini
durdurdu. Gelen kadın yaklaştı ve dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, şu benim
oğlumdur ve dünyaya geldiği günden beri kendisine gelememiştir!"
Peygamberimiz çocuğu o kadından aldı ve ön tarafına koydu. Sonra onun ağzına
püskürdü ve dedi ki: "Ey Allah'ın düşmanı, dışarı çık, Ben Allah'ın
Resulüyüm!" Sonra çocuğu anasına verdi.
Verirken de: "Çocuğunu al, artık onun bir sıkıntısı yoktur"
buyurdu.
Usame der ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), haccmı edâ buyurduktan sonra dönüş sırasında
Ravhâ vadisine geldiğimizde, o kadın kızarttığı bir koyun ile bizi karşıladı...
Peygamberimiz bana hitaben: "Haydi (ön ayağını) bana ver" buyurdu.
Ben de verdim. Sonra: "Bana bir ön ayak daha ver" buyurdu. Ben de
verdim. Sonra yine: "Bana bir ön ayak daha ver" buyurdu... Ben de
dedim ki: "Ey Allah'ın Resulü, bunun iki ön ayağı bulunmaktadır, ben de
her ikisini sana vermiş bulunuyorum." Bunun üzerine buyurdular ki: "Ey
Üsâme, hiç bir ses çıkarmadan ön ayak vermeye devam etse idin, ben sana bir ön
ayak daha istemeğe devam ettiğim müddetçe, sen de bana bir ön ayak daha vermeye
devam edecektin!" Bundan sonra Resûlüllah yine bana: "Bak bakalım,
ağaç ve taşlar görebilecek misin?" dedi. Baktım, birkaç hurma ağacı ve bir
taş yığıntısı gördüm. Ve bunları Hazret-i Peygamber'e bildirdim. O da buyurdu ki:
"Git o ağaçlara deki: Allah'ın Resulü, haceti için sizleri çağırıyor!
Keza, o gördüğün taşlara da aynısını söyle!" Gidip o ağaçlara ve taşlara,
Hazret-i Peygamber'in kendilerini çağırmakta olduğunu tebliğ ettim... Onlar da
geldiler. Peygamber Efendimiz de gidip hacetini gördü... Sonra geldi ve bana:
"O ağaç ve taşlara, eski yerlerine dönmelerini söyle!" buyurdu. Ben
de gidip aynen tebliğ ettim, onlar da eski yerlerine döndüler..." [57]
Ahmed, Beyhekî, Ya'lâ'dan şöyle rivayet eder: "Biz,
Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem) ile birlikte
seferimize devam ederken, O'ndan mucize hâlinde tecellî eden üç şey gördüm:
Giderken bir deveye rastladık, bu deve devamlı olarak üzerinde su taşınan bir
deve imiş. Peygamberimizi görünce boynunu yere indirerek inlemeye başladı...
Peygamberimiz bu devenin sahibini çağırdı ve ona: "Bak, deven çok
çalıştınlmaktan şikayet, ediyor! Aynı zamanda yemini de az vermişsin... Ona iyi
bak!" tenbihinde bulundu. Sonra yolumuza devam ederken bir yerde
konaklamıştık. Peygamberimiz uyuduğu zaman, ilerideki bir ağaç, yerinden
ayrılarak Peygamberimizin yanına geldi ve O'nu kaplayıp bürüdükten sonra yerine
döndü... Ben bu gördüğümü, Peygamberimiz uyandığı zaman kendisine arz ettim. O
da buyurdu ki: "O ağaç, gelip beni selamlaması için Allah'tan izin istedi,
kendisine izin verilince gelip beni selamladı." Sonra üçüncü olarak da, kadının
sabî çocuğunun hastalığından iyi olmasına şahit olmuştum." [58]
Ebû Nuaym ve İbn-i Asâkir Gaylân bin Seleme'den şöyle rivayet
eder: Biz bir sefere Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte çıkmıştık.
Ve O'nda şaşılacak şeyler görmüştük... Taze hurma fidanları olan bir
yere uğradığımızda Hazret-i
Peygamber bana: "Ey
Gaylân, şu iki hurma ağacına git de birbirlerine yaklaşmalarını ve bana
gelmelerini söyle!" buyurdu. Ben de gidip Resûlüllah adına O'nun emrini
tebliğ eyledim. Onlardan biri diğerinin yanına gelerek birbirlerine yaklaştılar
ve Resûlüllah'ın yanına geldiler. Resûlüllah da devesinden inerek onların
arkasına geçti ve hacetini kaza etti... (Abdest bozdu). Sonra Abdest alıp
devesine bindi... Ağaç fidanları da yerlerine döndüler. Sonra yolumuza devam
ederek bir yere geldiğimiz de orada konakladık. Derken bir kadın geldi ve:
"Ey Allah'ın Resulü, benîm kabilemde bana şu oğlumdan daha sevimli olanı
yok idi. Fakat kendisine cinnet hastalığı isabet etti. Ben bu oğlum için
Allah'a dua edivermenizi istiyorum" dedi. Peygamber Efendimiz de çocuğu
kendisine yaklaştırdı ve sonra şöyle buyurdu: "Bismillah! Ben, Allah'ın
Resulüyüm. Ey Allah'ın düşmanı, dışarı çık ve bu çocuğu terket!" Bunu üç
defa tekrar ettiler. Sonra çocuğun anasuıa hitabla: "Çocuğunu al,
inşallah, bir daha kötülük görmez" buyurdu. Sonra yolumuza devam ederken
bir yere geldik ve indik. Bir adam gelip: "Ey Allah'ın Resulü, benim bir
bahçem vardı, benim ve ev halkımın yaşayışı bu bahçede olurdu... Bu bahçede
benim iki de devem vardı. Şimdi bu develer heyecana kapılıp köpürdüler... Beni
yanlarına yaklaştırmadıkları gibi, bahçeye de sokmuyorlar... Başka kimse de
onlara sokulamıyor..." dedi. Adamın bu şikayetini dinleyen Peygamberimiz, ashabını
da yanına alarak o bahçeye gitti. Bahçenin kapısına vardıkları zaman, bahçe
sahîbine: "Haydi kapıyı aç" buyurdu. Adam: "Mesele çok büyük,
korkar açamam" dedi. Adam kapıyı açmaya çalışırken, develer âdeta rüzgar
gibi geldiler... Adam kapıyı açınca, develeri karşısında buldu, Fakat develer
dikkatle Hazret-i
Peygamber'e baktılar ve
yere çöktüler... Sonra boyunlarını yere koyup başlarını da uzatarak O'na secde
ettiler... Peygamber Efendimiz onları başlarından tutarak sahibine teslim etti
ve ona dedi ki: "Al develerini, onlara iyi bak ve güzel kullan!"
Bunun üzerine oradaki insanlar dediler ki: "Ey Allah'ın elçisi, hayvanlar
bile sana secde ediyor! Bizim sana secde etmemiz uygun olmaz mı?" Peygamberimiz
ise şöyle buyurdular:
"Ezelî ve ebedî diri olup ölmekten münezzeh bulunan Allah'tan
başkası için secde edilemez!"
Bu seferimizden dönüşümüzde, giderken çocuğunun hâlini Hazret-i Peygamber'e arz eden kadın bizi karşıladı ve
Peygamberimiz'e hitaben: "Seni hak Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin
ederim ki, oğlum kabilemizin sıhhatli gençleri gibi, son derece
sıhhatlidir" diyerek memnuniyetini dile getirdi..." [59]
Ahmed, İbn-i Ebî Şeybe, Beyhekî, Taberânî ve Ebû Nuaym, Süleyman bin Amr bin el-Ehvas'tan, o da Ummü Cündüp'ten rivayet
ederler. O demiştir ki; "Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)i Akabe Cemres'inde taşlarını atarken
gördüm. O ve O'nu takiben insanlar taşlamada bulunuyorlardı... Dönüşü sırasında
bir kadın geldi ve yanında sar'ah bir çocuk vardı. Peygamberimizi hitaben dedi
ki: "Ey Allah'ın Resulü, şu benim oğlum bir belâya müptelâ olmuştur, hiç
konuşamamaktadır." Peygamberimiz o çocuğu kucağına aldı ve kadına, içinde
su bulunan küçük bir kab vermesini emretti. O da verdi... Peygamberimiz bu
kabın içindeki suya püskürdü ve sonra duâ buyurdu. Sonra bu suyu kadına verdi
ve: "Bu suyu çocuğuna içir, aynı zamanda bu su ile onu yıka!"
buyurdu. Kadın o suyu ve çocuğunu alarak oradan ayrıldı. Ben de onun peşinden
giderek, o sudan biraz bana hediye etmesini istedim. O da: "Al!"
dedi. O sudan bir avuç alarak oğlum Abdullah'a içirdim. Oğlum büyüdü ve bir
evlattan beklenen kadar, hayırlı bir evlad oldu... Bir müddet sonra da o kadına
ve oğluna rastladım. Diyebilirim ki, onun oğlu da çok hayırlı bir evlat
olmuştu. Ondan daha hayırlı bir evladın olduğunu söylemek neredeyse mümkün
değildi... Çok da akıllı idi..."
Beyhekî, İbn-i Asâkir, Muaykıb el-Yemenî'den şöyle rivayet
eder: O demiştir ki: "Veda Haccı'nda ben de bulundum... Mekke'de bir eve
girdiğim zaman, orada Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i buldum ve O'ndan şaşılacak bir şey gördüm:
O'na, Yemâme'den bir adam gelmişti. O gün doğmuş olan çocuğu da yanında idi...
Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem), o yeni doğmuş
çocuğa hitaben: "Söyle bakalım, Ben kimim?" dedi. Çocuk da: "Sen
Allah'ın Resulüsün" diyerek konuştu... Peygamber Efendimiz de bunun
üzerine: "Allah sende bereketler meydana getirsin. Seni mübarek
kılsın)" diye onun hakkında hayır duada bulundu... Sonra bu çocuk,
delikanlı oluncaya kadar hiç konuşmadı... Biz ona "Mübârekü'l-Yemâme"
adını vermiştik..." [60]
Beyhekî Urve'den şöyle
nakleder: O demiştir ki: "Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Veda Haccı'nda dedi ki: "Ey insanlar!
Benim size söylediklerimi aynen yerine getiriniz! Zira ben bilemiyorum, belki
bu seneden sonra bir daha sizinle burada karşüaşamam... Ey insanlar, iyi kulak
veriniz, sözlerimi iyi anlayınız; zira ben sizlere iki büyük emânet
bırakıyorum! Bunlara sımsıkı sarıldığınız takdirde yolunuzu asla şaşırmayacaksınız!
Bu iki emanetten birincisi: Kitâbullah'tır, ikincisi ise:
Sünnetimdir!"[61]
Müslim'in Câbir'den
rivayet ettiği haber de aynen şöyledir: "Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i Akabe Cemresi'ne taşını atarken
gördüm. O, bu sırada devesi üzerinde bulunuyor ve şöyle buyuruyordu:
"Hacda ilgili vazifelerinizi, benden aynen alınız! Zira ben, bilemiyorum,
belki de bu haccımdan sonra bir hacc daha yapamıyacağım!"
İbn-i Sa'd, İbn-i Ömer'den şöyle rivayet etmektedir:
Peygamberimiz (sallallahü aleyhi
ve sellem), veda haccı'nda
Arafat'taki vakfesinde, insarlara hutbe irâd ederek buyurdu ki:
"Ey insanlar, bugün, hangi gündür?" (Bilinen hutbesini sonuna
kadar irâd buyurduktan sonra, yine buyurdular ki:)
"Ey İnsanlar, tebliğ ettim mi?" İnsanlar da dediler ki:
"Evet, Ey Allah'ın Resulü, tebliğ ettiniz!" Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
"Ey Allah'ım, şahit ol!" buyurdu. Daha sonra insanlarla
vedâlaştı... İşte bundan dolayıdır ki, insanlar bu hacca, "Veda
Haccı" dediler..." [62]
Beyhekî ve Ebû Nuaym Enes'ten şöyle rivayet ederler: Ben,
Mescidü'l-Hayf ta Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte oturuyorduk. [63] Ansâr’dan ve Sakîf
kabilesinden birer adam gelip Hazret-i Peygamber'in önünde durdular. Peygamberimiz kendilerine: "İsterseniz, niçin
gelmiş olduğunuzu, siz bana söylemeden önce ben siz söyleyeyim! İsterseniz ben
susayım, siz bana niçin geldiğinizi söyleyip sorularınızı sorunuz"
buyurdu. Bu iki adam da: Siz haber veriniz ey Allah'ın Resulü, bu suretle imânımızdaki
yakînimiz artmış olur" dediler. Peygamberimiz de, önce Sakîfli adama
şunları söyledi:
"Sen bana geceleri kıldığın namazlardan, namazdaki rüku ve
secdelerden aynı zamanda orucundan, gusul abdestinden sormak için geldin."
Sonra Ansâr'dan olan adama iltifatla:
"Sen de bana, Beytullah'ı haccetmekten, Arafat'ta vakfe yapmaktan,
tıraş olmaktan, Kabe'yi tavaftan ve bunlardaki sevap ve mükafatlardan sormak
için geldin." buyurdu..."
Sakif ten ve Ansâr'dan olan her iki adam da, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: "Evet, Ey Allah'ın Resulü,
bunları sormak için gelmiştim" dedi...
(Bu mealde bir hadîs, İbn-i Ömer'den de rivayet
edilmiştir ve bu hadis az ileride gelecektir...)
Taberânî, Ebû Nuaym, sahihtir kaydiyle Hâkim, Abdullah bin Kurad'ın şöyle dediğini rivayet
ederler: "Bayramın ikinci gününde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e beş veya altı deve getirildi...
Develer kendiliklerinden Peygamber Efendimize yaklaşarak (önce beni kurban et!
dercesine) birinci sırayı almak istedi..."
Ahmed, Beyhekî, Asım bin Humayd'den şöyle rivayet eder;
"Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem), Muâz bin Cebel'i
Yemen'e gönderdi... Onu Yemen'e uğurlarken onunla birlikte çıkıp kendisine
vasiyette bulundu. Sözünü bitirdikten sonra buyurdu ki: "Ey Muâz, belki
sen, bu seneden sonra bir daha benimle karşılaşamazsın! Öyle ümit edilir ki,
artık bundan böyle mescidime ve kabrime uğramayacaksın!" Onun bu sözleri
üzerine Meâz, kendisini tutamayıp ağladı..."
Beyhekî'nin Zührî
tarikiyle Ka'b bin Mâlik'in oğlundan rivayeti ise şöyledir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), veda hacc'ını edâ ettikten sonra,
Meâz'ı Yemen'e gönderdi... Muâz Yemenden geldiği zaman, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat etmiş, Ebû Bekir (radıyallahü
anh) da müslümanların başına halîfe seçilmiştir...
El-Hâtib, içinde birtakım mechûl râvîler bulunan bir rivayet silsilesi
ile Âişe'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Peygamber (sallallahü aleyhi
ve sellem), bizlerle
birlikte Veda Haccı'nı edâ buyurdu... Hâcun Akabesinde benim yanıma geldikleri
zaman, çok hüzünlü idiler... Sonra yanımdan ayrılıp gitti ve bir müddet sonra
geldiğinde, gayet sevinçli ve tebessümlü idi... Sebebini sorduğumda, bana şunu
söyledi: "Ben,
Anamın kabrine gittim, Allah'tan anamı diriltmesini istedim... Anam dirilip
bana îmân etti, sonra eski hâline döndü..."
------------------------
[6] Ra'd suresi, 8-13
[63] Bu, Minadaki mescittir